Bir Elvedanın Yokluğu
Bir gidişin ardından değil, söylenmemiş bir elvedanın içinde kalmanın hikâyesi. Sevdiği insan gider; geriye yarım bir cümle, suskun bir şehir ve tamamlanmayı bekleyen bir kırgınlık bırakır.
Zamanın saçlarında unuttun parmaklarını,
Ve bir kapıyı çarpmadan,
bir cümleyi yarım bırakmanın o vahşi zarafetiyle,
sessizce sızdın parmak uçlarımdan.
Ne bir elveda döküldü dudaklarından,
ne de bir vedanın gölgesi düştü eşiğe,
Sen gittin,
ardında kırık bir aynanın fısıltısı kaldı.
Bir gidiş ki bu,
rüzgârın kopardığı yaprağı dalında unutup esmesi gibi.
İçimde üşüyen bir şehir bıraktın.
Sokak lambaları küskün, kaldırımları dilsiz,
Ve bütün saatleri tam ayrılık vaktinde intihar etmiş.
Kırgınlık göğsümde büyüyen bir lavanta bahçesi şimdi;
Kokusu keskin, rengi hüzün,
dokunsan, parmak uçlarında kuruyup un ufak olacak kadar narin.
Hiçbir yangın bu kadar sessiz üşütmemiştir bir kalbi.
Sen kelimelerin boynunu büküp gittin
Ben o hiç söylenmemiş elvedanın gürültüsünde kaldım.
Bir şairin mürekkebi gibi damlıyor yokluğun odanın ortasına,
siyah, koyu ve lekesi çıkmayan bir sükûtla.
İnsan en çok vedasına bile layık görülmediği bir aşka kırılırmış.
Şimdi hangi denize dökülür bu içimdeki nehir?
Hangi kıyıda yıkanır
bu vedasız gidişin kiri?
Gittin...
Gece kendi karanlığından bir parça söküp götürmüş gibi.
Ardında ne bir iz bıraktın, ne de adını koyacak bir yara,
yalnızca göğüs kafesimde çırpınan,
O devasa, o amansız, o dilsiz eyvallah.
-------
“Kırgınlık ne kavgadır ne de haykırış.
O bir insanın içindeki bütün ışıkları tek tek söndürüp karanlıkta sessizce oturmasıdır. En çok da vedasız bırakılanlar üşür o karanlıkta.”