Yolculuk Lekesi
I
Kabuk bağlamış ne varsa söküyorum üzerimden.
Bazı yaralar iyileşmiyor zaten; sadece insanın sesini değiştiriyor.
Tırnak aralarımda geçmişin pası…
O kalabalık günlerin bağıra bağıra konuşan kırgınlıkları…
Aynalara sığmayan o gösterişli kederler…
Şimdi düşünüyorum da; insan en çok kendi gürültüsünde kayboluyormuş.
Meğer ne kadar fazla yük biriktirmişim ruhumda:
yarım kalmış kavgalar,
kimseye yetişmeyen öfkeler,
ucuz haklılıklar
ve sürekli kanayan bir gurur.
Hepsini bir uçurumun kenarında bıraktım.
Rüzgâr aldı mı bilmiyorum.
Belki hâlâ oradadırlar;
gecenin en kör yerinde,
bir taşın dibinde,
beni bekliyorlardır.
Ama dönmeyeceğim.
Canımı acıta acıta törpüledim kendimi.
İnsanın kendisini yontması,
bir mezar taşıyla konuşmasına benziyor biraz.
Şimdi ayaklarımın altındaki toprak daha yumuşak.
Gökyüzü ilk defa bu kadar berrak.
Ve ben…
ilk kez kendime benzeyen bir sessizlik taşıyorum içimde.
Kendime doğru yürüyorum…
II
Heybem artık hafif.
Ne intikam kaldı içimde
ne de geceleri uykumun kıyısına oturan o eski ahlar.
Sadece biraz çocukluk…
biraz yorgunluk…
biraz da geç kalmış bir derviş hüznü.
Sana kusursuz bir hafıza getiremedim.
Bazı şeyleri bilerek unuttum çünkü.
İnsan bazen yaşamak için eksiltir kendini.
Ama sana temiz bir yüz getirdim:
yalanlardan arınmış,
yorgun hesaplardan kurtulmuş,
kimseyi yenmek istemeyen bir yüz.
Anladım ki:
İnsan en çok kendinden vazgeçince genişliyor.
İçimdeki fırtına artık bağırmıyor.
Derinde yitti sesi.
Bir denizin dibine çöken eski bir gemi gibi…
Sulara gömüldü, şükür.
Ve şimdi attığım her adım,
geçmişin tozunu silkeleyen bir rüzgâra dönüşüyor.
Sana yürümek,
meğer insanın kendi kalbine dönmesiymiş.
Kalbine doğru yürüyorum.
III
Bak…
Zamanın yorulup sustuğu o dar koridordayız şimdi.
Sözler omuzlarımızdan düştü.
Mesafe artık bizi ayırmıyor;
sadece eski bir alışkanlık gibi duruyor aramızda.
Egonun o karanlık pencerelerini tek tek kırdım.
Paramparça ettim…
Çünkü bazı aynalar insanı güzelleştirmez;
sadece geciktirir.
Ardımda beni çağıran hiçbir gölge yok artık.
Bir insan kendi karanlığını geçtiğinde,
geriye sadece umutlu bir yürüyüş kalıyor.
Şimdi en yalın hâlimleyim karşında.
Yalansız… safi… ve sofi…
Çocukluğundan kalmış bir yüz gibi…
yağmurda yeni yıkanmış bir sokak gibi…
kırılmış ama hâlâ ışık yayan bir şey gibi…
Bu hüzünlü adımların sesi,
bir teslimiyetin iç çekişidir biraz.
Mesafe bitti.
Vakit,
içimize en çok yakışan mevsime dönüştü.
Kalbine doğru yürüyorum.
IV
Peki ya ruhumdaki yaralar?
Bazıları hiç kapanmadı.
Sadece üstlerinden mevsimler geçti.
Ben yıllarca
kibrin kalın hırkasını giydim.
Kolları uzundu;
ellerime kadar saklıyordu beni.
Kimse görmedi.
Ama geceleri,
o çatlaklardan üşüyordu ruhum.
Bir aynanın karşısında
uzun süre kendime bakamadım ben.
İnsan bazen en çok
kendi gözlerinden kaçıyor.
Sonra bir gün,
yaralarımın üstünü örtmeyi bıraktım.
Sessizlik değdi içime.
Kanamadılar artık.
Şimdi her adımda
eski bir dikiş sökülüyor içimden.
İçimde biriken o koyu zaman akıyor yavaşça.
Geçmişin pası dökülüyor.
Bir ömrün üstüne sinmiş
o çocukça karanlığı çıkarıyorum üzerimden.
Artık senden saklayacak bir yerim yok.
Ruhumun eski kırıklarını
avuçlarımda taşıyorum şimdi.
Bir derviş nişanı gibi…
Bir sürgün duası gibi…
Bir yolculuk lekesi gibi…
Ve o ince,
o solgun,
o sessiz ışıkla
Kalbine doğru yürüyorum.
*
Bursa; 01 Haziran 2026
Ali Asafoğulları
