Yeter ki İste / İmece

Karanlık sokağı aydınlatan titrek sokak lambasının altındaki bankın ucuna sığınmıştı incecik yorgun bedeni .

Elinde minik bir valiz, ayağında modası geçmiş pabuçları, temiz ama solmuş giysileri, gözlerinde yaşam kırıntıları ve kimsesizliğiyle nasıl yalnız görünüyordu...

Tenha bir yer olmasına rağmen tek tük insanlar geçiyordu önünden meraklı gözlerle bakarak, yanına orta yaşlı bir hanım yaklaştı ve eline beş lira tutuşturuverdi, gözleri doldu, titrek bir sesle,
-Ben dilenci değilim, diyebildi...

Son cümle içinde uğuldadı epey bir zaman. Çok hızlı karar vermesi gerekiyordu kim olduğuna ve elinde valizle nereye gitmesi gerektiğine kadar her konuda. Aslında çok güçlü bir yapısı vardı ama son yaşadıkları onu biraz sersemleştirmişti.

Elindeki liraya takıldı gözleri bir an. Ankesöre gitmeye karar verdi sonunda. Bir kart aldı ve yerleştirdi cihaza. Aslında kimi araması gerektiğini bile bilmiyordu. Karşıdan bir ses;
-Alo! Diyordu uykulu bir sesle. Teli açan bir zamanlar çalıştığı hukuk bürosunun, önemli avukatlarından biriydi. Ona danışacağı çok şey olduğunu düşündü ya da en azından kendisine daima yardımcı olan, bu müşfik sesi duyması gerektiğini fark etti...

Yanaklarına süzülen yaşları elinin tersiyle silmeye çalıştı, gökyüzüne doğru çevirdi bakışlarını, yıldızlar zil çalıyordu gözlerinde... Haykırmak istiyordu belki de ama söyleyemediği sözcüklerde boğuluyordu. Gecenin sessizliği kulaklarında çınlıyordu alabildiğine... Umarsız bir direnişe yelken açmıştı oysa. Yaşamın acımasız koşullarına yenik düşmek istemiyordu. Ne olursa olsun ayakta durmalı ve savaşmalıydı yaşamla.

Dudakları titremeye başladı, konuşamadan kapattı telefonu ve yeniden yürümeye başladı yalnızlığıyla...

Kaderine doğru bir hamle yaptı. İstasyona ilk gelecek olan trene bilet aldı ve nereye gittiğini dahi sormadı. On beş dakika sonra trenin keskin düdük sesi duyuldu. Tren ağır ağır perona girdi. Genç kadın bavulunu güçlükle vagona taşıdı ve ilk boş bulduğu yere oturdu.
Cam kenarıydı. Başını cama dayadığında tren yeniden hareket etmişti.

Geride kalan insanlar, binalar ve diğer her şey gitgide küçülmeye başlamış ve bir müddet sonrada gözlerden kaybolup gitmişti. O ise hala başı camda bir türlü içinden söküp atamadığı geçmişi ve yaşadıklarını düşünüyordu. Ta ki kompartımana fötr şapkalı bir adam girip de ona merhaba deyinceye kadar. Beyefendi olduğu her halinden belli olana adam hafifçe başı ile selamladıktan sonra tam karşısına oturuverdi...

Neyi konuşacaklardı bilemedi, gözlerini akan raylara düşürüp arkasından kayboluşlarını seyretti. Tıpkı aya sureti düşen bulutların boşlukta yok oluşu gibi... Seneler de ne çabuk akıp geçmişti. Karşısında oturan yaşlı beyefendi de kendi gibi geveze hayatın yorgun suskunlarındandı. Ömür arşivlerini karıştırır gibi birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlardı, hiç konuşmadan. Sözcüklerin bir anlamı olmayacağından koktular bir an, duygu sağanağı başlamıştı o güleç yüzlerindeki derin çizgilerde yaşayan...

Sıcacık evi geldi aklına ve babası, babası nasıl kıyamazdı kızına, nadide çiçeğim derdi severken, gözleri buğulandı... Nerede yanlış yaptım diye düşünmekten kendini alamadı, oysa bundan iki sene öncesine kadar nasıl rahattı hayatı...


Hep kızıldı güneş, hep kaçınılmaz olurdu tufan ''olsun'' derdi, hayata dair yediemin sözleri vardı ve sadık kalacaktı dağlar devrilse bile... Belleğinde; doğa hep güzeldi ki doğada öfkelenirdi bulut şehre sırtını yasladığında şehri silip süpürürken rüzgâr, hazin öyküsünü duman duman rüzgâra üfürürdü, boğulurdu öksürüğü; savrulurdu ki kurumuş yaprak misali... Sarmaşık yıldızlar göğü teslim aldığı vakit doğa güzelleşirdi, güzelleşirdi gözlerinin ümidi şarkıda ki gibi; iki adımda geçmezdi yalnızlık denen tarafa...

Gözleri uykusuzluğa yenik düştü ağır ağır kapandı kirpiklerinde hafif ıslaklıkla. Trenin sarsıntısıyla uyandı, son durağa yaklaşmıştı, son durak belki yeni başlangıçlara sürüklüyordu, kim bilir...

Babasını kaybedişini düşündü ve sonrasında eşinin inanılmaz değişimini. Ne olmuştu da eşi şiddet makinesi haline dönüşmüştü...

Şimdi tren rayları konuşuyordu, omzunu yasladığı saydam cam bir anne şefkati gibi onun yerine ağlıyordu. Sızan her buğu ıslatıyordu ipeksi saçlarını hiç böylesine titrememişti elleri, çocuklarını düşündükçe içinde yatağını bulamayan dere taştıkça taşıyor, kafasına aldığı son darbe aklı karışık hislerin kara habercisi olup ölüm sehpasını kuruyordu, kendi kalesinde yığılıyordu çaresizliğin eşiğine, ne tuhaf, cenazesi bile gece karanlığındaydı. Karşısında oturan zıpkın bakışlı adam o'nu alamıyordu cenaze töreninden... Ölüm soğuktu, gece soğuktu sanki gözlerini yumduğu yarınlar buz kalıbıydı... Pür dikkat kulağını uzatıyordu, tanrının sesi yoktu kızılca bir kıyamete sürgündü yolculuğu ve yalnızdı, titreyen ellerini uzattı; nafile Hak tutmuyordu ellerini...

Oysa ne hayaller kurarak evlenmişti, sevmişti bir kere ve tüm uyarılara rağmen kimseyi dinlememişti. Daha evliliklerinin ilk günlerinde koca dayağı yemeye başlamıştı, kocası türlü bahaneler üretiyordu, huysuzluğu bıktırmıştı genç kadını, her gün dayak yiyor ve her yeri mosmor oluyordu. Aynaya bakamıyordu çünkü kendini acımaktan ve yeni kararlar vermekten korkuyordu. Yine böyle bir dayak arifesinde kesin kararını verdi ve valizine üç beş gerekli eşyalarını toparladı kocasının evden gidişini bekledikten sonra, evi usulca terk etti...


Uzun yolculuklardan, geleceğe dair kocaman tahmin ve hayallerden sonra bir rüyadan uyanır gibi kendine geldi genç kadın. Elinde ince valizi ve ayağında pörsümüş pabuçlarıyla ıssız sokağın köşesinde öylece duruyordu işte. Diğer avucunun içine sıkıştırılmış beş lira elini terletmeye başlamıştı. Saatine baktı aslında o köşede bekleyeli yarım saat bile olmamıştı henüz. İçindeki fırtınalar dinmek yerine o kısa sürede ona ne çok şeyler yaşatmıştı. Evli kadınların dramları gelmişti gözlerinin önüne. Sonu olmayan tren yolculukları, ona yardım edeceğini hayal ettiği insanlar ve yanına mutlaka alacağı çocukları.

Geçmişle geleceği aynı anda hesaplaması gerekiyordu. Zihninde ürettiği şeyler aslında başına gelmesi muhtemel şeylerdi. Ama henüz dönülmez sokağa adım atmamıştı ve karar vermek onun elindeydi. En başta hayal ettiği gibi hızlıca ankesöre koştu. Aldığı kartı yerleştirdi ve hiç beklemeden konuşmaya başladı.

Karşı tarafta babası kadar sevdiği ve samimi bulduğu eski işvereni avukat Vural Bey vardı. Hemen nerede olduğunu tarif etmesini istedi avukat. Ve az sonra o civarda oturan bir arkadaşını gönderdi kızı almaya. Bundan sonra akıllıca kararlar alması gerekiyordu genç kızın ve hayatını toparlaması bir an evvel. Avukat Vural Bey ne kadar çok istemişti aslında okumasını ve kendisine layık güzel bir hayat kurmasını. Şimdi bu bir fırsat diye düşündü içinden büyüklerinin sözünü dinlemek için söz verdi kendine yeniden...
Ben bir dilenci değilim diyordu en son genç kız, arabaya binerken. Ayaklarımın üzerine sağlam basacağım var gücümle ve çocuklarım hep yanımda olacak...

Başını dik tuttu ve mırıldandı kendi kendine,
-Ben ezilen kadın olmayacağım...



Hatice Kürklü
Şule Meryem Canpolat
Ayhan Helvacıoğlu
Işın Ergüney
Ahmet Zeytinci
Bulut Kara
Aslı Yeniay
Emine Öztürk

10 Mart 2012 7-8 dakika 11 öyküsü var.
Beğenenler (3)

Henüz beğenen olmamış :(

Yorumlar (8)
  • 12 yıl önce

    Öyküye hayat veren tüm arkadaşları kutluyorum tebrikler ve sevgiler ud83cudfbb keyifle okudum ...

  • 12 yıl önce

    Birlikten doğan bu güzelliğe ,nacizane takdir şapkamı çıkarıyor ,,tüm emeği geçenleri candan kutluyorum.Şiirkolik dostlarına sevgiler sunuyorum.

  • 3 yıl önce

    Güzeĺ bir öyķü olmuş sonuçta olayın mağdur kahramanı yaşadıklarındañ ders çıkarmış kendine. Ama hayatta kaybettiği o yıllar eksik kalacak. Sessiz bir yel süptüntüleri hep arkasindan önüne önüne supurecek. Keşke insan önceden sonrayı hesap edebilse.. Ki olabilir aslında. Bu da aklı kullanmaktan gecer. Tebrikler.. selamlar..