Bir Silahın Ağzı
Belki buraya hiç gelmedim, katran karası düşlerim de sızmadı buralara.
Rüzgârdan, kandan, yıkıntılardan başka hiçbir şey yoktu
Ve hiçbir şey de olamıyordu;
Ölümlerden, cenazelerden ve gözyaşlarından başka.
Yalnız ve ıslanmış sokağında hüznün,
Islığımla yerimi belli ediyordum, yalnızlığın askerlerine.
Çıkartıp ellerini cebinden, bir sigara yakmaya başlıyor,
Ayaklarımdan başlayıp, boyumu aşan, duvara yansıyan ölümüm.
Kullanmıyordum aslında, en son kendimde olduğum günde.
İşte, aklımı masasında kaybettiğim oyun, burada başlıyor...
Bir rüyadan gözlerime yansıyan aşkın silûetini,
Bir katilin bedeninde eşleştirmiştim.
Parmak izleri de uyuyordu: Aşkımın eşkâlindeki.
İşinin bittiğini sanıp gittiğinde, arkasından sadece sürünebildim.
Yetişemediğim azrailim, her adımında, topuklarıyla asfaltı öldürüyordu.
O gün, hakkında öğrendiğim tek şey;
Onun sahibinin, tüm bunları yaptıranın geçmişi olduğuydu.
İşte, aklımı masasında kaybettiğim oyun, böyle başlayan bir şey...
Ölü yatıyordum, ucuz bir motel odasında,
Düşmüş meleklerin cesetleriyle.
Aşk artık ne anlama geliyorduysa,
O burada yoktu, bir anlam yoktu hiçbir ifademde.
Başka her dudağın tadı artık küçük birer ölümdü.
Ve yine ölümü soluduğumda, birden, kapının altından bir kâğıt sürüldü...
'Gök gürültüsü, nabzını tutmak için
İnsanların, karanlığın, yaşayışlığın...
Birçok kez, yağmurunda ıslandık bu şehrin,
50 altı ve 100 üstü:
Bilinçsizce, ölüme yakın.
Ama bu sefer yarım bırakmayacağım.'
Ya çekip gidecektim, götürerek izlerimi yanımda,
Ya da güzel bir silahın ağzını öpecektim;
Beynimi dağıtmak için bekliyorken hâlâ.