Kırık İbre
Kaybettim işte, ten kuyusunda o gülüşü
Arama boşuna; bulsan da o Yusuf değil.
Silinmiş eski hikâye, yolcusu değişmiş.
Hangi mavi saate baksam kırık bir ibre,
hangi kapıyı çalsam kanatlanır sessizlik.
Akıl dediğin, paslı bir pusula;
gösterdiği kuzeyler Leyla’ya çıkmıyor.
Biçareyim…
Ne yana dönsem rüzgâr senden yana.
Bir gül kokusu gelir uzaktan — işte odur
fikrin yorulduğu, aklın sustuğu.
O yol, izi silinmiş bir nehrin yatağı.
Kendimi ararken bıraktığım yerdeyim.
Zaman ince bir tütsü gibi
dağılır parmaklarımdan.
Adın değil tutunduğum;
gölgene de razıyım.
Bak, yokluğun bile
varlığından sıcak.
Böyle soyunurken eşyadan ve aynalardan,
unutulmuş bir suret iner içime.
Avuçlarımda eriyen bir Leyla gibi…
Kayıp adreslerden geçer gece,
Mecnunlar bulur beni.
Düştüm işte.
Kırıldı içimde bütün ibreler.
Şimdi sen neredeysen,
kuzey orası.

