Anlaşılmayı İstiyordum Oysa
Bazen insan, anlaşılmak için değil, anlaşılmadığı için yorulur.
Anlamaktan çok anlaşılmayı istiyordum oysa,
Bir çift gözde bulmayı umuyordum kendimi.
Kilit vurmuşlardı dilime,
İçimde binlerce söz, dışımda derin bir sessizlik,
Yüreğimde volkanlar patlıyor,
Beynim saniyelerle yarışıyordu adeta,
Ben içimde kendimle savaşırken,
Kimse görmüyordu kopan fırtınaları…
Yorgundu düşlerim, ağlamaklıydı gözlerim,
Zihnimde birikmişti söylenmemiş ne çok kelimem.
Her biri ayrı bir hikâye,
Her biri içimde sakladığım bir gerçek,
Dilimde düğümlenen cümleler,
Yüreğimde taşımaktan yorulduğum hisler,
Anlatmak istiyordum, anlatamıyordum,
Sanki her kelimem, daha doğmadan ölüyordu içimde…
Çünkü bazen dilin değil,
Karşındaki yüreğin anlayışı tükeniyordu,
Ne söylesen başka yere çekiliyor,
Ne anlatsan kendi bildikleriyle yargılanıyordun.
Aynı dili konuşuyor,
Aynı gökyüzünün altında yaşıyorduk,
Peki, neden birbirimize bu kadar yabancıydık,
Neden aynı kelimelerde bile buluşamıyorduk?
Prangalar mı vurmuşlardı beyinlere,
Yürekler kan yerine boş bir havayı mı pompalıyordu?
Bir çift gözün ardındaki fırtınayı görmek,
Bir cümlenin içindeki kırgınlığı hissetmek,
Bir insanın yüzünde sakladığı kederi fark etmek,
Neden bu kadar zordu, neden bu kadar imkânsızdı?
Acımasız mıydı insanlar hep,
Yoksa hayat mı öğretmişti onlara acımasız olmayı?
Bilmiyorum,
Bildiğim tek şey, insanın en çok da
Anlaşılmayı beklediği yerde yalnız kaldığıydı.
Kalabalıkların ortasında kendine yer bulamaması,
Konuştuğu hâlde sesinin hiçbir yere ulaşmaması,
Bir şeyler anlatırken daha da uzaklaşması,
Kendi gerçeğinin içinde yapayalnız kalmasıydı…
Anlatamıyordum kendimi,
Oysa dilim aynıydı, kelimelerim yabancı değildi.
Bir cümlenin içindeki kırgınlığı değil de sertliğini duyuyorlardı,
Yaralarımın sebebini değil de verdiğim tepkiyi sorguluyorlardı.
Kimse sormuyordu,
Hangi acı getirmişti beni bu hâle,
Hangi kırgınlık büyütmüştü içimdeki öfkeyi,
Kaç kez incinmişti bu yürek,
Bugünkü hâline gelene kadar…
Ben artık kendimi anlatmaktan yorulmuştum,
Her defasında içimin kapılarını aralıyor,
Bir parça gerçeğimi gösteriyordum insanlara,
Sonra o gerçeğin yanlış anlaşılmasını izliyordum.
Bir yanım anlaşılmak için çırpınıyor,
Diğer yanım bir daha kimseye açılmamaya yemin ediyordu,
Çünkü en mahrem duygularını bile savunmak zorunda kalan insan,
Bir gün kelimelerin de çaresiz kaldığını öğreniyordu…
Manalar kurmak istemiyorum artık,
Anlaşılmak da istemiyorum,
Herkes kendi bildiği yerden baksın hayata,
Herkes beni kendi penceresinden değerlendirsin.
Ben artık her yanlış anlaşılmanın ardından kendimi aklamak,
Her kırgınlığın sebebini tek tek açıklamak,
Her susuşumun hesabını vermek istemiyorum.
Çünkü bazen kendini anlatmak,
Aynı yarayı yeniden yeniden kanatmaktır,
Her defasında içinden bir parça koparıp sunmak,
Sonra o parçanın bile yanlış anlaşılmasına tanık olmaktır.
Ve insan bir noktadan sonra yorulur,
Kelimelerinden değil, anlaşılmak uğruna verdiği savaştan,
Anlatamadıklarından değil,
Anlattığı hâlde duyulmamaktan…
Şimdi içimdeki bütün kapıları birer birer kapatıyorum.
Öfkeyle değil,
kimseye bir şey ispatlama arzusuyla da değil… Yalnızca kendimi daha fazla yormamak için. Herkesin beni anlamasını beklemekten vazgeçiyorum.
Çünkü insanın huzuru,
herkesin zihninde doğru bir yere sahip olmakla değil,
kendi gerçeğine yabancılaşmamakla başlıyor.
Anlamaktan çok anlaşılmayı istiyordum oysa,