Kağıttan Tabut
Gözüm, gönlüm, dilim... Her yanım bir enkaz,
Sönmez bir nardır bu, bitmiyor kar kış, ayaz.
İçtiğim suyun bendinde küresel bir pranga,
Giydiğim atlasın lifinde gizli binlerce kaza.
Sadece petrol değil; kan sızmış ekmeğin özüne,
Zalim, mülkünü sermiş dünyanın her yüzüne.
İlaç diye sunduğu, damarda sessiz bir ur,
Kozmetiği maske, ufkunda koca bir sur.
On Hiroşima yükü düştü bu masum şehre,
Toprak küstü tohuma, zehir karıştı nehre.
Kundağa sarılmadan zehirlendi onca masum bebek,
Bu sadece bir savaş değil; zehir ki yüzyıllarca sürecek.
Ekranın parıltısı, gözünde sinsi ve dijital bir bağ,
Her tuşa bastığında, mazlumun boynuna örülür ağ.
Markalar birer nefer, kâr hırsı çelikten birer zırh,
Her kuruşun ucunda feryat eder, yükselir bin ah-ı zar.
Patentli her tohum, toprağa gömülü dilsiz bir mayın,
Sofrana çöken bu el, efendisi sinsi koca bir sayın!
Midenin huzuruyla rehin alındı onur,
Markalı zincirlerle beslenir bu kokuşmuş gurur.
Bir fincan kahve değil, içtiğin kardeşinin kanı,
Konforun uykusunda sattık o en kutsal canı.
Rakamlar birer ceset, ekranlar birer perde,
Vicdan uyursa eğer, haysiyet kalır yerde.
Alışmak; en ağır bomba, sessizlik en derin suç,
Bu hissizlik çölünde, sönüyor her taze uç.
Masum maktulken, bu dilsiz sükut kime kalkan
İnsanlık can verirken, hürriyetin her yanı yalan
Arşın altında çığlık, yeryüzünde sağır sükut
İnsanlık can verirken nerede kağıttan tabut
Ruhumun şarapneli, vicdanımı kanatır,
Bu boykot değil; o kirden uzak tutmaktır.
Kısıldıkça sesim, volkan olur sinem,
Bu kuşatma içre filizlenir öfkem.
Sevdam zırh kuşandı, gizli ve derin,
Her darbe saykalı bu mahşeri kederin.
Mahkumiyet sarnıcı dolarken kanla,
Yükselsin heykelim, dik duran canla!
Şahit olsun bu barut kokulu eski toprak,
Nefesim dursa da içimde binlerce şafak,
Bu işgal bitecek, geldi vaktidir uyanmak!


