Uçurumun İki Suskunu
Kömürden bir sükûtu emziriyor şimdi sokaklar,
Gözlerin; iki damla mürekkep, iki dipsiz kuyu.
Zaman, paslı bir bıçak gibi bilenirken
eski bir rüzgâr hıçkırıyor ömrümün kırık neyinde.
Gökyüzü, avuçlarımdan dökülen bir veda gibi ağır,
yıldızlar sökülmüş bir gecenin açık yaraları.
Ben ise, gölgesini uçurumlardan toplayan bir sürgün,
dokunduğum her şafak, kül rengi bir salıncak.
Yüreğim, göğüs kafesimde çırpınan telli bir turna.
Senin yokluğun,
salkım söğütlerin ağladığı bir mahşer yeri,
yüreğimin kıyılarına vuran hırçın, sağır dalgalar ise
içime çöken bir kıyamet.
Sen; saçlarında samanyolunu eriten gizli bir gökyüzü…
Bense, kendi cehennemini sırtında taşıyan yorgun kış ağacı.
Susuyoruz birlikte.
Sessizlik… bir çivi gibi çakılıyor şakağıma geceden.
Hangi kelime kurtarır bizi
bu dilsiz,
bu kanayan heceden
Biz artık
aynı uçurumun kenarında
iki eksik gölgeyiz.
Kapatma gözlerini
kirpiklerin,
kendini hatırlayan bir şiirin son çizgisi
yazılmamış bir intiharın ertelenmiş cümlesi.
Aşk ise;
ölüme fırlatılmış bir çığlığın içinden geri dönmeyen
en derin yankısı…
Biz ise,
o yankının içinde kaybolmuş
iki yaralı suskunu..


