Günde Bir Çok Kez Kendimi Kandırdım
İnsan belki de kendini kandırmadan yaşayamaz..
Bölüm 1
Yaşım altmış.
Kabaca yirmi bir bin küsür gündür buradayım. Herkesle, herkes kadar buradayım.
“İyisiyle, kötüsüyle” denir ya, tam da böyle.
Uyandım. Bu sabah itibarıyla yirmi bir bin küsür günün artı bir günü daha başladı.
İnsanın güne başlamak için bir cümleye ihtiyacı var. Bu bir ses de olabilir (ki ona anlam yükleyip hemen bir cümleye dönüştürür) ya da kendi içinden kendine tekrar ettiği herhangi bir şeyin ilk cümleye dönüşmüş hali. Sıradan herhangi bir cümle. Hangi günden, hangi yönden, ne zamandan, ne şekilde hiçbir önemi yok! Bir cümle. Bir söz. Tıpkı bir regolit gibi.
Sabah eşimin bana dokunup beni uyandırmasıyla başladım güne.
— Günaydın!
— Günaydın, saat kaç?
— Dokuz!
— Dokuz mu?
Yataktan kalktıktan sonra tuvalete gitmek için tesadüfen aynada gördüğüm kendime bakıyorum. Bir yabancı diyor beynim. Ben cevap veriyorum; sakallar beyazlamış. Gözlerin içinde bir şey sönmüş. Ne olduğunu bilmiyorum. Belki de hiç yanmamıştı. Belki hep böyleydi de ben fark etmedim. Tartışıyoruz sabah sabah.
Sonra kendime diyorum: "İyisin."
"Ama değilim." diyor.
"İyi düşün, iyi olsun..." diyoruz, zorunlu müttefiklik, hem fikiriz.
Ama diğer taraftan aynadaki bana usulca kulağıma fısıltı ile fitne sokuyor: "Botero'nun eserlerine yaklaşıyorsun!" Alay mı etti, sanatsal yaklaşım mı? Tereddüt ediyorum.
"Yürü git!.." diyorum.
Acele etmem gerek.
Hemen tuvalet, duş, kahvaltı, rutin muhabbet, varsa geceden görülen rüya yorumu (genellikle o gördüğünü hatırlar), kahvaltı için teşekkür, alelacele hazırlanma, varsa şayet o güne ait işlerin kısa hatırlatma konuşması, evden çıkıp arabaya binip balkondan bana "veda" eden eşime arabadan el sallama.
Çoktan başlandı kandırmacalar, türlü türlü uyduruk kaydırık işler.
Beynim ile bedenim,ruhum arasında tuhaf bir ilişki var. Ben buna pazarlık diyorum.
O beni kandırıyor, ben de onu. Sabah başlayan bu sessiz pazarlık akşama kadar sürüp gidecek.
Yani ortada tek taraflı bir kandırmaca yok.
Kim kimi kandırıyor, hangisi başlatıyor, hangisi bitiriyor, onu da çözemiyorum doğrusu. Acayip bir aldatmaca, acayip bir oyalanma. Hiç kimse memnun değil, herkes memnun modu.
O sahtekâr bana oyun oynuyor. Ben de ona oynuyorum. Mesela acıyı büyütüyor, bazı şeyleri unutturuyor, bazılarını olduğundan daha güzel gösteriyor. Korkmadığım şeylerden korkutuyor, korktuğuma alıştırıyor. Sonra benim sıram geliyor, ben ona oyun oynuyorum, ona başka yerlerden başka hikâyeler uydurup anlatıyorum.
Ama işin ilginç yanı şu: O da ben de biliyoruz ki bütün bunların bir oyun olduğunu bilmek, oyunu bozmuyor. Belki de geliştiriyor. Yeni oyunlar, yeni sahneler, yeni her ne var ise gün boyu her ikimiz tarafından defalarca ama defalarca denenip yeniymiş, hiç yaşanmamış gibi aynı hevesle yeniden oynanıyor.
O bana diyor ki: "Ben bugün yine seni kandırdım. Yarın da kandıracağım."
Ben de diyorum ki: "Sen öyle san. Asıl ben seni kandırdım, yarın yine kandıracağım."
Beynim bir sahtekâra karşı, ben de beynime. Sahtekâr sahtekâra karşı!
Zavallı bedenim!
Acıkıyor, susuyor, üşüyor, uyumak istiyor, yeri geliyor birine dokunmak istiyor. O kadar.
Ama sonra biz geliyoruz, bu basit ihtiyaçların üzerine koskoca anlamlar inşa etmeye başlıyoruz.
Aşk diyoruz, başarı diyoruz, gelecek diyoruz, para-pul, hastalık, şifalı doğal besinler, sağdan soldan duyup devşirdiğimiz iksirler, ilaçlar filan derken geliyoruz asıl arzuladığımıza ölümsüzlük diyoruz. Diyoruz da diyoruz.
Belki de bütün bu büyük kelimeler, aslında bedenin "yaşamak istiyorum" cümlesinin bizim dilimize çevrilmiş halleridir. Kim bilir... Ben bilemiyorum.
Evim ile işim arası arabayla eskiden on dakika kadardı. Şimdi on beş, bazen yirmi dakikaya kadar uzuyor. Yollarda bitip tükenmeyen hep çalışma var. Biri bitiyor biri başlıyor. Araba sayıları bu çalışmalar ile paralellik hâlinde. Şaşmaz kural!..
Antalya. Meşhur Ağustos sıcağı. Klima dükkâna varıncaya kadar ancak kendine geliyor ama geç kalıyoruz birbirimize. O bana ben ona yeter değil hâldeyiz. Onunla da işler yolunda gitmiyor.
Arabada yıllardır TRT 3 her daim sabit kanal. (Nadiren bir başkası kullandığında bu kanal kayboluyor ama olsun.)
Lise yıllarımda tanışmıştım bu kanalla. Sevdiğim tarz müzikler ve yapımlar var büyük bir çoğunlukla. TRT 3 dinlemekten keyif alıyorum. Beni çoğu zaman rahatlatıyor. Öyle zamanlar oluyor ki çalan müzik bitene kadar yavaşlıyorum veya otoparkta bitene değin bekliyorum. Ne tesadüftür ki çoğunlukla en sevdiğim müzik eve veya iş yerine varmaya yakın başlıyor. Onunla da dalaşır hâldeyiz yani.
Evden çıktıktan sonrası ikinci trafik ışığı her yakalandığımda her daim bende “müebbet” hissi uyandırıyor. Bazen eşimle beraberken yakalanırsak bu ışığa “yine müebbet” diyorum. Her defasında ilk kez söylemişim gibi gülüyoruz.
Yine yakalandım. Allah’tan radyoda ABBA’nın “The Winner Takes It All” parçası çalıyor. Sesi hafiften yükseltiyorum ama hafiften.
Bazı şarkılar vardır; dinlemezsiniz, bir süre onların içinde oturursunuz. Gönüllü müebbetlik hali.
“Kazanan her şeyi alır…”
“Kaybeden küçük kalır…”
Şarkının yazılış hikâyesini yıllar önce okumuştum. Björn abi Agnetha abladan boşandığında yazmış yanılmıyorsam. Ama onların hikâyesi umrumda bile değil. Ben bu şarkıyı dinlediğimde daha başka şeyler hissediyorum. Björn abi ile Agnetha abla kendi dertlerine yansınlar. Bu arada söylemeden de geçemeyeceğim Agnetha ablaya zamanında aşıktım! Belki Björn abiye bok atmam buradan da gelebilir. Çok eski bir hesaplaşma!..
Saat on. Dükkandayım. Bulunduğumuz AVM’de dükkânı en geç açanlardan biriyim. Bu durum bazı komşularda “rahatsızlık” yaratmıyor da değil. Birkaç kez yüzüme “Valla gözlükçü olmak varmış!..” denildi.
Olsun..
Yılın yarısından fazlası sabah on, gece on bir. Geri kalan günlerinde (kışın on veya on beş gün hariç) sürekli dükkânı açık olan ben.. Turizm böyle.. Kendi tercihim..
Bu zor, uzun ve yeri geldiğinde stresli çalışma hayatı mecburi bir zorunluluk. “Yapacak bir şey yok!..” diyerek burayı şimdilik noktalıyorum. Bu başka bir yazının konusu olsun.
Acayip kaçış, kandırmaca nasıl da devam ediyor..
Devam edecek..
Amel Defteri/Ağustos 2026
Antalya