İskandillerin Ölçemediği Bir Sızı
sırrına buğu işlemiş bir aynadan
şöyle bir baktım da kendime
bu ben miyim
bu eskitme mobilyalar gibi solgun yüz
kana bulanmış denizlere benzeyen bu mavi gözler
bana mı ait
barbarların yakıp yıktığı bir ülke gibiyim
kalelerim düşmüş
ordularım darmadağın
kırık kılıç gibi kırık bir kalple kalakalmışım
yüzümde kurtlar dalaşıyor diş dişe, et ete
teğet geçer sandığım aşk
derin çizgiler açmış alnıma, alın yazıma
çapraz fişek bir eşkıya gibi hep kendimi yağmalamış
rüzgarda aşık kalan pencereler gibi hep kendime çarpmışım
anladım ki…
birilerinin bizi ittiği karanlık bir suymuş aşk
iskandillerin ölçemediği bir sızı
herkesin acısını içinde yaşadığı
dikiş tutmaz bir yaraymış
sevgiye hürmeti olmayan birilerine sevgilim diye sarılmak
içinde seviyorum geçen bir cümleye aldanıp
yarasını yalayan hayvanlar gibi acını yalamakmış
kana kesmiş gecelerde kan kusup
kızılcık şerbeti içtim demekmiş
aşk…
bumerang gibi hep aynı acılara sınanmaktansa
Tatar Ramazan gibi ortaya çıkıp
“burada vurulacak bir aşk vardı onu da ben vurdum ulan” diye
haykırmakmış