Aşk-ı Hakîki
Bin asrın altında ezilen bu aciz kalp, varlığınla çiçek açtı.
Gecenin kör karanlığından süzülen bir nur, kamaştırdı hayatımı;
Alnından başlayıp şakaklarına dökülen saçların, sarıverdi ruhumu.
Öylece kaldı zaman yerinde, yürümeyi unuttu bir an;
Fırsattan istifâde, kalbinin yanı başına kıvrıldı ruhum.
Sende yaratandan bir parça var, tanımsız...
Gülüşlerin uzaklardan dokunuyor yanağıma; öyle saf, öyle merhametli.
Senden bir nebze bulmak ümidiyle yürüyebilirim koca dünyayı;
Bir derviş misali, bir abdal misali... Bir âşık, misalsiz...
Deniz kabukları cebimde; serabınla baş başa, kulağımda ezgin.
Billaos Nehri karışıyor ruhuma; süzülüyorum geçmişimden geleceğine.
Her gecemde üzerime yağıyor küçük gülücük tanelerin;
Toprağıma huzur ekiyor, sen uyurken nefesin.
Karnımı ağrıtıyor sana değen nazarlar; susuyorum sana.
Sakınıyorum seni bütün gözlerden, bütün sözlerden; söyleyemiyorum.
Uzaklarda, bir yerlerde, gelgitli bir deniz gibi;
Huysuzlanıyorum yokluğunda.
Ormanın ortasında çatırdayan bir kütük misali;
Kimse kanıtlayamaz yüreğimden gelen sesleri.
Mezopotamya ve diğer diyarlarda, âşıklar kavuşamamalarıyla ünlü;
Hani şu meşke muhalif âşıkların mitologyası.
Sevda hırkasını giyenler bilir.
Teberi ile arşı yaranlar bilir.
Enlil, Anu, Enki şahit olsun;
Vişnu, Şiva, Brahma şahit olsun;
Zeus, Jüpiter, Gök Tengri şahit olsun;
İsa, Yehova, Allah şahit olsun;
İştar ve Dumuzi şahit olsun;
İnanna ve Tammuz şahit olsun;
Sabır, sevdanın en kadim ibâdeti...
İbâdetimi aksatmayacağım!
