Şimdi Hangi Masalın Ortasında Susulur
Önce çocuk sesleri sustu avluda.
Sonra balkon demirine bağlanmış bir uçurtmanın
içine dolan rüzgârdı konuşan,
mevsimi geçmiş bir günah gibi.
O vakit anlaşıldı
külün de bazen maviye çaldığı.
Bir tüfeğin dipçiğinde unutulmuş çiçek tohumlarından
ve gıcırdayan tahta merdivenlerden
sorumlu tuttular beni.
İncecikti…
İşte tam şuramda
bir trenin sonsuzca uzaklaştığı o istasyon
ve raylara sıkışmış bir kelebeğin
henüz kurumamış lekesi.
Hangi makas kesti iyileşmeyi kökünden?
Hangi yeminle bağlandı bileklerimize
deniz kabuklarının içindeki o derin uğultu?
“Ölmek için fazla erken,” diyordu doktor;
sevmek içinse çoktan geç kaldığımızı
bir falcının fincanındaki
dilsiz telve haykırıyordu.
Şimdi soruyorum:
Ey kalbimizi kum saatine çeviren,
ey gölgemizi bir ağaçtan ayıran şey,
bu taşan süt müdür sofradaki?
Hatırlamak mıdır bu imkânsız maviliği?
Yoksa göğsümüze saplanıp kalan
o kırık ibriğin soğukluğu mudur?
Şimdi hangi masalın ortasında susulur?
Hangi mevsimin tülbendine sarılır bu titreme?
Annemin ilaç saatleri geçti çoktan.
Babaannemin tığ oyalarında kaybolan
o son turna kuşu yok mu —
gökyüzüne geri veremediğimiz…
Ne zaman birinin adını ansam,
bahçemizdeki incir ağacı
sütlenir gecenin bir vakti.
Ve kimse bilmez
köklerinin cehenneme değdiğini.
Balkon kapısında unutulmuş bir gelinlikti çocukluğum;
tüllerinde sararmış sigara lekeleri.
O mahzende kilitli kalan ikiz kardeşim ki
hep onun yerine konuştum sofrada;
onun yerine sustum,
onun yerine kesildi saçlarım
aynanın karşısında.
Şimdi çıplak omuzlarımda büyüyen
o yanlış kanatlar
her uçuş denemesinde
tavan arasına sızan yağmur sularına çarpıyor.
Ben ne zaman göğe niyetlensem,
evin çatısından eski bir korku damlıyor.
Ellerime bakıyorum, ey seyirci;
bu çizgilerden hangisi bir cinayete açılır,
hangisi bir duanın tespihinde düğümlenir?
Bir serçenin kopmuş başını
kim diker gövdesine?
Hangi terzi sökebilir
bu utancı yakamdan?
Çünkü gözlerim
yırtılmış düğme iliklerinde unutulmuş;
çünkü boğazım bir arı kovanı,
her yaz ikindisinde yeniden çatlayan.
Şimdi dağıtın ne varsa ortada.
Kırmızı fayanslara çarpıp parçalansın sesim.
O kırık aynaların her parçasında
kendi yüzümle boğuşsun ölüm.
Susmanın da bir tınısı varmış meğer.
Upuzun koridorlarında
o devlet hastanesinin
Öğrendim:
En çok susan,
en derinden kanarmış.


Çok güzel olmuş, az şiir var, şiir olmuş.