Ucuz Ölümler Ülkesi Anatolia-16 / Son
Sevgili Okur:
Uzun bir süre önce aslında hep düşündüğüm ve sonrasında birkaç kelimeden aklımda çaktığı kıvılcım ile başlayan ve ama en çok da büyük şair Ahmet Arif'in hücrelerimze değin işlemiş olan muntazam şiiri 'Anadolu' referans ve edin alarak yazdığım Ucuz Ölümler Ülkesi Anatolia, göç yolda düzülür prensibiyle yazdıkça hepimizin her gün basından, sosyal medyadan, tv’den ya da kitle iletişim araçlarından öğrendiğimiz-duyduğumuz ya da bizatihi bildiğimiz konuları işleyerek devam eden bir seriye dönüştü. Teknik olarak ben bunu şiir/nesir belki deneme kıvamında oluşmuş bir anlatı olarak değerlendiriyorum. Burada estetik bir kaygı taşımamaya çalıştım. Biiçiöden ziyade gücüm yettiğince hepimizi ilgilendiren özellikle çocuk ve kadınlara yönelik artarak devam eden bireysel ya da sistemsel şiddet olayları, yüz kızartıcı suçlara, bunun yaygınlaşmasına, kötülüğün-şiddetin-ayıbın-utanmanın, normalleştirilmesine; oluşturduğu etkilere, sorumsuz-düşüncesiz-hastalıklı insanların sebebiyet verdiği travmalara, ucuz-basit ölümlere, rantabıl ekonomik ve kültürel erezyona, tarihe, sanata, felsefeye, bilme, din ve inançlara ve kulllanım biçimlerine, mitolojie vb dikkat çekebilmek istedim ve sesim çıktığınca duyurabilmek, ilmim yettiğince anlatabilmekti.
Beğenilmesini beklemek gibi bir kaygıdan ziyade, evet içeriğinin dikkat çekmesi için çabaladığımı söyleyebilirim. Asıl derdim buydu. Bununla birlikte H. Arrendt’in dediği şeyi (“Kötülüğün sıradanlığı, düşünmenin askıya alınmasıdır.”) işlemeye de çalıştım.
Ben içerik olarak bu kötürüm şiiri sevdiğimden yazmadım. Aslında bu coğrafyayı çok sevdiğimden ama yaşanmış üzücü mevzuları işlemek, dilim döndüğünce de anlatmak istedim.
Yazdıklarım şeyler birilerinin doğrularını savunmak değil, hangi görüş ve ifadede olursa olsun hiçbir kişi, grup, görüş ve söylemin bu güzelim ülkeye verdiği karanlık ve kaotik etkilerini dile getirmekti.
Burada tüm görüşlere yapılan hataları, kasıtları, suçları dile getirirken harfi miğfer kuşanan savaşçı bir ifadeyle muhalif bir tutum sergilemekti bir diğer amacım.
Dogmatik olarak oluşturulan-kutsanan her kabullenişe karşı bir tavırla anlatıyı dile getirmeye çalıştım.
Bu yüzden her kesimden birileri bazı konularda bana kızmış, dudak bükmüş, beğenmemiş, hor görmüş, öteki bir ayrıma girmiş, hatta suçlamış da olabilir. Bu sonra da olacaktır. Olsun, benim öyle bir kaygım yok. Hatta bu umurumda bile değil hatta övünçtür bu benim için. Çünkü bu güzelim ülkede özellikle çocuklara, kadınlara, güçsüzlere işçi, emekçilere yapılan haksızlıkları düşündükçe olası menfi fiiller beni anca daha güçlü kılacaktır. Çünkü anlatıda; halktan, çalışandan emekten yana sömürülenden, acı çekenden, incinmişten, haksızlığa, zulme, şiddete uğramıştan yana bir tavrı bütün erklere karşı bir ifade ortaya koymaya çalışarak icra etme çalıştım.
Bu anlamda bu seriyi tamamlarken birilerini incitmemek gibi bir kaygım olmadı. Aksine suçlu olanın canını kelimelerle yakmak istedim, çaba sarf ettim, hatta bu anlamda kendimi özellikle hatalı ve kasıtlı yanlara vurup durdum.
Anatolia serisindeki anlatımlar, sözcükler içerikler, cümleler benim için yaşayan bir hücre niteliği taşımaktadır. Hiç istemesem de Anatolia’da yaşanan adli ve adi, siyasi nitelikli menfi durum ve olaylar, sürekli yenilenebilir nitelikte olduğundan, anlatının çoğalabilen üreyebilen bir biçim taşıdığını söyleyebilirim.
Bu seriyi titizlikle okuyarak çalışarak araştırarak, anlayarak düşünerek hissederek gücüm yettiğince yazmaya; başta utanma duygusu ve merhameti (kutsayarak) insani erdem ve duyguları anlatmaya da çalıştım.
Belki fazlaca tekrarlar, hatalar, defalar, defolar var, farkındayım. Bu anlamda, bu anlatı üzerinde yine çalışarak, süzerek, ekleyip çıkarıp öze dönüştürecek ve nihayetinde; ‘ete kemiğe dokunur bir ürüne dönüştü’ diyebileceğim bir sonuca evrilecek titizlik ardıl bir çalışma devam edeceğim.
Sonuç olarak, yine H. Arrendt’in dediği gibi “Şiddet güç yaratmaz; yalnızca güçsüzlüğü büyütür.” Birçok sorunun temelinde sevgisizlikten kaynaklandığını bunun da güçsüzlük doğurduğunu ve bu güçsüzlüğün yüzeye şiddet olarak çıktığı kanısındayım.
Evet, mutlu sonla bitmiyor bu serideki hiçbir hikâyenin sonu. Ama belki bir gün tamamen olmasa da özelde Anatolia genelde de tüm dünyada çok şeyin düzeleceği bir şiir ülkesine/evrenine dönüşeceği umudunu hep taşımak istiyorum içimde.
Bu anlamda; kusurluyum, düşünüyorum, hissediyorum.
Okuyarak, beğeni, görüş ve eleştirileriyle katkı sunan dostlara, edebiyatla ailesine şükranlarımı sunarım.
Tahammül gösterdiğiniz için müteşekkirim.
Selam ve saygılarımla.
“Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.” Albert Camus.
1
Makyajı akan Havva’nın
Adem’in kaburga kemiğinde
ç/oğul veren doğum sancılarında
bacak arasından durmadan kanıyor gözü bağlı Themis.
Sevr’de hicret iken
örümcek ağlarının makûs gözlerinde
kuşu ölen çocuk Zeyd’e başsağlığı giden
her peygamber ç/ağrısında
kendi çocuklarını öpmeyi öğrenirken bedevi,
müşrikten beter Adıyaman’da ve’d
ismi mukaddes Medine’nin toprağa diri diri akıbeti.
Bir fotoğrafı bile yoktu yüzünün,
ne hüznünün ne gülüşünün ne de bakışının
ya bilenlerin hafızasında kalanlardan başka.
da var olduğunun kanııtı.
Ah ne acı,
mezar taşında kimsesiz yazıldı soyadı.
Garabet hilkatinde, ‘bu namustur dediler’ destursuz.
-yok sayılmış Meryem’in
kız oğlan kız mahremiyetine gerilirken İsa-
Anatolia’da recmde farz kılınmış ,*’kırmızıdır –bütün- pazartesi’ler.
2
Kuyruğu bağlı at sırtında,
Anatolia’ya ‘dörtnala gelip uzak Asya’dan’
parmaklarında zihfir,
mızrak uçlarında baş,
kılıç keskisinde kan motifi,
‘ant kadehi’nde, tuğ ve kut edilmiş
nevbet davulların sesi ile yurt edildi dört bir yan.
Ve bin yıldan bu yan,
iç içe, yan yana ve omuz omuza saf tutulan din kardeşliği
kiriş ile kardeş katlinde mahir güdü
tabular ve tabutlara reva edip halkların kardeşliğini
gürz ile dövüldü toprağın bedeni.
Tahrif edilmiş Anatolia’nın mukaddes yüzünde
mermi ucunda isyanlara kök vermiş s.özlerinden
zindanlardan, mahpuslar, kodeslerden tanırız,
(Koçgiri, Zilan, Dersim'den,
Seyid’den, Said’den
Muğlalı 33 kurşun , 6-7 Eylül olayları, Maraş Katliamı.
Darbeler, 27 Mayıs, 12 Eylül,
Üç fidan, Menderes, Kanlı 1 Mayıs, Karageçit, Pınarlı
İkiyaka, Başbağlar, Madımak, Cizre ve Sur’da Hendek)
taşa, toprağa, suya, havaya
kan kokusu sinmiş tarihtir ezberimiz.
3
Jeo-politik dizaynında ülkenin,
dünden bugüne değin
faili meçhuller çukuru Anatolia’da
görünmez eller bilindik reflekslerle
suikastlar, kaçırmalarla kurban alırken
yazar, çizer, gazeteci ve düşünürleri
(Ali Şükrü Bey, Sabahattin Ali, Mustafa Suphi,
Abdi İpekçi, Üçok, Uğur Mumcu, Musa Anter, Kışlalı, Eşref Bitlis)
tabanı delik bir ayakkabıdan
geleceğe Di(n)k bakıyor, kör gözleriyle Anatolia.
Mezarsız canların tilavetinde
izdüşümünde devletin
silüeti dağlara düşen karakollarda
yıkılıp yakılan evler, boşaltılan köyler,
yol kenarına atılmış ceset şehirler.
*‘Kandırılmış çocuklar atlası’nda
imla hatasıyken ses
doğuda kontra bir kayb(u.o)luştur dünya.
Şiddet kas yaparken meskûn mahalde
silinmiyor beyaz binek toros araçların
ampute sokakların hafızasına bıraktığı lastik izleri.
Kayıp ilanlarında çoğaldıkça yeni isimler
Cumartesi Anneleri’nin iri puntolu gözlerinde
büyüdü hep ç’oğul veren korkular.
Evlat nöbetlerinde anneler ‘acının rengi yok’ dediler.
Diyarbakır Anneleri’nin de aynıdır duygusu.
Birbirini tanıyor herkesin acısı.
Bir haber beklenirken bi’haber
her annenin avuçlarında sakladığı
fotoğrafta küçülür dünya.
Sınandılar
*‘Sırlarını surlarına fısıldayan şehir’in ‘Sur’larında
beş vakit alnından vurulmuş kapılar
anarşist bir sokağa açılan
berzâh bir aralıktan sızan saye’de,
Havva’nın yüzüne benzerdi her kadının yüzü.
Taybet Ana’nın yüzüyle her annenin yüzü.
(tütün isinden babalar)
Eylül sıcağıyla çatlayan kara bazalttan
dört ayaklı minareden kopan yankısında
‘Tahiri ‘de’ vurdular!
Ölmeyi de öğrendi, yüzünden kurşun yemiş taşlar,
yas tutmayı bilen ve beklemeye kâmilken.
Sıcak iklimlerin kötülüğü mesken tuttuğu dar ‘kuçe’lerde
vakit, misalen ve emsalen Gazze’de akranca
Cizre’de 10 yaşında en evlat çağa denk
ölümden sonra da öldürülen bedendi
difrizde kaskatı günler(d.c)e bekletilen Cemile Çağırga.
!
4
Halk hafızasında volta atan düşüncelerle,
dikenleri kan/atıyor tel örgülerin.
Açık cezaevi’ne dönen Anatolia’da
istismara uğradığı halde suçlanan
sesinde kelebekleri uçuşan
‘şiddet ikliminin çocukları’na
günleri öğelere ayırırken zaman
yaşları kadardı ölüm.
Kahkahalarında kuşlar uçuşan kadınlardan
alnı açık başı dik bir insan’lık sanatıdır
-ölmediğinden- cezalı Çilem Doğan’ın savunması.
Suçunu yüzünde taşıyan
ölenlerin sonsuz çığlıkla sustuğu
bir sessizliktir Anatolia.
Ölüm raporlarında ölenin kusurlu,
sebebiyet verenin-katilin
tali kusurlu sayıldığı yapay düzende
hiç şimdiki kadar çıplak ve hayasız değildi utanç.
Devlet kalkanında vali olup adam olmamış
Gülistan’lara Doku’nan, aile içi suç örgütlerinde
kontra bir edinimdir
kasıklarından ş/ahlanan kinin ve kibrin atları.
5
Çabuk unutuluyor
kala kalan ve üst üste gelen
sevgili ülkemde musibetler.
1001 çeşittir ölüm, haksızlıklar ülkesi Anatolia’da.
Ölenin kendisi, öldürülendir Anatolia;
bavullarda taşınan,
varil bidonlarında yakılan,
sokak ortasında elektrik akımından,
kapı gıcırtısından sebep
ya da yumurta alerjisinden pisi pisine.
Yolda, sokakta, balkonda pencerede, apartmanda,
okulda, sınıf sıralarında,
çabuk unutulan a’kan kan, kana kan.
Kaplumbağa ayağına bağlanan taş
ve yavru bir köpeğin içme suyuna katılan benzin.
Mobing veya intihar süsü verilen,
sigortalı uçurumlardan itilen,
aile içinde ensest,
şifa evlerinde işkence,
kimsesiz yurtlarında taciz, tecavüz, iğreti,
katil bakım merkezi Anatolia’da
çocuk bedeninde reşit olmadan ölüm
17’sinde 17 yerinden vurularak can çekişiyor
kekolara cezasızlık algısı.
Geçiş garantili köprülerden geçene dek
ayıya dayı diyen mevzulu ötv’li eşel mobil.
Doğum sancılarında ölü doğan
ÇED raporlarıyla hastalık iznine tabi kalıyor Anatolia.
Oysa yere tükürenler ülkesinde incinir toprak.
Madenlerde, iş kazasından göz göre göre,
yabancı menşeli tiranlara peşkeş çekilen
yer altı ve yer üstü kaynaklarında
Ormanlarda doğa talan manzaralı -yap/k işlet devret-
zeytin yapraklı iklim değişikliği,
eylemlerde biber gazına dönüşüyor
Kyoto protokolündeki sera gazı.
6
Ah, el birliğiyle gırtlağı sıkılarak toprağın
gözü açık can çekişiyor Anatolia!
Oysa, Ömer’in adaletinde *kuzu kurt ile yaşardı,
Kıssa’s ve kıyasta fikir başk başka olmasaydı eğer.
toprağı suya diri diri gömen anlamın acısında
aklını yitiriyor, *‘ahlakın soy kütüğüne’
Guernica’yı çizdiren savaş kralları.
7
Ey, ellerine kir, ellerine karanlık bulaşmış Anatolia!
Sen(yer/yüzün)de
sevgisizliktir en büyük beka sorunu.
En kalabalık sus/ç örgütüdür sevgisizlik,
sevgisizlikten canlı canlı ölüyor insanlar.
Ve en çok bu sebepten vuruyor birbirini,
sevgisizlik katil ediyor insanları.
Ey Tanrım!
uyandır artık insanlığı sevgisizlikten, aşksızlıktan.
‘*Bir ulusu günahlarından arındıran bir peygambermiş gibi’
arındır Anatolia’yı günahlarından!..
Dilerim ey Tanrım,
sevgi iyileştirir belki bir gün, her şeyi...
Ey sevgili kayıp ülke Anatolia’m; Seni çok seviyorum...
(SON)
GÜNEY
*’Kırmızı pazartesi’ -Gabriel García Márquez
“Şiddet ikliminin çocukları” - Hasan Bildirici
*‘Kandırılmış çocuklar atlası’ Soyut Refleks - Metin Akdeniz
Ve’d: Cahiliye döneminde kız çocukların toprağa diri diri gömülmesi.
‘Sırlarını surlarına fısıldayan şehir’- Şeyhmus Diken
‘Ahlakın soy kötüğüne’ - Dıljin Kovasxi
*bir ulusu günahlarından arındıran bir peygambermiş gibi’- Goethe Genç Werther’in Acıları.


