Yaş Otuz Beş
Yaş OTUZ BEŞ!
Eylül, akşamın koynunda ağır ağır solar,
Göğün kızıl eşiğinde son bir ışık kalır.
Dallar susar, yaprak düşer, uzak yollar kararır,
İnsan kendi gölgesinden geçer, kendine varır.
Yaş OTUZ BEŞ!
Ne ilk çağın ateşiyim, ne son çağın külüyüm,
Bir ömrün iki kıyısı arasında bölüyüm.
Dünlerden süzülerek bugüne gelen yoluyum,
Henüz yazılmamış yarınların ilk harfiyim.
Yaş OTUZ BEŞ!
Bir yanımda çocukluğun mavi göğü duruyor,
Bir yanımda gençliğin kızıl atı yoruluyor.
Yıllar alnımda sessiz bir destan kuruyor,
Her çizgi başka bir çağın kapısını aralıyor.
Ben yaş değil, yaşanmışlık taşıyorum içimde,
Bir tarih kitabı gibi çoğalıyorum içimde.
Nice şehir yıkıldı da kaldı taşın biçiminde,
Nice bahar saklandı kışların biçiminde.
Yaş OTUZ BEŞ!
Bir tebeşir dokunur tahtanın karasına,
Bin yıl uyanır bir çocuğun sorusuna.
Bir tarih düşer sınıfın sessiz arasına,
Ben geçmişten geleceğe yürürüm sonrasına.
Bir çocuğun gözlerinde yarının izini görürüm,
Sorulan her “neden” ile yeniden dirilirim.
Ben anlattıkça geçmişi, kendimi de bilirim,
Her dersin sonunda başka bir ben olurum, değişirim.
Yaş OTUZ BEŞ!
Kalem elimdeyse hâlâ, sözüm tükenmemiştir,
Bir mısra doğuyorsa gece, ruhum dinmemiştir.
İçimde susan şehir henüz terk edilmiş değildir,
Bir insan hayal kuruyorsa hiçbir kapı kapanmış değildir.
Şimdi sonbaharın eşiğinde duruyorum,
Sararan dalların sırrını soruyorum.
Yaprak yaprak eski korkuları savuruyorum,
Toprağın karanlığında yeni bir çağ duyuyorum.
Çünkü dal kurusa da kök ölmez derinde,
Kış ne kadar uzasa da bahar var yerinde.
Bir gün ışık yürür en karanlık yerinde,
Bir tohum göğe çıkar toprağın kaderinde.
Yaş OTUZ BEŞ!
Belki yolun ortası, belki yolun eşiğiyim,
Belki kapanan çağların, açılan çağların neyiyim.
Bilmiyorum önümde hangi sabahın rehberiyim,
Fakat artık kendi hayatımın yolcusuyum, seferiyim.
Bundan sonra açılacak kapılar olabilir,
Birdenbire çoğalacak baharlar olabilir.
Hiç ummadığım yerden güzellikler doğabilir,
İnsan izin verirse hayat yeniden kurulabilir.
Ben izin vereceğim.
Gelsin göğsüme değen rüzgâr, gelsin,
Uzaklardan çağıran o bahar gelsin.
Kırılmış dallarıma yeni bir seher gelsin,
İçimde yıllardır bekleyen o haber gelsin.
Sevincin yolu açılsın,
Kalbimin göğü saçılsın.
Ne varsa içimde taşlaşmış,
Bir bir çözülsün, dağılsın.
Yaş OTUZ BEŞ!
Artık zamanı saymak istemiyorum,
Geçen yılların ardında kaybolmak istemiyorum.
Dünü inkâr edip yarını da övmüyorum,
Ben yalnızca bugünün kapısını çalıyorum.
Çünkü hayat bazen geç açan bir güldür,
Bazen gecenin bağrında saklanan bir gündür.
Bazen insanın kendisine dönmesi bir ömürdür,
Bazen tek bir sabah bütün geçmişe hükümdür.
Eylül bitiyor...
Gökyüzü ağırlaşıyor, akşam derinleşiyor.
Son yaprak, dalından sessizce ayrılıyor.
Fakat içimde başka bir mevsim beliriyor;
Görünmeyen bir bahar damarlarıma yürüyor.
Yaş OTUZ BEŞ!
Şimdi önümde yıllar var,
Adını henüz bilmediğim yollar var.
Yazılmayı bekleyen kitaplar, şiirler, rüyalar var,
Bir öğretmenin sesinde çoğalacak yarınlar var.
Ben hâlâ öğreniyorum,
Hâlâ öğretiyorum,
Hâlâ yazıyorum,
Hâlâ büyüyorum.
Yaş OTUZ BEŞ!
Ne sonum diyebilirim kendime,
Ne başlangıç yalnızca...
Ben bir eşiğim şimdi;
Dünden yarına açılan
Sessiz, uzun, sonsuz bir kapı gibi.
Eylülün son gecesinde
başımı göğe kaldırıyorum.
Dallar çıplaklaşırken
ruhum yapraklanıyor.
Dünya susarken
içimde bir türkü yanıyor.
Ve ben,
otuz beş yaşında,
hayatın bütün yollarına
ilk defa
yeniden doğuyorum.