Cehennemin Elli Tonu

(Bölüm: 1, Kısım:1)


Biraz et, biraz kemik, biraz nefes,

Yavaş yavaş açılan iki perde.

Dudaklarımda iki damla süt, enfes.

Kesilen bir bağ, kesen eller nerde?


İlk emekledim, sonra yürüdüm, koştum.

İnişli çıkışlı bitmez sanılan yollarda.

Yolun sonunda doğmamış kadar boştum.

Bedenim yokuş aşağı, götürülürken kollarda.


Tanıdığım bir yer, bir çukur, biraz derin.

Yatıyorum, üzerimde sıra sıra tahta.

Zifiri karanlık, ışığı yok bu yerin.

Kıvranıyorum, sanki ruhum bile hasta.


Ardından, bir sessizlik kaplamışken dört yanı.

Yükseliyorum göğe doğru. Sanki başka tarafta,

Nereye geldim, neredeyim. Arıyorken her yanı;

Meğer bekliyormuşum, sanki bir arafta.


Bir ses kulaklarımda çınlıyor; “Sola yürü.”

Sesleneni arıyorum, yok. Bomboş ortalık.

“Göremez, sadece duyarsın” diyor, “Ondan ötürü:

Yürü. Bak karşında bir kapı, yarı aralık.”


Girişte bir tabela, bir cümle yazılmış,

“Girmeden tüm umutları dışarıda bırak.”

Girer girmez düşüyorum, sonsuzluğa kazılmış,

Öyle bir boşluk ki; ne yakın, ne ırak.


Sanki yıllarca düştüm gibi, içinde bir hiçin,

Durduğumda baktım; bilemedim. Neresi orası?

Bir ses yürü dedi, geldim. Peki, ama niçin?

Ve aynı ses diyor ki; “Sonun başlangıcı burası.”


Karşımda yedi orman, her biri bir dünya.

Bir dünya bir ormandan daha dar.

Orman ormana örülmüş, ama ne fayda,

Yükseliyor; her birinden ayrı duvarlar.


Neredeyim? Burası hiç bilmediğim bir yer.

Aklımda soruların inanılmaz yarışması,

Bunlar nasıl dağ, nasıl orman, nasıl yer

İçimde bilinmeyenin, bilinmeyene karışması.


“Yürü; diyor o ses, “İlk yoldan, ilk ormana.”

Aklımdan geçen gitmemek, olduğum yerde kalmak.

“Mecbursun” diyor, “Müsaade yok durmana.”

Gidiyorum. Sağ yanımda köpürmüş bir ırmak.


Akıyor gürül gürül, yukarıdan aşağı,

Çamur, irin, kan, pislik… Birbiriyle barışmış.

Yan yana iki ceset, biri sultan, diğeri uşağı,

Nasıl bir düzen var ki, hepsi karışmış.


Milyonlarca ceset, ama ölü değiller. Hayret!

Çığlıkları arşa vuruyor, dayanmaz buna kulak.

Gözlerinde bin türlü anlam, acı, korku, dehşet…

Nereden nereye gidiyorlar, şimdilik muallak.


Devam ediyorum; malum, durmaya müsaade yok.

Diken diken her yanım. Allah’ım o nasıl manzara

Saplanan korku tarifsiz: ne bir kurşun, ne bir ok!

Höt dese çatlarım; biri gelse kazara.


Puslu bir ormandayım, ağaçlar biner metre.

Yürüyorum, dakikada yüz sefer düşe kalka.

Önümde bir yılan, dilinde irin, katre katre,

Tıslıyor, gözlerinde ateşten bir halka.


Beni mi yiyecek, neden bana bakıyor?

Kıvrılıyor önümde sanki bir ırmak gibi.

Allah’ım bakışları ciğerimi bile yakıyor,

Yaklaşıyor. Niyeti sanki yutmak gibi.


Ne olur yutsun artık. Bitsin bu ıstırap.

Bir korku kasırgasında savrulmaktan evladır.

Tam eğilirken yükseliyor, yukarıda bir mihrap,

Çekiyor onu içine, çeken elbet Mevla’dır.


Türlü canavarlar görüyorum, sağlı sollu,

Bir patikadan yürürken bilinmeyen meçhule.

Kocaman bir ejderha, yedi başlı, sekiz kollu,

Dolanıyor bedenime, düşüyorum müşküle.


Bir kemik çatırtısı, benim bu kırılan kemikler.

Kaç kaburgam çıktı bilmiyorum, yararak sırtımı.

Etlerim paramparça, lime lime, ilmek ilmekler,

Yüzüstü düşüyorum balçığa. Görmüyorum ardımı.


Batayım istiyorum, bataklığın en dibine,

Yeter ki o korkunç ormana geri çıkmayayım.

Sanki izinsiz dalmışım canavarların inine,

Oyulsun gözlerim, görmeyeyim, bakmayayım.


Bataklık atıyor beni. Boşlukta fışkırırken kanlarım,

Ormanın farklı bir yerine tepetaklak düşüyorum.

Bu nasıl iş? Tutuşmuş yanarken tüm organlarım,

Kutuplarda çırılçıplak kalmış gibi üşüyorum.


Bağırıyorum o sese, yolu göster, beni çıkar.

Bunca korku bu bedene, söyle nasıl sığıyor?

Bir yağmur yağsa, en azından yüzümü yıkar,

Demeye kalmıyor, gökyüzünden irin yağıyor.


Dinmiyor bir türlü, etrafım oldu irin gölü.

Ne topuk, ne diz, boğazıma kadar içindeyim.

Ölmek istiyorum. Hiç ölmek ister mi ölü?

Aklım almıyor, bilmiyorum, sorularla iç içeyim.


Çok şükür, görüyorum. Uzakta bir kapı ve açık ağzı,

Umutlanıyorum, acaba şu kapı korkuların sonu mudur?

Varıyorum bir ümit, kapının önüne. Üstünde bir yazı,

“Yaşadıklarınız, yaşayacaklarınızın sadece ön sunumudur.”


Girişte iki “şey”; insan desem insan değil,

Renkleri kızıl, gözleri kanlı mı kanlı.

Duruşları heybetli, azman desem azman değil,

Bırakın beni desem, sanmam bunlar vicdanlı.


Anladım ki ne bir son var, ne de bir kaçış.

Ardımda, akıl almaz bir korku, bir işkence,

Önümde bir kapı, girsem oradan da yok çıkış,

İki çıkmazı olan bir yol, iki ayrı dönence.


İki “şey” tutuyor beni, başlıyorlar vurmaya,

Evire çevire dövüyorlar ve atıyorlar yere.

Tekrar kaldırıyorlar, niyetleri yok durmaya,

Kurtuluş yok, kurtulamıyorum. Hem burası nere?


Ne kırılmamış kemik kaldı, ne de ruhum,

Istıraplar içindeyim, her yanımda ayrı acı.

Katlandıkça katlanıyor, tükenmiyor korkum,

Yalvarıyorum yaradana, ne olur bana acı!


Sürüye sürüye getiriyorlar. Şimdi eşikteyim.

Önümde koca bir yol ve sağlı sollu odalar.

İki yana sallanıyorum, sanki bir beşikteyim,

Atıyorlar içeri ve arkada kapanıyor kapılar.


Sapasağlam kalkıyorum dimdik ayağa,

Kırılan kemikler benim değil miydi, az önce?

Hem nasıl dayandım ben onca dayağa,

Olanlara hiç aklım ermiyor düşününce.


Ne oldu bana, neler yaşadım öyle?

Bir asır gibi geldi, geçen kısacık zaman.

Ben neredeyim, nereye geldim böyle?

Yok mu her şeyi bir anlatacak olan?


Neredesin o ses, neredesin Eyy Rehber?

Sen değil miydin duyan içimden geçeni bile?

Türlü acıya, korkuya katlanırken birer birer,

O kadar yalvardım da, gelmedin bir kez dile.


Sonunda o ses geldi, başladı anlatmaya.

“Dinle” dedi. “Sen artık yaşıyor değilsin.

Ölü de değilsin, ölüm sadece dünyaya,

Burada son yok, ölüp ölüp dirileceksin.


Göğe yükselip geldiğin ilk yere; Araf derler,

Araf ne dersen, cennetle cehennemin arası.

Ah siz insanlar, dünyada her haltı yerler,

Görünmez Araf’a gelmeden, yüzlerinin karası.


Kiramın kâtibi melekleri senden önce geldi.

Koltuk altlarında koca koca birer defter.

Kefesi gök kadar büyük mizan, ortaya geldi.

Her kefeye birer defter, başında da bir noter.


Sol kefedeki defter yazılmıştı, sayfa sayfa.

Sıra sıra son sayfasına kadar doluydu.

Sağ kefedeki deftere gelince, Ahh! Hayfa!

Ağır basan taraf tabi ki, mizanın soluydu.


Sonuç belli olunca, yürü dedim soldan,

O yürüdüğün ince yol sırattı. Geçemedin.

Düştün ya hani, bir boşluğa daha ilk kapıdan,

Düştüğün yer cehennemin yoluydu, bilemedin.


Yürü dedim ilk yoldan, ilk ormana gir.

Şükret ki göndermedim, başka bir ormana.

Ne gördün ki, birazcık korku, azıcık kir,

Diğerlerinde ne dehşetler var, istersen sor bana.


Bir ırmak gördün hani, içinde cesetler,

Onlar senden şanslı, çünkü onlar dönüyordu.

O cehennemin dönüş yolu. O yığınla etler,

Bir görsen kaç türlü dehşet ile yanıyordu.


Onlar sırasını savdı, şimdi sıra sende,

Ayrı ayrı yerlerde ayrı ayrı yanacaksın.

Hangi günah yazılıysa amel defterinde,

Her birinin ateşini birer birer tadacaksın.


Cehennemin katları var, hem de yedi tane,

Her katta ayrı ayrı, özel bir yanma şekli.

Her kat arasında koca bir kayıkhane,

Bir kayık, bir zebani ve herkesin farklı nakli.”


Sonunda sustu. Hiç bitmeyecek sanmıştım oysa.

Neler anlattı öyle. Ben ölmüşüm meğer!

Ölmüş ölmüş dirilmişim. Ama ahiret buysa,

Hangi günahım, bunca eziyete değer.


Karmakarışık haldeyim. Dönüyor sanki başım,

Daha dün hayattaydım. Ben nasıl ölürüm?

Dur bir dakika, hem gençti daha yaşım.

Bu bir kâbus olmalı, elbet çıkış bulurum.


“Çıkış falan yok.” diyor. Sonra uzun kahkaha!

“Daha yeni başladın. Sanma ölüm bir yok oluş.

Aklını okuyorum, dikkatli ol bak bir daha,

Ve anla artık, yok buradan, dünyaya dönüş.


Biraz zor olsa da, kabulleniyorum gerçeği,

Bu bir kâbus değil, hakikatin ta kendisi.

Bir günahkârın üzerinde açmışsa, ölüm çiçeği,

Yakmak için yanıyor, cehennemin efendisi.


“Haydi” diyor; Rehber. Artık gitme vakti.

Tamam diyorum ve görünüyor ilk kapı.

Nasıl olsa imzalamışım dünyadayken akti,

İtekleyince gevşiyor, kapının halatı.


Aman Allah’ım, karşımda bir güneş var.

Ama güneşten kat be kat çok daha sıcak.

İçinde yetmiş bin dağ, her biri ayrı har,

Ya rabbim bu hara hangi insan dayanacak.


Yetmiş bin dağdan akan, yetmiş bin ayrı dere:

Her dereden ayrı ayrı akıyor alevler.

Volkandan çıkan lava kurban olurum bin kere.

Yok ederek geliyor sanki alevden devler.


Derenin aktığı yerde, yetmiş bin ayrı vadi,

Her vadide ayrı ayrı yetmiş bin kale.

Ateşten duvarları gördükçe gayri iradi,

Utanıp üzülüyorum, düştüğüm bu hale.


“Gir” diyor, rehber. “İlk vadiden ilk kaleye,

Daha gireceğin kale çok, beklemek boşa.”

Girmesem diyorum, hem ne gerek var aceleye,

Kükrüyor aslan gibi, gidiyorum koşa koşa.


Ayaklarım tutuşuyor girer girmez. Alevler topukta,

Hüngür hüngür ağlıyorum, çektiğim acıdan,

Keşke hiç gömülmeseydim, kalsaydım o tabutta,

Beynim kaynıyor sanki ayağımdaki sancıdan.


“Hele dur, bu ne ki” diyor. “Bak bakalım ileri,”

Bir bakıyorum ileride yetmiş bin tane dağ evi.

Şaşırıyorum. Diyor, “Boşa sevinme gari;

Biliyor musun, o evlerde sana düşen görevi?”


Yeter ki buradan kurtulayım. Yaparım görev neyse,

Hiç dışarı bile çıkmam, hatta kapatırım girişi.

Gülüyor rehber, diyor; “Anlatayım sana öyleyse

O evlere sırtında taşırsın, kendi yanacağın ateşi.


Ayaklarım yana yana giriyorum ilk eve eşikten;

Daha ilk saniyesinde buram buram terliyorum.

Bir zebani; arkası görünüyor alnındaki delikten,

Korkunçluğu karşısında dehşetle ürperiyorum.


İki elinde iki koca gürz, uçları hem dikenli,

Hem de alev alev yanıyor, sanki meşale.

Ortada koca bir kazan, ateşlerle çevrili,

Kazanın içine akıyor, kaynayan bir şelale.


Başlıyor hemen zebani, yağdırmaya emirleri,

“Şu demirden küfeyi çabuk omzuna tak,

Alt kata in, avuçlarınla doldur ateşleri,

Getir şu kazanın altına, ateş sönmeden yak.”


Korkum kalbimi yakarken, küfeyi atıp omuza,

İniyorum merdivenlerden yuvarlanarak bazı bazı.

Bir zebani de aşağıda var, suratı benziyor domuza,

Birde kocaman çukur, sanki bir volkanın ağzı.


Su gibi ateş dolduruyorum, yana yana ellerim.

Ne bir deri kaldı ellerde, ne de bir gram et.

Son ateşleri koyuyorum, dökülürken kemiklerim,

Zebani veriyor küfeyi ve diyor acele et.


Kızgın demir küfeyle çıkıyorum merdivenleri,

Yakıyor sırtımı, neredeyse ciğerim oyularak.

Zebani alıyor sırtımdan giyip eldivenleri

Küfeye yapışmış, sırt derisi soyularak.


Kıvranıyorum acıdan, debeleniyorum delice,

Bu nasıl bir acı, dayanmaz buna beden.

Ne kurtuluş var, ne çıkış. Deliriyorum iyice,

Eyy Rehber, söyle bunca işkence neden?


Ve diyor, “Gençliğinde bir bahçeye dalmışsın,

Oturup ağacın altına yemişsin iki elmayı.

Yetmemiş üç tane de torbana almışsın,

Eee gördün şimdi o elmaları 'ç'almayı.


Avuçlarınla doldurdun ateşi, elmayı tutar gibi,

Kalmadı bak ellerinde, et, deri, kemik, kas.

Sonra sırtında taşıdın, torbayı taşır gibi,

Cehenneme Hoş geldin. Burada kısasa kısas.


Daha bitmedi, cezan bire yedi olacak,

Beş elma için otuz beş kere ineceksin.

O demir küfe otuz beş kez dolacak,

Ve her seferinde yukarı getireceksin.


Tüm vücudun düzelecek her iniş çıkışta,

Çünkü aynı acıyı tadacaksın tekrar tekrar.

Son küfeyi de getirip buraya bırakışta,

İşte o zaman bitecek buradaki azaplar.


Sırtımda kızgın küfe, ellerimde ateşler.

Bir taraftan yanıyor, bir taraftan taşıyorum.

Her biri bir asır, sanki her gidiş gelişler,

Cehennem gazabını ayrı ayrı yaşıyorum.


Son küfeyi de getirip yığılınca yere,

Zebaninin gürzü sırtımı ovalıyor.

“Bekleme yeri mi burası, hadi başka eve”

Diyerek; beni kapı dışarı kovalıyor.


Kıvranıyorum eşikte, bağırıyorum avaz avaz.

Kavrulmuş ellerim, olmuş odun kömürü.

Kafam allak bullak, düşünüyorum da biraz

Bir hiç ile geçirmişim, ölmeden önce ömürü.


“Haydi” diyor, rehber. “Üçüncü eve doğru yola çık”

Gidiyorum, ama korkuyorum da. Orada ne olacak?

Benim için değil ama ikinci evin kapısı açık.

Merak edip soruyorum, o evde kimler yanacak.


Diyor ki; “İkinci ev, rüşvet alıp verenlere,

Oradaki azabı görsen, öncekine ısınırsın.

Başında bir zebani, ortada dev tencere,

Zebaninin işi ne, yapıştıkça karıştırsın.”


Belli zaten gelen sesten, boyutu dehşetin,

Burnumda kızgın yağda yanan insan kokusu.

Sonra düşününce üçüncü evdeki vahşetin,

Sarıyor her yanımı, daha gitmeden korkusu.


Giriyorum üçüncü eve, içeride dümdüz bir taş,

İki zebani beni tutup kızgın taşa yatırıyor.

Yapışıyor taşa el, kol, sırt, boyun, baş.

Yetmez gibi ayaklarımı kaynar suya batırıyor.


“Demek bu ayaklarla bastın üstüme benim.”

Diyor, tepemde duran devasa bir karınca.

Canhıraş bağırıyorum, kesiliyor nefesim,

Karınca bacağımı dişleriyle koparınca.


Sağ ayağım hiç yok, kaval kemiği dışarıda,

Bacağımın etleri dizime kadar sıyrılmış.

Kütür kütür yiyor, karınca yukarıda;

Ayağım ağzında kaç parçaya ayrılmış.


O nasıl bir yeme şekli, öğürüyorum, iğrenç.

Şapır şapır damlıyor ayağımın kanları.

Ne dayanacak güç kaldı, ne de bir direnç,

Azap ile çalıyor, cehennemin çanları.


Yeter diyorum, bitsin artık bu işkence,

Ben miyim dünyadan gelen tek günahkâr.

Gülüyor zebani, eğleniyor kendince,

Diyor, “hiç tek olur musun, binlerce var.”


“Bu ev” diyor, “küçük görüp karıncaya kıyanlara,

Kim kıydıysa, aynı şekilde cezasını ödüyor.

Karınca öldürmese de, kıymasa da insanlara,

Her biri buradan can çekişerek gidiyor.


“Siz insanların gözleri, sürekli yüksekte.

Görmüyorsunuz yerde gezen canlıları,

Hâlbuki yaşıyorsunuz dünyada birlikte,

Yaratan hiç ayırır mı yaratılanları.”


Anlıyorum dediğini, çok geç olsa da,

Ayakları vura vura, basa basa gezdik.

Şimdi her şey karşılığını bir bir bulsa da,

O küçücük canlıları umursamadan ezdik.


Rehber sesleniyor, kulağımda bir çınlama,

“Güzel” diyor, “güzel, pişman olmak güzeldir.

Çok geç artık, burada pek işe yaramaz ama

Yürü bakalım. Sıradaki ev hangi evdir?”


Sürünerek çıkıyorum, çeke çeke kendimi,

Bir ayağım hala karıncanın midesinde.

Bir soru: Ben burada gidici miyim, ebedi mi?

“Gideceksin” diyor; “ cezaların bitince sende.”


Gidecek miyim? Nasıl yani? İyi de nereye?

“Hatırla” diyor, yüzen o diri cesetleri,

Cehennemin sonunda sende girip dereye,

Derenin sonunda bekliyor cennetin nimetleri.


İçim içime sığmıyor, öldüğümü öğreneli ilk defa,

Bu demek oluyor ki, cehennemden de bir çıkış var.

O zaman burada önce cefa çekiyorsun, sonra sefa,

Ama cehennemde daha bitmemiş nice yanış var.


“Hayır” diyor; “Tam olarak öyle sayılmaz.

Mesela cehennemde ebedi kalır, kafir olanlar,

Allah’a şirk koşanlar da buradan çıkarılmaz,

Birde sürekli yananlar var, onlar puta tapanlar.


Yalnız mümine serin ve selamet olur.

Zerre imanı olan burada ebedi kalmaz.

Mümin; cehennemi günahları kadar bulur,

Ve inananlar günahlarından fazla yanmaz.”


“Haydi” diyor; “Bu kadar ümit sana yeter,

Sen hele bir öde, günahlarının bedelini.”

Tamam diyorum. Bu yanık ten daha ne ister,

Daha sonra gösterecek Allah’ım cennetini.


Sıra sıra evler geçiyorum, gözlerim fal taşı,

Dıştan birer konak gibi, içleri insan dolu.

Kiminin dili dağlanmış, kiminin kel başı,

Kiminin iki ayağı yok, kiminin iki kolu.


Bir evde çıplaklar ordusu, yok hiçbirinin elbisesi,

Ters dönmüş bir haça, her biri ters bağlanmış.

Nerede yoldaşları kör şeytan, nerede körün kilisesi?

Onlara eziyetin milyon türü, ayrı ayrı sağlanmış.


Kiminin oyuluyor gözleri, kiminin soyuluyor derisi,

Sonra yakılıyorlar, bağlandıkları ters haçla beraber.

Hiç bitmeyecekmiş onlara, ateşlerin bu gösterisi,

Cennette de yerleri yok, cehennemde ebediler.


İlginç bir ev görüyorum; hem uzun, hem eğri büğrü.

Sanki mimari çizimini Salvador Dali’ye yaptırmışlar.

Kapısı falan yok, içinde bir zincir, yükselen göğe doğru.

Her halkasına çıplak bir erkeği penislerinden astırmışlar.


En yukarısında bir makara, bir duruyor, bir dönüyor.

Hareket ettikçe, yerin altına dalıp çıkıyor, koca zincir,

İnen erkek aşağıda yanıyor, yukarı çıkınca sönüyor,

Her birinin boğazına kadar sokulan koca bir incir.


Bazen ters dönüyor. o devasa makara.

Makaradan geçiyor, erkekler birer birer.

Makaradan her geçen dönmüş hamura.

Kulakları tırmalıyor gelen inlemeler.


İnanamıyorum, bu nasıl bir azap, nasıl şekil?

Hem kim bunlar? Nedir bunların günahı?

Önce kıyma oluyorlar, sonra fırına nakil.

Bunların üstündeki acaba neyin, kimin ahı?


"Bunlar" diyor rehber. Aklı şeyinde olanlara.

Bunlar insanlıktan çıkıp tecavüz edenler ekibi.

Dünyadayken o iki dakikalık zevke dalanlara,

Nasılda fokurduyor bak, cehennemin en dibi.


Hak etmişler diyorum. Daha beter olsunlar.

Henüz görmedim gerçi bundan daha beterini.

Layığını bulmuşlar, bunlar burada kalsınlar.

"Kalacaklar" diyor; "her biri çekecek ederini."


(Devamı gelecek...)

09 Kasım 2021 99 şiiri var.
Beğenenler (4)
Yorumlar (4)
  • 6 ay önce

    Şiir mi okudum, roman mı, yoksa gerilim filmi mi izledim bilemedim. Her sahne gözde canlanıyor. İçine çekiyor şiir. Hayat... İnançlar... Kabuslar... Ve gerçekler... Kurgusuyla, anlatımıyla eşsiz...

    Gerçi " Yükseliyorum göre doğru. Sanki başka tarafta" dizenizdeki "göre" yi "göğe" diye okumayı tercih ettim. Dedim ki nazar boncuğu olmalı böyle kaliteli şiirlerin. Hem klavye de sürçme konusunda çok da istikrarlı sonuçta:)

    Var olun... Keyifle . Saygılarımla...

  • Bu zengin imajlı şiiriniz bana Dante'nin merhametsiz cehennemini hatırlattı. Böyle bir cehennemde ölüm bile yenik durur ortada... Cennet ve cehennemlere pek inanmadığıma rağmen şiirinizin gelişme ve yükselişine hayran kaldım. Yürekten çok çok tebrikler Dursun bey, kutlarım. Saygılarımla İoannis Bozikis