Atayurt Destanı
Dişi kurt
kanın içinden sağ bir can alır,
dağın koynuna taşır sessiz.
Kırık beden, yaralı soy
nefes bulur; gecesiz, izsiz.
Süt verir, can verir balaya;
et değil, umutla besler onu.
Bir çocuk büyür kurt bağrında,
taş öğrenir insan sesini, yolunu.
Soğuk mağara yurt olur ona,
ay gözcü, yıldız beşik olur.
Kurt sabırla bekler zamanını,
soy orada kök salıp doğrulur.
Dişi kurt öğretmez konuşmayı,
ama asil kanı hatırlatır ona.
Yürümeyi, durmayı, bakmayı
gökle yer arasında insana.
Gün gelir, çocuk dağa sığmaz;
ad ister, yol ister kendine.
Kurt durur, geri dönüp bakmaz,
yol kalır insanın önüne.
O bala bugün biziz belki,
şehirde yaralı, sesi kısık.
Ama hâlâ kanımız da taşırız
o sütle büyüyen eski ışığı…
Biliriz:
Büyüdü o bala, dağa sığmadı,
koluna güç doldu, gözüne ateş.
Kurt sütüyle sertleşti kemiği,
yüreği oldu demirden bir eş.
Taşı kaldırdı, oku gerdi ilk,
rüzgâr öğrendi adını ondan.
Dağ yol verdi adım atışına,
gök tanıdı nişanını uzaktan.
Yalnız savaşmadı çıktığı yolda,
etrafa ses oldu, çağrı oldu.
Yaralı, yersiz, yurtsuz olanlar
onun ardınca kardeş oldu.
Kılıcı kinle değil, töreyle tuttu;
kan döktüyse yurt için döktü.
Düşman bildi sınırı aşanı,
mazlumu bağrına bastı, örttü.
Çadır kurdu rüzgârın önüne,
sancağı göğe dikip dik durdu.
Ateş yaktı, ad koydu yere,
ilk kez toprak “yurt” oldu.
At koşturdu dört yöne birden,
iz düştü ovaya, taşa, sele.
Gittiği yerde yol açıldı,
kaldığı yerde ad kaldı bile.
O bala artık bala değildi;
boy oldu, budun oldu zamanla.
Bir kurttan süt, gökten töre alıp
devlet kurdu bozkırda adla.
Ve biliriz:
O kurduğu yurt bir masal değil,
bugün hâlâ ayakta duran izdir.
Biz şehirde daralan her nefeste
o cengaverin devamıyız bizdir…
