Gitme
Gökkuzgun, yıkılmış duvarın üstünde
gökyüzünü beklerken
gidemem...
Gitme, dedim.
Henüz hiç söylenmemiş
güzel dünyanın bekçilerinden:
şiir duaya, dua umuda karışsın.
İman, sanki şiirin görünmeyen mürekkebi.
Gitmek ne mânâ, hâlâ yaşanır bir dünyanın eşiğinde bekleyenlerden?
Bitsin ölesi gözlerimde felaket.
Bu hakikat çarpıyorsa içime içime,
bu hakikat yurdum.
Bu andlı zamanı keza,
boylar boylusu ordularla,
bin bir davul şenlik;
yani sessizlik düşmanımızsa eğer,
secdeye duranda mısra mısra
nefesimi kesen dopdolu çocuk.
Masalsız büyümüşken ben,
huzuru almadan,
görmeden
gidemem...
Çok gitmiştim.
Öyle gittim ki,
unutturur muyum?
Vaaz vermeye döndü ağzım.
Hiç unutmam;
yırtık elbiseden dökülen motiflere
dönmüştü sözüm.
Sancılıydı gülen yüzler,
bulaşıcı.
Bilemedim
milyonlarca külün altındaki tohumlardan
gittiğimi.
Onlar, sarıasma kuşlarının ötüşünü duyanlar;
duvarlara bir pencere çizildiğinde,
unutturulmak istendiğinde gökyüzü,
öyle mi değil mi,
uyanıktı onlar.
Gündüz tam gündüz olmadan
ve gece geceymişçesine,
hani ölmemiş gibi yazarlardı.
Kördüm.
Gece göğü kapatsın.
Ay anahtarını cebinde saklar.
Her biri çatlamış duvarların önünde
başka pencere arıyorlardı.
Pencereler bazen çiçek açtı,
açmadı da.
Mesele...
Yıldızlar.
Yüzümüze ay serpen bir düş.
Kalp atışım yağmur ve dans.
Aşk dedirten çiçekli bahçe.
Zeytin taneleriyle misket.
Gök.
Kubbe.
Duvarlar da yıkılmadı ya;
belli belirsiz türedi.
Toprağa diken ekenler,
aynı bahçeyi ikiye bölenler...
Belirsiz işte.
Toprak yarıldı, göz kurudu.
Kiraz ağaçları gibi yeşeren tohuma,
yeni sabahlara bal satan çocuklarla
olmak var ya...
Onlar biliyordu.
Onlar, dimdik göğe bakanlar;
sabahlara birer sandalye atmış.
Tek menzilse yaşamak,
gidemem.
Gitmek korkaklara yakışır;
kartondan yapılmış kötü karakterler.
Kaç kez böldüler elma ağaçlarını,
her yaraya bir isim verdiler de
çıldırdı toprak,
su çıldırdı,
dağlar bölündü de...
Hiçse hiç
kumdan kale ömürleri.
Mesele
dağları birleştirmek.
Millet milletçe
dedim ki:
Gitme....