Ben Umut Olmayı Hiç Haketmedim
Bu gece umutlarımı boğuyorum. Bana bunca zaman boşuna nefes aldırdıkları için ve bunca zaman öylesine beklettikleri için. Bu gece gerçek bir ben yatıyor gözlerimde, kaybettiğini kabullenmek zorunda olduğu bir gerçek ile. Kanayan dizlerimden arta kalan düş kırıklıklarıyla, dümdüz yollarda koşmadığını bilen bir ben var. Ne bir aşk var bugün ne de bir hüzün. Bu gece umutlarımın öldüğü gün. Haykırışlarını duymazlıktan geldim, ellerimde ölmek üzereyken bedenleri. Ama ölenlerin ne leş kokuyordu cesetleri ne de çok ağırdı ölmeden önce sarf ettikleri o son sözleri. Ben inanıyormuş gibi görünüyordum sadece ve bu yüzden taşıyamadım onları, gidemedim geleceğe, ilerleyemedim. Onlarsa bana adım adım nefes, adım adım hayatlarından birer parça verdiler. Besleyemedim mi onları ya da en başından beri düşman mıydılar bana? En sonunda tüm feryatların en büyüğünü verdiler öylece. İşte o zaman kanayan bende bir tek dizlerim değildi, gözlerim, ellerim, kalbim, umutlarım yani sende kanıyordun. Ölüyordun, boğuyordum ve ben boğuluyordum. Acıdan kaçmıyordum ki ben acıya koşuyordum. Be gecenin son olduğunu bildiğim için, korkmuyordum! Sana inanmasaydım eğer ben, böyle şeyleri hiç bilmeyecektim öyle değil mi? Birilerini kaybettiğinde ağlandığını ve hayalin güzel gibi görünen bir acıdan başka bir şey olmadığını bilmeyecektim. Zaten ben umut etmeye başladığımda kaybetmedim mi masumiyetimi, kafesten dışarıda da başka bir hayat olduğunu öğrendiğimde olmadı mı tüm bunlar? Bazen zorlu yolların arasına saklanmış, zorluklarla bulduğum o dümdüz yollarda koşarken bana hayatından parçalar veren sen, umut, bazen sen düşürmedin mi beni? Bir tek benim olmadığımı söylediğinde anlamalıydım değil mi kanayarak öğrenilmesi gereken bu gerçekleri. Herkese aynıydın, ilk önce hayat veriyor sonra hayat alıyordun. Düşlerinde var oluyor arkanda enkazlar bırakarak yok oluyordun. Ve sen kaç insanın ölümüne neden oldun, kaç insan senin yüzünden kaybetti sevdiklerini? Anlamalıydım bu gerçekleri. Ölüyorsun şimdi, niçin konuşmuyorsun? Madem yöneten sensin neden giderken almıyorsun ellerimdeki ve düşlerimdeki bu ağır yükü? Neden kanıyor hala ellerim, anlayamıyorum, kanayan bu şey ellerim mi düşlerim mi? Öylece koşuyordum, göz yaşlarım havada süzülürken, damlalar rüzgarla dans ederken, diz kapaklarım sızlıyordu, damlalar vücuduma çarpıyor unutmamı söylüyordu. Göz yaşlarım bana bu kan damlalarından daha çok acı vermişti, kaybettiğimi haykırıyorlardı. Takılıp düşmüştüm, boğazım düğümlenmişti. Sen mutluluklarla geldin ve acılarla gittin, çok şey barındırıyordun içinde. O kadar çok şey barındırıyordun ki boş bedenlerde ki gibi enkaza dönmüştü duyguların. Acıyor muydu canın, kanıyor muydu ellerin, mutlu muydun? Eğer ben sen olsaydım mutlu olamazdım. O kadar çok insanın hayatında olamaz, görünmeyen o bedenle onlarca hap içemez, bir uçurumdan atlayamazdım. Boğardım kendimi. Kan damlalarım olmazdı ve koşarken üşümezdim. Rüzgar göz yaşlarımı bedenime savurup canımı yakamazdı. İnsanların ne hissetiklerini anlayamaz, onlara umut veremezdim. Ben hiç umut veremedim, umut olmayı hiç hak etmemiştim. Ellerimde cesetlerle döndüm her gittiğim yerden, acılarla döndüm. Ve sonunda herkes kaçtı, boğuyordum kendimi, kanadığını düşlediğim düşlerimde, aydınlığı seyreden bu karanlığa karşı. Ve hiç bir yolun dümdüz olmadığını bilerek.