Hasret Umut ve Yol Türküsü
Kırk harami sofrasıdır bu düzen,
Daha On yedisindesin oğul.
İlk biletin heyecanı var cebinde.
Avuçlarında Marmara’nın o gri serinliği,
Gözlerinde ise henüz adını koyamadığın
Anadolu’nun o uçsuz bucaksız suskunluğu...
Öyle bakma sisli penceremden,
Bir yanım Boğaz’ın akıntısı,
Bir yanım Karacadağ’ın taşlı yamacı
Dünya dediğin.
Bir yanı yaradır insanın,
Bir yanı ekmek kavgası,
Bir yanı sevda,
Bir yanı Ankara ovasından sonrası
O bitmek bilmeyen uzun geceler...
Sen daha yolun başındasın.
Daha Bolu tünellerinin karanlığına girmeden,
Daha Dicle’nin suyuna elini değdirmeden.
Öyle dümdüz,
Türkülerdeki gibi güllük Gülistan değil.
Uzundur
İstanbul’dan Diyarbakır’a bu yol.
Ayağına bazalt taşlar değecek,
Balıkçılarbaşı’nın kalabalığında
Gözlerin bir an beni arayacak,
Bulamayacaksın.
Kış gelecek,
Siverek ayazı çatlatacak yüzünü.
Bir kapı çalacaksın Mardin Kapı’da,
İçeriden gelecektir rüzgârın sesi.
Metropolün o gürültülü caddelerinde
Gölgesini senden esirgeyecek
Kimi dost bildiklerin.
Kimi zaman bir fincan acı kahvenin hatırı,
Dağkapı’da atılan son kurşun kadar kıymetli olacak.
Sen yine yürü oğul.
Başını eğme.
Güneydoğu’nun rüzgârı sert esse de boynunu bükme.
Bir gün sesim
Urfakapı’da yankılanan bir dengbej gibi
Uzaklardan çalınırsa kulağına,
Bil ki o ses göğsümde yıllarca sakladığım,
Adındır senin
Akıntıya fısıldadığım.
Sen yorulduğunda
Uzun Göl’ün değil
Hevsel bahçelerinin sisi çökecek üstüne
Bir yanın üşüyecek,
Bir yanın Diyarbakır surları gibi alev alacak.
Bir tufan kopacak içinde,
Öfke boğazına düğümlenecek.
Dişini sıkarak yutkunacaksın
Sonra’
Bir umut fışkıracak karanlığın orta yerinden
Surların ardındaki o kadim sabır,
Kavrulmuş bazalta düşen ilk yağmur damlası,
Demlenmiş kaçak çayın buğusu gibi
Saracak nasırlı ellerini.
Yuvanı kuracaksın oğul,
Alın terinle
Ellerin balık pulu,
Omuzların Batman’ın petrolü,
Anadolu’nun o bitmez yüküyle ağırlaşacak.
Kazanmamalısın ekmeğini
Boynuna basarak hiç kimsenin.
Mardin’in beyaz taştan evlerinde
Helal bir lokma geçecek boğazından.
Bir kadının gözlerinde
Hasretin bittiği
Göreceksin o ocağın ışığını.
Bir gün o yorgun yüzüne bakacak
Dünyayı anlamaya çalışan.
Çocukların olacak belki’
İşte o zaman beni anlayacaksın
Sana bugün söylediklerimin altında
Bir ömürlük korkunun,
Bir ömürlük sevdanın yattığını’
Bakma öyle uzaklara,
Korkma.
Torosların ardında başka dağlar,
Gaziantep’ten Urfa’ya,
Urfa’dan Mardin’e uzanan başka yollar.
Gece uzunsa,
Bir o kadar keskindir
Sabahın aydınlığı da.
Yeter ki yüreğindeki o tertemiz ışığı
Kimselere teslim etme.
Birlikte yürüyelim.
Yol dediğin, varılacak o son şehirden çok,
Beraber yürümektir oğul.
Zulme inat yürü.
Yoksulluğa inat.
Acıya, ihanete, yalnızlığa inat.
Sakın insanlığından vazgeçme.
Mert kal.
Eğilme.
Kimsenin karanlığına,
Kendi ışığını söndürerek borç ödeme.
Bir gün çok uzaklarda,
Anadolu’nun bir köy kahvesinde
Saçlarına ak düşmüşken geriye baktığında,
Ben bu dünyadan geçtim,
Ama kimsenin yüreğini çiğnemedim diyebiliyorsan,
İşte o zaman olmuşsun demek.
Can parem.
Yolun uzun olsun oğul.
Ekmeğin bereketli.
Gecen yıldızlı, sabahın aydınlık.
Düştüğünde kaldıran bir elin olsun.
Sevdiğinde ömürlük sev,
Dicle gibi taşkın, Ağrı gibi vakur.
Üzüldüğünde yüreğini taş yapma,
Taş bile uzun yağmurlarda çatlar oğul.
Sen yüreğini sakın.
Sen insan kal.
Bir gün ben olmayacağım yanında.
Belki bir akşamüstü,
Hasan Keyf’in suları çekilirken
Uzak bir tepeye yaslanmış bir türkü yükselecek göğe.
O türkünün içinde benim sesimi arayacaksın.
Bulamayacaksın belki.
Bir babanın oğluna bıraktığı en büyük miras
Ne taştan bir ev,
Ne akarsu,
Ne de maldır.
Bir yürek bırakır baba.
O yürek, ölümden sonra bile evladının yolunda yürür.
Sen yeter ki mert kal oğul.
İnsan kal.
Sevdayı eksiltme.
Umudu öldürme.
Bu topraklar seni tanır.
Bu dağlar seni hatırlar.
Benim yüreğim’
Ben sustuktan sonra bile
Senin adını bu coğrafyanın rüzgârında taşır.
Şimdi sorarım sana oğul
Bu uzun ve engebeli yolda,
Babanın omzuna yaslanmak mı,
Yoksa kendi ayakların üstünde
Rüzgâra karşı durmak mı daha çok korkutuyor seni.
12.09.2026