Gölgeyi Değil, Güneşi Tanımak: Varoluşun İnce Sırrı
Sabahın ilk ışıkları pencereden içeri süzülürken dünya yeni bir güne uyanır. Kuşlar rızkının peşine düşer, yapraklar rüzgarla zikreder gibi kıpırdar ve insan, her sabah olduğu gibi aynı görünmez soruyla gözlerini açar: Ben neden buradayım? Günlük telaşların, yetişilmesi gereken işlerin ve hiç bitmeyen koşuşturmacanın arasında bu soru sık sık gürültüye kurban gitse de, ruhun derinliklerinde yankılanmaya devam eder. Çünkü insan, bu aleme sadece tüketmek, yaşlanmak ve çekip gitmek için gelmiş olamaz. Yaratıcımız bu hakikati Kur'an-ı Kerim’de açıkça beyan eder: "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk/ibadet etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 56). Burada ifade edilen kulluk, yalnızca belirli ritüellerden ibaret değil; hayatın her anını O’nun rızası doğrultusunda bir farkındalıkla yaşamaktır.
Yaratılış gayemiz, aslında insanın kendini ve onu var edeni tanıma yolculuğudur. Bir mimarın inşa ettiği esere mührünü vurması gibi, kainattaki her bir detay da Yaratıcı’nın kudretini ve sanatını fısıldar. İnsana verilen akıl, kalp ve vicdan; bu muazzam kainat kitabını okuyabilmek için bahşedilmiş birer anahtardır. Nitekim Yüce Allah, "O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır..." (Mülk, 2) buyurarak bu dünyanın bir imtihan ve olgunlaşma sahası olduğunu hatırlatır. Bizler, birer seyirci gibi bu aleme bakıp geçmekle değil; şahit olmakla, anlamakla ve şükretmekle görevlendirildik. İnsanın varoluş amacı; özündeki o ilahi üflemeyi keşfetmek, bir anlam arayışı içinde kendi kalbini imar etmektir.
Ancak günümüz dünyası, insanı kendi öz amacından uzaklaştıran devasa bir illüzyon sunuyor. Başarıyı maddiyatta, huzuru daha çok sahip olmakta arayan modern insan, ne yazık ki aynadaki gölgesiyle oyalanırken asıl kaynağı unutuyor. Oysa yaratılış gayesini kavrayan bir zihin için hayatın her anı bir ibadete, her imtihan bir olgunlaşma fırsatına dönüşür. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) "İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır" müjdesi, varoluş gayemizin toplumsal ve ahlaki boyutunu gözler önüne serer. Komşusuna tebessüm eden bir insanın içindeki huzur da, gökyüzüne bakıp hayranlıkla tefekkür eden bir ruhun dinginliği de hep aynı kaynağa bağlıdır: İyiliği yaymak, güzeli yaşatmak ve Yaratıcı'nın rızasına uygun bir iz bırakmak.
Bizler bu dünya sahnesinde gelip geçici birer yolcuyuz. Efendimiz’in (s.a.v.) "Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol" tavsiyesi, bu yolculuğun doğasını en güzel şekilde özetler. Yaratılış gayemizi hatırlamak, yolculuğun amacını bilmektir; haritayı eline alıp rotayı doğru çizmektir. Kalbimizi dünya gürültüsünden arındırıp o sessiz ve derin amaca kulak verdiğimizde, hayatın sadece bir zaman dilimi değil, lütfedilmiş bir emanet olduğunu anlarız. Ve o emanete sadık kalabildiğimiz ölçüde, gerçek varoluşumuzun tadına varırız.