Dervişan Sancılar
Katıksız bir duygunun izini sürerken...
Saçlarıma tel tel düşen aklar gibi bilgeliğimi yoldum,
uğraksız bir yol kenarına bıraktım.
Yolun sonu,
“Gesi Bağları’nda üç top gülüm var.”
Yolun sonu,
koptu kopacak kıyamet;
fırtınası, karı, boranı içimin.
Gövdemde dilin hançerin,
ağır ağır saplanır.
Gözlerim kapandığında
sinekler ve karıncalar duaya durur
“Sineklerin Tanrısı”na.
Düşürdüm yüzümü.
Yalnızlığımın alnıma yazılmış suskunluklarını ovdukça
alaz alaz kanayan avuçlarımı…
Sordum hep,
öncesi ve sonrasıyla,
tamamlanmamışlıklarıyla:
Yetinmek miydi mutluluk?
Kısmet deyip Nietzsche gibi,
“Zerdüşt Böyle Buyurdu” inanmışlığına kanmak mı, yoksa?
Yok saymalarımda gizli neler var?
Su gibi akan günlere mi ağlamalı,
dalıp seyrine suyun,
günlerin gergefinde
ilmek ilmek işleyen
zehir zıkkım yalnızlığa mı?
Var git, ayın şavkı!
Geceye küsmüş tenimi aydınlatamazsın.
Eteğinde sevdalandığımız yakamozlar da
anlamsız gayrı.
Kaç gecenin hesabını kattım,
katık edip sürdüm acılarımın akrebine.
Yenilen bendim hep
yelkovanla savaşımda.
Karşımda durup bakanlar
acı bir gülümseme iliştirdi Donkişotluğuma.
Bir avuç yoksulluk olup aktım,
pazarlıksız sevmelerin seline kapılıp
kaybettim yolumu.
Boynumun büküklüğünde,
gözyaşımda aldım abdestimi;
kadim sevenlerin yürek akıtı,
dervişan sancılarıma…
Anlık bir uzaklıktan yarenlik edecek
sancılarım karanfil kokulu.
Yolum, yoldaşım;
gecenin en onulmazında,
sırtındaki yüke umut bağlamış
kaçağın tedirginliğinde.
Bu gün değmemiş gecelerde
bir ses değil,
bin sensizlik böler geceyi.
Her sensizlik ömrüme vuran bir tırpan.
Kadife gülüşüm,
alaz yanım,
heybemdeki azığım,
sevdaya son meteliğim…
Bana bozkırın kokusuyla gel.
Cebinde yarındalık iki buğday tanesinin hatırıyla gel.
Sen bana gönül dergâhında kavrulmuş sevdanla gel.
Gönlünün hatırına
kırk yıllık ömrümü derip
acılarımın kimsesizliğini
kahve gözlerimle mühürlerim,
gül kokulu rahlesinde bakışlarımın.
Sarı bir sonbaharın kızıl devrimindeyim.
Sensizliğin firkatında örselendim.
Sen sokağımda diz beni kurşuna,
dudaklarım bir ömre sussun.