Suskunluk Çarpışması 3 / Mensur Şiir
Vazgeçilmiyor kimseden bir şafakta. Öyle perdeleri hışımla açıp, "bitti" demekle olmuyor ayrılık. Düşmüyor yaprak, dalına yabancılaşmadan. Harf harf sökülüyor ömür; sessizce, ilmek ilmek... Eksiliyor insan.
Küçük şeyler kırıyor kalemini evvela. Hiç yazılmamış bir cümlenin kalpte bıraktığı o ağır, o dilsiz vebali gibi sızlıyorsun. Duyulmuyor mısraların; odadaki dilsiz eşyalar yutuyor sesini. Söylediklerin, o sağır boşluktan kendi göğsüne dönen zehirli birer yankı... Bir süre daha sabrediyor, dikiş tutmayan hayata kendi ruhundan yamalar yapıyorsun. Biraz daha "anlayış" maskesi, biraz daha sahte tebessüm... Ama kimsenin görmediği bir yer var orada; insanın en çok kendi içinde kıyametler kopardığı, o üzerinde sigara yanıkları birikmiş ıssız çalışma masası...
Dışarıda bahar bayram, içeride sönmeyen bir yangın! İnsan en çok kendi mısralarına ağlarmış meğer. Gözyaşların kâğıda değil de ruhuna dökülünce anlıyormuşsun, yaşarken ölmenin o buz gibi tadını. Şimdi sorma bana "neden?" diye. Sorma! O eşikte dur da sana rağmen daha ne kadar senin yanında nefes almaya çalıştığımı düşün. Senden vazgeçmemek için, kaç kez benliğimden vazgeçtiğimi... Kaç kez kazıdım kendimi o sessizlik enkazının altından; sırf senin o sağır boşluğuna tek bir "merhaba" sığdırabilmek için?
Hani o Süvari kahvesinin soğuyan tortusunda aramıştık ya hatırı... Hatır da bitti Ali, mısra da. Gitmek için değil; o "sana rağmen" denilen amansız duvarda tutunabilmek için bin kez can verdik içimizde. Bitiş değildi bu, bir gidiş hikâyesi hiç değil. Noktası konmamış, tam ortasından kanatılmış, yorgun bir cümle sadece.
Kahve buz, daktilo yorgun, kağıtlar sarı... İki gölge, iki yabancı mısra artık. Gidenin değil aslında, kalanın içindeki o son masumiyet can verdi. Biz birbirimizi terk etmedik; Biz, "sana rağmen" sürdürdüğümüz bu sessiz kavgada, sustukça birbirimizi tükettik… Ruhumuzu yarım kalan mısraların arasında bırakıp çıktık.
Bursa, 18 Nisan 2026


