Birgün Düşmek de Vardı
NE YAHNİ, NE TİRİT; YAŞASIN CİRİT. 'Geleneksel 1. Cirit Atma Etkinlikleri 'nin açılışına katılıyordu. Organize masası ilgili yerlere davetiyeleri iletmişti. Çağrılı olanlar arasında Spor Bakanlığında kadrolu olarak çalışan 'Okçu Birliği Dairesi ' ve tek atış yapan 'Karabina Atış Dairesi' elemanları vardı. Mehteran takımı alana giriyordu. -Gümme de güm. Gümme de güm. Güm güm güm! Çorbacıbaşı, en önde elindeki asayla işaretler veriyor, hangi makama sıranın geldiğini hatırlatıyordu. Zurnazen, Borusen, zilzen, davulzen, cevgen, kös ve nakkerezen yerlerini almıştı. Fesleriyle, abalarıyla, serpuşleriyle, iki ileri; bir geri yürüyorlardı. Çorbacıbaşı, mikrofona geldi, tok sesiyle ortalığı çınlatıyordu: -Allah, Allah. Celilü'l-Cebbar, Muinü's-Settar, Haliku'l-leyli ve'n-Nehar, Layezal, Zü'l-Celal. ... -Huuu! Kalabalık burada araya girdi. -Huuu! Diğerlerine eşlik edemiyorlardı. Çünkü uzun ve anlamadıkları sözlerdi. Çorbacıbaşı insanların kalabalık bir şekle katılımını görünce iyice coştu. Mikrofonun kulakları sağır eden gürültüsünü yeterli bulmadı; sesini daha da yükseltti: -Eli kan, kılıcı kan, sinesi üryan, ciğeri püryan... -... -Uğrun açık olsun ey padişahım, Emr-i ikbalin mecid! Huda kılıcını keskin eylesin. -... -Nasrunminallahi ve fethün karin. Ve beşşiri'l-mü'minin. Ya Muhammed! Yektir Allah, Yektir Allah, Yektir Allah, İllallah!
Davul ve kös ile nakkare devreye girdi: -Güm, Güm, Güm. Mehteran, Estergon Kalesi marşını çalmaya başladı. Kadrolu şakşakçılar en ön sırada her zamanki yerlerini almışlardı. Başkan konuşmasında ne söylerse söylesin, sloganlar eşliğinde alkış çalacaklardı. Flama ekibi, aralara serpilmiş, flamalarını sallıyordu. Bunların dışında alana gelenlerin her biri değişik bir bölgeden gelmişti. Kimisi askerden yeni dönen işsiz oğluna iş; kimisi yeşil kart çıkarmak için, kimisi ihale almak için ta uzaklardan başkanın ziyaretine gelmişti. Mehteranın çaldığı marşlara kendilerini kaptırmışlardı: Karadenizli, horon; Egelisi zeybek, Ankaralısı misket, Yozgatlısı Teke Zortlatması oynuyordu. Kösçü, her bir elinde sıkıca tuttuğu tokmağı köse hırsla vuruyor. Tokmağı hızlı kaldırıp, yavaş indiriyor ama 'hızlı' vuruyormuş gibi yapıyordu. Tokmakları başının üstünde gezdiriyor, bir daha bir daha vuruyordu. Her defasında başını yarım daire gibi çeviriyordu. Başdanışman, başkanın kulağına eğildi: -Beyefendi, maşallahı var. Mahşeri bir kalabalık var. Seçimde bu kalabalık bize oy verirse, yeniden başkansınız inşallah. Başkan, eliyle karşıdaki kalabalığı gösterdi: -Bal gibi bize oy verecekler. Baksana hepsi halinden memnun, herkes oynuyor. -Başkanım, oynuyorlar da yanlış oynuyorlar. -Nasıl yanlış? -Estergon Marşı çalıyor, onlar çiftetelli oynuyor. Başkan gülümsedi: -Onlar, kafalarındaki oyunlara ayak uydurmuş, öyle oynuyorlar. Oynamaya hazır hepsi. Davulun tokmak sesi yeter. Başkanın gözleri Okçu Birliğine takıldı. Okçu Birliği'nin kadrolu elemanları, başlarına tüylü külahlarını geçirmiş, birkaç metre ileriye konmuş mantardan yapılma hedeflere oklarını tek tek atmaktaydı. Başdanışmanı yanına çağırdı. Azarlar gibi sordu: -Bir eksik ve noksanlığınız var, neden mancınık yok? -Sayın Başkanım, mancınıkçıbaşı ile ekibi umre ziyaretine gitmiş. İnşallah kısmet olur, dönüşte, başka bir etkinliğe çağırırız. Elini yukarı kaldırdı: -Peki, peki. Ya karabinacı? Neden ateş etmiyor? Ona boşuna mı maaş ödüyoruz? Başdanışman, elindeki notlara baktı. -Efendim, o da tüfeğe sıkı basarken harbiyi içeride bırakmış. Eğer harbiyi çıkarabilirse, birkaç atış yapacak. Siz merak buyurmayın, harbi çıkarmada harbi olarak usta olan bir ekibimiz konuyla yakından alakadardır. -Harbiden mi? -Evet efendim, harbiden. -Aferin çocuklara. O çocukları tebrik ediyorum. Başdanışman, hemen elindeki not kağıdının altına Başkan'ın 'aferin' demesini not etti. Tören sonrası kendilerine müjdeyi verecekti. Bu, onların yakın zamanda terfi edeceklerinin haberiydi. Padişahın tahta çıkmasıyla Yeniçerilere cülus dağıtma geleneğine uygun hareket ediliyordu. Başkan birilerine aferin dediyse onların hemen bir üst göreve terfi ettirilmesi kaçınılmazdı. Nekkare çalanı Başdanışman işe almıştı. Teyzesinin oğluydu. Askerlikte bando takımında görev almıştı. Sırası gelmişken onlar için de bir 'aferin' payesi almak istiyordu. Başkana: -Efendim, Mehteran Takımını nasıl gördünüz? Vazifelerini layıkıyla icra ettiler. Başkan, burun kıvırdı: -Vazifelerini icra etmelerine diyeceğim yok. Bizi coşturdular ama giydiklerini beğenmedim. Ne o? Baştan aşağı kırmızı giyinmişler. Başka renk mi yoktu yani? Hele şu kalpaklarına bak; kıpkırmızı... Şah askerleri gibi hepsi de... Pos bıyıklar ne öyle? Bak benim bıyıklarıma, işte böyle olacak. Başdanışman, Başkanın hoşnutsuzluğundan rahatsız oldu ama belli etmemeye çalıştı. Teyze oğluna 'aferin' aldırayım derken, kendi ekmeğinden olabilirdi. 'Başkasının aferin almasından bana ne? Bundan böyle kendim için aferin almaya çalışacağım.' Diye düşündü. Askerlik yaptığı dönemde öğrendiği topuk selamıyla selam verdi: -Emir buyurursunuz efendim. Emriniz derhal yerine getirilecektir. Başkan, üzerindeki elbiseyi gösterdi: -Bu renk güzel değil mi? Giydiği elbise zeytin yeşiliydi. -Efendim, bıyıklarını kısalttırırız da; emir buyurduğunuz zeytini yeşil Mehteran Takımına uymaz. Zira yedi yüzyıldır ki Mehteran bu kıyafet ve renklerle gösteriye çıkıyor. Nasıl değiştirebiliriz ki? El aleme rezil oluruz. Muhaliflerimizin eline de koz vermeyelim derim. Başkan bir şey söylemedi ama gözleri konuşuyordu. İçinden, 'bu şımarığın da son günlerde burnu büyüdü' diye düşündü. 'Sanki kendisine düşüncesini soran oldu. Kendini nimetten sayıyor kuru fasulye. İşine gelmeyene mutlaka bir gerekçe buluyor.' Oysa Başdanışman 'aferin' demesini beklemişti. Mehteran Takımının gürültüsünden bir türlü atlar alana gelmiyordu. Atın yavrusu katırdı. Atların katır inadı tutmuştu. Seyislerin ısrarlı çabaları boşunaydı. Atlar bir kez ürkmüşlerdi.
Başdanışman, Çorbacıbaşına eliyle 'dur' işaretini verdi ama o 'sıradaki beşinci parçayı çal' diye anlamıştı. Sağ elinin beş parmağı açık halde işareti tekrarladı. Bu kez Mehteran, 'Hücum Marşı' nı çalmaya başladı.
Başdanışman iyice çileden çıktı, uzakta duran atları gösterdi:
-Atlar! Atlar! Diye bağırdı.
Çorbacıbaşı, atlara baktı. Namazda ruküye iner gibi eğildi, ani bir hareketle geriye döndü. Mehteran Takımına bir başka işaret verdi. Şimdi de 'Akıncılar Marşı'nı çalıyorlardı.
-Stop! Stop! Dedi Başdanışman. Amerika'da eğitim görmüştü. Türkçe sözcük bulmada zorluk çektiği zaman İngilizce sözcükler imdadına yetişiyordu. İngilizce düşünüp Türkçe konuşuyordu. İmam okulunda okurken de Arapçayı öğrenmişti. Yorumlarını Arapça yapardı. Türkçe öğrenme fırsat bulamadı.
Nasıl olsa Başkan'dan 'aferin' almamışlardı. Başkanın beğenisini kazanmayanlara istediği gibi bağırabilir, paylayabilirdi. Başkanın da duyabileceği yüksek bir sesle:
-Yahu, ne laf anlamaz şeylersiniz? Ben size diyorum 'Cebelitarık Boğazı, siz anlıyorsunuz arkamın ağzı. Bak gürültüden atlar sahaya girmiyor. Atlar geldikten sonra devam edersiniz. Okey mi?
Mehteran sustu.
Sünnet çocukları gibi özenle süslenmiş atlar tek tek Başkanın önünde geçiriliyordu. Atlar haftalar boyunca eğitilmiş ve beslenmişlerdi. Programa göre Başkan hangi atı beğenirse, onun sırtına binecek ve diğer at binicileriyle birlikte alana çıkacak ve cirit oyununa katılacaktı. O da birkaç cirit atacaktı. Başkan hangi ata binerse, atın sahibini yüklü bahşiş bekliyordu. At sahipleri, yarışma öncesinden, seçim bölgelerindeki bakan ve vekil devreye koymaya çalıştılarsa da etkili olamadılar. Bu iş ihale almak kadar basit değildi. Başkan, devreye girenlerin ricalarını geri çevirdi. Hangi ata bineceğini tören günü, cirit alanında kararlaştıracaktı. Son ana kadar hangi ata bineceğini bir sır olarak sakladı. Şans oyunu tutkunları günler öncesinden atlar üzerinde bahisler oynadılar. Hükümet yanlısı gazeteler, iri puntolarla başlıklar atıyordu:
-Ahır bölgesinden sızan haberlere göre başkanın bineceği at ...'tır.
Bir başkası:
-Kamuoyu araştırmaları başkanın kararını ... isimli attan yana vereceğini gösteriyor.
'Ahır Casusu' adlı gazete manşetten haber verdi:
-Ne o, ne bu? Binilecek sürpriz çıktı. Anadan....., babadan..... yavrusu dersek, o atı tanımayan mı var? Dubai'de yarışmalara katılmıştı. Deyip, işi dört bilinmeyenli denklem haline getiriyordu.
Protokol sıralarında bir hareketlenme başladı. Başkan açılış konuşmasını yapmak üzere ayağa kalkmıştı. Hareketliliğin nedeni buydu.
Kürsüye geldi. Teşkilat görevlileri ve yevmiyeli alkış çalanla kürsünün ön tarafında sıra sıra dizilmişti. Hep birlikte bağırmaya başladılar:
-Türkiye seninle gurur duyuyor! Türkiye seninle gurur duyuyor.
Başkan elini kaldırarak, 'yeter' işareti yaptı. Hazırlanan metne bakarak konuşmasına başladı:
-Değerli ve kıymetli vatandaşlarım! Bugün burada, hep birlikte, bir kez daha 'Geleneksel 1.Cirit Atma Etkinlikleri'ni idrak etmiş bulunuyoruz. Daha yapacak çok işimiz var: Başkaları varsın yahni ve tiritle uğraşsın. Biz, ciridi bütün heyecanımızla, canımızla, kanımızla yaşatma azim ve kararındayız. Ecdadımızın asırlardır icra ettiği bir gelenek ve ananeyi yaşatmanın gurur ve onurunu yaşıyoruz.
Alkışlar eşliğinde sesler yükseldi:
-Ne yahni, ne tirit; Yaşasın cirit! Ne yahni ne tirit; Yaşasın Cirit! Cirit bizim canımız, feda olsun kanımız! Cirit bizim canımız, feda olsun kanımız!
Sesler dalga dalga arka sıralara doğru gittikçe anlaşılmaz uğultular birbirine karıştı. Sloganlardan habersiz gelen halktan kişiler, düzgün tempo tutmuyor, aradan bir sözcüğü alıp, sırf onu tekrarlıyorlardı.
-Tirit! Canımız!
-Cirit! Kanımız!
Bazısı ekleme bile yapıyordu:
-Feda olsun yahnimiz! Afiyetle ye!
-Rahmetli atalarımız!
Bu curcunayı savmanın yolu konuşmaya devam edip, abuk subuk sesleri bastırmaktı. Başkan devreye girdi:
-Şimdi ne diyorlar? Diyorlar ki 'Ata binecekmiş, cirit atacakmış...' Sevgili yurttaşlarım, kıymetli vatandaşlarım! Kıskanıyorlar, kıskanıyorlar. Çünkü bunlar çelik çomak oynamaktan başka bir şey bilmezler. Bunlar kim, ata binmek, cirit atmak kim? Ecdadımız at sırtından buralara kadar geldi. Allah onlardan razı olsun. Şükürler olsun ki, buraları bize yurt yaptı, vatan yaptı. Eee, bunlar bugün olmuş ata binmesini bilmiyorlar. Binmeye kalksalar, bir ayağını üzengiye yerleştirip; ötekini atmadan pat diye aşağı düşerler.
Kalabalık içinden birisi:
-Düşer, bin parça olurlar inşallah! Diye bağırdı.
Bağıran kişi keskin nefesiyle hastalara iyileştirme seansları düzenleyen, kendini doktor olarak hasta sahiplerine tanıtan, birkaç kez gözaltına alınıp serbest bırakılan sabıkalı üfürükçüydü. Tıp doktorlarını alaya alıyor, onların boşuna okuduklarını ileri sürüyordu. Her gözaltına alındıktan sonra müşteri sayısı çığ gibi daha da artıyordu.
Başkan gülümseyerek:
-Bunlar daha çok düşerler. Dedi. Bakın patır patır düşüyorlar.
Alkış almayınca konuyu değiştirdi:
-Atalarımız:'At, silah, avrat.' Demiş. Bakın atı diğer ikisinden önce saymış. Demek ki atın yeri bir başka. Sonra, 'At binenin, kılıç kuşananın.' Diye boşuna dememişler. Ecdadımız at üstündü Viyana kapılarına kadar dayandı. Biz doğuştan atçıyız.
Bağırtılar konuşmasını kesti:
-Atçı başkan! Atçı başkan! Atçı başkan!
Bu kez istediği olmuştu. Kalabalık çılgınca alkış patlatıyor ve slogan atıyordu. Heyecanlanmıştı. Yazılı metinden uzaklaştı:
-'At' deyince, birden aklına saman geldi. 'Sakla samanı, gelir zamanı. Burada bir mecaz var. Her ne kadar saman atın yemi ise de, buradaki meal farklı. Bizi tenkit edenler İkinci Cihan Harbi' inde ekmeğe muhtaç ettiler. Ekmeği karneye bağladılar.
'Yuh! Yuhhhh' sesleri yükseldi.
-Aziz milletimiz bunları unutmadı. Allah korusun, o günler bir daha gelmesin. Biz her zaman atalarımızı sayarız, sözlerine kulak veririz. Sonra bir de...
Diyeceğini unuttu. Elindeki kağıda baktı. Sıralamayı karıştırmıştı. Öksürüğü bahane ederek, bir bardak su alıp içmeye başladı. Danışmanlar, Başkanın bu durumda yardım istediğini biliyorlardı. Başdanışman yanına yaklaştı:
-Efendim, metinden uzaklaştınız. Metne dönerseniz, sıranın palanda olduğunu göreceksiniz.
-Ne palanı?
-Atın palanı. Bildiğiniz ya yün ve kıldan yapılır. İçine sap doldurulur.
Bunlar anımsatma için konu başlıklarıydı.
Başkan yapay bir öksürükten sonra:
-Bakın. Samandan sonra bir de sap var.
Alandakiler gülüşmeye başladı.
-Sapla saman ayrı şeylerdir. Bizim muhaliflerin maşallahı var. İlle de ikisi aynı şey diye tutturmuşlar. Size soruyorum: Sapla saman aynı şey midir?
-Hayır! O ayrı! Bu ayrı! Sap ayrı, saman ayrı! Sap ayrı saman ayrı!
Başkan:
-Siz samanınızı saklayın. Sapınızı da ayrı bir yere koyun. 'Sap bu, ne işe yarar?' Demeyin. Onun da değerini bilin. Koyduğunuz yer sağlam olmalı. Gerekli olduğu vakit elinizin altında bir yerde olmalı. Bu sebeple rasgele yere koymayın. Ne olur, ne olmaz...
Konuşmasının sonuna gelmişti. Programa göre at binecekti.
Siyah tüylü, yeleleri kız belikleri gibi örülmüş bir atı gösterdi:
-Şu Arap atı fena değil.
Sonunda hangi ata bineceğini açıkladı. Günlerdir basına konu olan tahminlerin hiç birisi tutmamıştı. Seçtiği atın adı, sanı hiç geçmemişti.
At sahibi sevinçten uçuyordu. Önce yeri, sonra koşa koşa gelip atını yanaklarından, döşünden, toynaklarından öpmeye başladı. Yıllardır ahırların ağır kokusunu bugünler için koklamıştı. Sonunda rüyası gerçekleşmişti. Yüklü miktarda ödül onu bekliyordu.
Seçtiği at kısraktı, yani dişi bir atti
Başdanışmanın emriyle siyah gözlüklü korumalar atın çevresinde etten duvar ördüler. Kimseyi ata yanaştırmıyorlardı. Yanaşırsa yalnızca Başkan yanaşacaktı. Başkan, yavaş yavaş ata doğru yürümeye başladı. Karşıdan baktığında at küçücük görünüyordu. Ata yaklaştıkça hiç de öyle olmadığını gördü. At büyük, üstündeki jokey küçüktü. Jokey, cüce boylu, çelimsiz biriydi.
Kısrağa çelimsiz jokeyler biniyor da, koskoca başkan binemez miydi? Boyu bir doksana yakındı. İyi besleniyordu. Açılışlarda, davetlerde yedikleriyle kalsa bile habire kilo alıyordu. Sağlığı da yerindeydi.
Atın yanında durdu. Besmele ile başlayan dualar okuyordu. Birden 'Ya Allah'' Deyip sol ayağına üzengiye koydu; başdanışman sağ ayağına destek veriyordu. Bacağına yapışmıştı. Atın yana kaçmasıyla başdanışman bir o yana, bir bu yana savruluyordu.
Kalabalık arasında organize olmayan sesler geliyordu:
-Yürü be! Seni kim tutar?
-Aslanım benim, sanki at sırtında büyümüş!
-Yürü bre başkan, arkandayız! Sen nereye, biz oraya!
-Helal be! Uğruna, uğruna ölürüz!
'Güm, güm, güm!' Diye peş peşe sesler alanı çınlattı. Yirmi bir pare top atışıyla cirit oyunları başlayacaktı. Siyah kısrak, ön ayaklarının üstüne dikilmiş, durmadan çifte sallıyordu. Başkan rodeolar gibi düşmemek için elleriyle eyere tutunmuş dönüyordu. Korumalar, danışmanlar sağa sola kaçıştılar. Çiftelerin biri kendilerini bulabilirdi. Huysuzlaşan kısrak, yanına kimseyi yaklaştırmıyordu.
Demin, 'sen nereye, biz oraya!', 'uğrunda ölürüz' diyenler çoktan tabanlarına yüklenmiş, alanın dışına kaçmışlardı. Korumalar ne yapacaklarını bilmiyor, bir sağa; bir sola anlamsız anlamsız koşuyorlardı. Atın durdurulması konusunda en küçük bir eğitimleri yoktu. Miting olsa hemen dağıtacaklardı.
Danışmanlar fazla kilolarından dolayı pek hareket edemiyorlardı.
Başkan atın sırtından savrularak yere düştü. Toparlanıp ayağa kalktı. Hiçbir yeri ağrımıyordu. 'Ucuz atlattım.' Diye düşündü. Daha önceden yerlere dökülen kum yığını bir yerlerinin kırılmasına engel olmuştu.
Danışmanlar, cep telefonlarına sarılıp acil ambulans istedi. Başka zaman kaza yerine ikinci gün gelen ambulans, beş dakikada başkanı alıp hastaneye ulaştırmıştı.
Hastanede kendi kendine, 'vay be, bir gün düşmek de vardı.' Dedi.