Avuçtaki Kor ve Kararan Aynalar
Zamansız bir sızının eşiğindeyiz. Zamanın çarkları hızla dönerken, insanlık olarak akıp gittiğimiz mecra ne yazık ki ruhumuzu ferahlatmaya yetmiyor; aksine içimizdeki hakikat çırasını birer birer söndürüyor. Hangi köşeye baksak, hangi kelama kulak kabartsak aynı kırgınlık çalıyor kapımızı: Din adına, mukaddesat adına, ulu kavramlar adına ne kadar değerimiz varsa hepsinin içinin boşaltıldığı, vitrin malzemesi yapıldığı hüzünlü bir mevsimden geçiyoruz. "Ahir zaman" dedikleri, meğer insanın en çok insanlığıyla ve inancıyla imtihan edildiği bu garip çağmış.
İslam, bir zamanlar hayatın tam merkezinde; komşunun hakkını gözeten bir tebessümde, tartıyı dürüst tutan bir tüccar elinde, bir yetimin başını okşayan sessiz bir merhamette yaşardı. Oysa bugün, dinin özünü oluşturan o zarif ahlak, yerini ne yazık ki gürültülü bir gösterişe ve kurak bir şekilciliğe bıraktı. Özü kaybedip kabuğa sarıldık; manayı yitirip maddeye yenildik. Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Şüphesiz ki Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat O, sizin kalplerinize ve amellerinize bakar" buyurarak dinin özünün dış görünüşte değil, samimi bir kalpte olduğunu beyan etmemiş miydi? En acısı da bu tahribatın, çoğu zaman dışarıdan değil, tam da "İslam adına" hareket ettiğini iddia eden şahsiyetler ve söylemler eliyle yapılmasıdır. Dinin güler yüzü, merhamet dili ve adalet adımı; yerini ötekileştiren, yargılayan, kibir kokan sert bir üsluba bıraktı.
Efendimiz’in (s.a.v.) asırlar öncesinden işaret buyurduğu "Dinine bağlı kalmanın avuçta kor ateş tutmak gibi olacağı" o dönemeçteyiz işte. Bugün sadece kötülükle ve günahla mücadele etmiyoruz; belki ondan daha çetin olarak, dinin hakiki çehresini örten bu sahte ve yozlaşmış algılarla mücadele etmek zorunda kalıyoruz. İhlasın yerini popülizm, emanet ve liyakatin yerini kayırmacılık, mütevazı bir kulluk şuurunun yerini ise itibar ve güç hırsı aldıkça, samimi yüreklerin içi sızlıyor. Mümin, dindeki bu yozlaşmayı gördükçe kendi kabuğuna çekiliyor; hüznünü duasına gömüp susmayı tercih ediyor.
Peki, ayna kirlendi diye güneşe küsülür mü? Birileri İslam’ı yanlış temsil ediyor, onun tertemiz elbisesine leke sürüyor diye hakikatten vazgeçilir mi? Elbette hayır. Ahir zamanın çetinliği, tam da bu zifiri karanlıkta bir mum yakabilme iradesidir. Eğer dünya şekilciliğe boğulmuşsa, bize düşen sessizce özü yaşatmaktır. Sözün kıymetini yitirdiği yerde, halin diliyle konuşmaktır. Bize düşen, Nebî'nin (s.a.v.) "Sizin bana en sevgili olanınız ve kıyamet gününde bana en yakın konumda bulunacak olanınız, ahlakı en güzel olanınızdır" müjdesine sığınarak güzel ahlakı yeniden baş tacı etmektir. Komşumuza güven vermek, kaleme aldığımız her satıra doğruluğu üflemek, bir gönle dokunurken dahi edebimizi korumaktır. Çünkü biliyoruz ki İslam; süslü cümlelerde, yüksek minberlerdeki heyecanlı nutuklarda değil; dürüst bir tüccarın tezgahında, adil bir yöneticinin kararında, yetimin hakkını gözeten bir vicdanda ve geceleyin kimse görmezken dökülen samimi bir gözyaşındadır.
Yorulduk, evet. Gördüklerimizden, duyduklarımızdan, dinin arkasına saklanarak işlenen usulsüzlüklerden ve ahlaksızlıklardan yorulduk. Ama umutsuzluk, bir mümine asla yakışmayan bir elbisedir. Bu toz duman dağıldığında, geriye ne samimiyetsiz nutuklar ne de dünyevi hırslar kalacak. Geriye sadece Hak için atılan samimi adımlar, muhafaza edilen güzel ahlak ve avuçta tutulmaya devam edilen o kor ateşin aydınlığı kalacak.
Bize düşen; kırılan kalplerimizi tamir etmek, kendi küçük dünyamızda o zarafeti ve dürüstlüğü yaşatmak, samimiyeti yeniden baş tacı etmektir. Zira kainat ne kadar kararsa da, tek bir mumun ışığı karanlığın hücumunu kırmaya yeter. O mum, bizim ahir zamandaki duruşumuz, ihlasımız ve vazgeçmediğimiz güzel ahlakımızdır.