İçimde Bir Gazze Var
Haber değil bu anlatılanlar,
dram hiç değil.
Göz göre göre büyüyen
bir kıyamet.
Milyonlarca insan,
bir avuç toprağın vicdanından taşıyor.
Sayılara bölünüyor insan;
çadır çadır eksiliyor dünya.
Oysa her çadır,
göğe asılmış bir utanç sancağı.
Her direğinde,
insanın kırılmış omurgası sallanıyor.
Yağmur…
Burada toprağı okşar usul usul;
orada çocukların göğsünde
soğuk bir mezar gibi birikiyor.
Rüzgâr…
Biz yüzümüzü dönüp serinliyoruz;
orada kemiklerin içinden geçiyor soğuk.
Kış,
orada başka bir alfabeyle iniyor yeryüzüne.
Her harfi,
donarak ölen bir çocuğun nefesi.
Ve ben burada.
Kalorifer peteğinin sıcak nefesine sokulmuş,
çayımın buharında eriyen bir korkak.
Avucumun içinde camdan bir tabut:
bir video.
Üç saniye.
Üç saniyede
bir çocuğun vedası akıp gidiyor parmaklarımdan.
Oysa bakmak,
göğsün ortasına cam kırıkları yürütmek.
Her nefeste
biraz daha içeri göçüyor insan.
Geçmekse kolay;
bir parmak hareketiyle
bir çağı gömmek kadar kolay.
İşte tam burada başlıyor benim günahım.
Tam burada,
bu buharın ardında,
seninki de yanı başıma oturuyor sessizce.
Ekranda bir çocuk.
Gözleri, kurumuş iki kuyu;
içine bütün insanlığın düşüp kaybolduğu
bir karanlık.
Bana bakıyor.
“Neredesin?” demiyor,
“Niye sustun?” da demiyor.
Yalnızca bakıyor.
Ve ben o bakışı,
başka bir videoya kaydırarak
gömüyorum toprağa.
Parmağım aşağı indikçe,
bir çocuğun daha üstüne
örtülüyor dünya.
Haberim var.
İliklerime kadar.
Dünya biliyor,
biz biliyoruz.
Felaket de bu işte:
bilip de ekmeği bölmek.
Sabah kahvaltı,
akşam bir dizi,
arada ölü sayısına bakmak.
Sayı büyüyor,
ben küçülüyorum.
Ve alışıyorum küçülmeye.
Üzerime tam oturuyor,
gömlek gibi.
Bize duyarsız demesinler artık.
Mesele duyarsızlık değil.
Biz acıyı yutmayı öğrendik.
Ekran ışığında çiğneyip
vicdanımıza gömdük.
Bu çağın en büyük mahareti:
görmek değil,
gördüğüyle yaşamayı becermek.
Bana “haberim yoktu” dedirtme.
Yalan olur.
Sana da dedirtmem.
Çünkü bu çağın günahı cehalet değil;
bilginin içinde çürüyen merhamet.
Öyle bir çürüme ki
ölümleri istatistik sanıyoruz.
Öyle bir körlük ki
gözümüz açıkken
kararıyor ruhumuz.
Seyirciyiz hepimiz.
En ön sırasında oturuyoruz dünyanın.
Avuçlarımızda sıcak mısırlar,
karşımızda yanan şehirler.
Perdede kan akıyor,
biz reklam arasında rahatlıyoruz.
Ve soruyorum kendime:
Kaç çocuğun vedası sığar
bir adamın sessizliğine?
Kaç annenin çığlığı gerekir
bir mermeri insan etmeye?
Cevap gelmiyor.
Çünkü cevap benim.
Cevap sensin.
Cevap,
aynaya bakamayan korkaklar.
Bu zulüm yalnız orada değil artık.
Benim içimde de bir Gazze var;
duvarları çökmüş,
üstü dumanla örtülü.
İçimde,
açlıktan sesi incelmiş bir mazlum oturuyor.
Onu duymuyorum.
Onu doyurmuyorum.
Onu her gün
başka oyalanmaların altına gömüyorum.
İşte kıyamet tam da bu:
Gökten taş düşmesi değil,
kalpten merhametin çekilmesi.
Çünkü taş gökten yağmıyor artık;
biz birbirimizin üstüne
suskunluk fırlatıyoruz.
Ve biliyorum,
hiçbir kıyamet hesapsız kapanmaz.
Bir gün bu perde yırtılacak.
İçeri ışık değil,
hesap dolacak.
Ve o gün
kimse kimsenin arkasına saklanamayacak.
Çünkü biz,
kıyameti seyredenler,
kıyameti taşıyanlarız.
