Yıllanmış Çınarların Gölgesinde
"Zaman, gölgesini bıraktığı her yere biraz da sükût eker..."
Nasıl anlatsam
Yılların alnımıza bıraktığı derin çizgileri,
Ve avuçlarımızda biriken o sessiz hatıraları...
Akşamüstü kahvehanelerinde tüten çay buğusu
Ahşap masaların üstüne sinerken,
Bir gölge gibi dilsiz kalan o eski günleri...
Sabır devşiren zaman,
Bastona dayalı bir elin tespih tanelerindeki sızısı
Ve henüz tamamlanmamış helallik cümleleri…
Örterken şehrin üzerini akşamın alaca örtüsü,
Sen sakla içimdeki o çocuksu tebessümü,
Uyandırma mazinin koynunda uyuyan o mahzun hatırayı…
Tut ki fırtına dindi, yapraklar dala küstü,
Yıllar bizi gurbet akşamlarına rehin etti.
Kimse fark etmedi,
Kendi kabuğuna çekilip de susan o ak saçlı masumları.
En büyük sevdaları
Sarı yapraklı eski takvim aralarına sığdırıp,
Gidenlerden geriye kalan
Ve vefanın payına düşen o son tortular…
Yoruldu gençlik de biraz,
Ömür ile toprak arası…
Kıvrılırken eski konakların isli buğusu,
Sen sakla bende kalan o taze bereketi,
Dokunma gidenlerin bıraktığı boşluğa.
Eski dostlar ürkek bir sükûnetle
Taş avluların kuytu köşelerinde,
Toprak rengi sükûtu üstlerine çekip
Bir tatlı hülyaya tutsak oldular…
Gölgede sürgün kaldı bunca yaşanmışlık,
Mazi bahara benzer mi
Sararmış bir fotoğrafın kenarında duran o soluk gülümseme ucunda?
Ahşap pencerelerde unutulmuş buğulu çehreler,
Üstümüzde akıp giden zamanın ağır yükü...
Akıp durdu hayat
Kendi mecrasında, kendi telaşında.
Eskiyip, çekilirken yavaşça sahneden,
Durgun bir tebessümle seyrettiler her şeyi.
Her akşamüstünden sonra
Herkes o derin hakikatin kıyısında çırılçıplak…
Tek bir demin kıyısız durağı,
Sıcak bir selam bekleyen yorgun bir yürek;
Kuşlar kanatlarında günün son sızıltısı,
İnce bir çizgi dün ile bugün arası…
An şimdi gölgeyle toprağa karışır,
Yürek yalın bir şükre erişir…