Kim Öğretti Bana Beklemeyi
Kadınlar yollara dökülüp adamlar kahvelerden ayaklandığında.
Bu yol bilmez çocuk yüreğimi çıkarıp göğsümden sığırcıklara emanet ederdim.
Çünkü ayrılık, çocukken öğrendiğim ilk coğrafyaydı.
Haritası olmayan bir memleket.
Annem her gidişte biraz daha incelirdi, yazması rüzgâra takılırdı.
Babam her gidişte sesini biraz daha geride unuturdu.
Kahvenin önündeki sandalyeler gibi boş ve inatçı kalırdı.
Ben, herkesin gidecek bir yeri varken gitmeyi ayıp sayan o evin en küçük, en eski eşyasıydım.
Kapı çarpması bir dindir bazı evlerde ben o dini ezbere bilirdim.
Bavul kapatılırken çıkan o tok ses kalbin içindeki ince kemiklerin kırılma sesi.
Kim öğretti bana beklemeyi?
Kim koydu bu taşra hüznünü avuçlarıma?
Gidenin arkasından su dökmeyi değil, kendimi dökmeyi öğrendim yollara.
O yüzden, kadınlar yollara dökülüp adamlar kahvelerden ayaklandığında.
Yani hayat bir kere daha dağıldığına.
Ben kalbimin en acemi yerini yani en çabuk kanayan yerini söküp çıkarır.
Gökyüzünü karartan sığırcıklara verirdim.
Alın, derdim. bu bende durdukça çürüyor.
Siz götürün!
Götürün ve dönüşte unuttuğunuz bir yerde düşürün.
Kaybettiğiniz yerde ben bulurum.
Bu yol bilmez çocuk yüreğimi çıkarıp göğsümden sığırcıklara emanet ederdim.
Çünkü ayrılık, çocukken öğrendiğim ilk coğrafyaydı.
Haritası olmayan bir memleket.
Kim öğretti bana beklemeyi?
Kim koydu bu taşra hüznünü avuçlarıma?