Yükseklik Korkusu
Yüzüme vuran bir ışıkla aralanmıştı o gün göz bebeklerim.
Hava asi, soğuk ve keskin.
Kollarım sızarken yatağıma,
Olduğum yerde, sessiz evin içinde uğultuları dinledim son defa.
Birden yatağın içinden ısısını kaybeden,
Sönen bir ateş gibi soğuyarak sıyrıldım.
Cama doğru nişan aldı bedenimi adımlarım.
Küt kesilmiş, yenilmiş tırnaklı ellerim üzerinde,
Avuçlarımın içinde silikleşen, ellerimle sardığım
Bana verdiğin her şeyle Tanrısal bir güce uzanır gibi
Cama dayadım ellerimi.
Kristal bir düş gibi bembeyazdı her yer;
El değmemiş, kör etmeye yetecek kadar parlaktı
Tabiatın gelinliği.
Sokağın, kışın ruhundaki ince tınının şah damarına yaslanır gibi
Düşen kar taneleri tarifi mümkün olmayan
Ama kendi aralarında kutsal bir ironiyle dans ederek
Geriye dümdüz bir rengi, resmi bırakıyordu sanki.
Ve ben sözüm ona dokunuyordum, her birine.
Derken, o beyaz sonsuzluğun içine düşen gölgeyi farkediyordum.
Minik patileriyle düşen karları yakalamaya çalışan minik bir kediydi o.
Ürkütücü ama davetkâr tabloyu hareketlendiren biri.
Ve ölümüm bu yüzdendir.
Söyleyin herkese,
Düşen her kar tanesine.
Kurbanın kendini öldürmesi olasılık dışı ama
Başka bir sonuç yok gibiydi.
Ne bir iz, ne bir belirti vardı etrafta.
Belli belirsizdi o yazıların hepsi.
Oysa ne yazılar vardı bağıran, yazılana
Ama bunda anlaşılmıyor serzenişi.
Titreyen bir elin, korka korka
Af dilemesi gibiydi,
Tüm yazdıkları ve noktayla biten vedada.
Şehrin bir tozu olduğunu söyledi
Ve insanların yüzünü kapkara,
Var olanın dışında bir şekle sokan maskeyi
Farkettiğinde elini yüzüne kapadı bir anda.
Islandı avuçlarının içi
Bir gözyaşıyla su çaldı aklına.
Temizdi artık, masum olmayanlar arasında tertemizdi
Korkuyordu tüm benliğiyle, kaybetmekten kendini.
Biliyordu yine de:
Yükseklik korkusu olan karlar gibi düşecekti,
Zamanı geldiğinde yine aynı yere
Ve eriyip gidecekti,
Yine aynı vakitte;
Hiç olmamış gibi,
Yine aynı kişide.
Tıpkı günlerdir gördüğüm,
Birbirinin aynı olan rüyalardaki gibi
İçime pençeli bir his dağılmıştı.
Omzumu okşayan yumuşak, siyah ve hissiz eller gibi
Ellerimi gırtlağıma götürdüm,
Dudaklarımı, kanamaya yeni başlayan bir yaradan çıkan,
İlk tazeliğinde olan küfürlerle kan rengine boyadım.
Aynada gördüğüm, buzu çözülsün diye tezgâha bırakılan,
Yarı saydam bir balık silueti ve donukluğuyla tasvir edilebilirdi belki.
Aynada denecek en garip kelimeleri tutamaz olduğumda,
Aralarından biri daha sıyrılıp, sıyırıp dudaklarımı
Bu sefer bir daha asla tekrarlanmaması için ona,
Son kez göz göze gelip 'şeytan görsün yüzünü' diyerek bakıştık dakikalarca.
Ve buğusuyla paramparça oldu aynası.
Kendimden kaçmak isterken aslında dahasıyla karşı karşıyaydım
Yine ben, etrafta, kırık dökük, binbir parça, darmadağın.
Parçalarım merdivenlerden düşerken
Her birinin merdiveni döven tıkırtısı kalp atışlarımla raks ediyordu
Ve içimi kaplayan soğuğun şiddeti organlarımı maskeliyordu birden.
Tıpkı açık camdan giren rüzgâr gibi yalayıp geçiyordu duvarlarıma kış, ağlıyordu.
Zemin kata geldiğimde esir olmaktan çıkıp
Ait oluyordum artık bu duyguya.
Kapıyı açtığımda beni yere düşürüp kıran hırsızla,
Baş başa kalıyordum artık.
Bir adım ötem kristal, kaygan, soğuk, beyaz bir düşün tam kalbiydi.
İnsan sesleriyle martıların ki birbirini tadıp,
Kaybolmadan ısıtıyordu her yeri.
Hırsızsa o kadar ilerletmişti ki işi,
Umudun bütün tohumları çiçek vermeyince
Çalar oldu kendisi, kendisininmiş gibi.