İki Kent
İki kent, iki kıyı...
İçinde fırtınalar kopan zamanların, kendini ait hissetmediğin bir şehirde derin derin nefes aldığın vakitler…
Dalgalar kumsalı dövüyor, köpük köpük oluyor vakitler. Ardında kalan günlerin içinde hep metcezirler saklı.
Koca bir sessizlik… Sonrasında günlerin hızla tükenişi.
Ömür bir yudum su.
Var ile yok arasında, iki kent kıyısında hep özlem saklı. Düne kadar olmak istediğin o yerin kapısına doğru uzanan yollar üzerinde, varlığının bulunduğu yere dair küçük bir “veda”.
Veda…
Sızı bırakan bir kelam. Zihnine mıh gibi saplanınca anlıyorsun ağırlığını. Özlemek ve kök salmak arasında geçen o derin boşluğu. Oysa her şeyin sadece kavuşmak, o hasret duyduğun yere geri dönmek olduğunu sanıyordun…
Yılların seni ne kadar değiştirdiğini, şimdiki “seni” geçmişten koparıp yeniden şekillendirdiğini ancak şimdi görüyorsun.
Yaş aldıkça değil, yaşadıkça büyüyor ruhun. Uzak iklimlerin kim bilir hangi zamanında içine düşüyor yangınlar.
Güneşe rengini veriyorsun.
Geceleri zifir olduğunda… Serinlik çöktüğünde…
Mevsimler hep kızıl. Zaman hep “Eylül” hissettiriyor. Uçsuz bucaksız “mavi” bir kentin kıyısında, tabakanın ve çakmağının metaline yansıyor ay ışığı.
Bozkırın mavisi daha güzel hissettiriyor. Turgut Uyar’ın o şiiri düşüyor aklına:
“Göğe bakalım.”
Hangi sonun yeni bir başlangıç olduğunu bilmeden yaklaşıyorsun.
“Bir gün döneceğim.”
Saatin hızına yetişemediğin o vakitlerde, yeniden başlayacak olmanın karla karışık yağmur hissiyatı yerleşiyor ruhuna.
Kara denizin hırçınlığı, gri bir boşluğu dolduruyor. Yavaş yavaş cümleler değişiyor.
Efkârı yarınlara kalan sızılar içinde, ufukta kalan gülümsemeler var.
Bir kentte silinen izlerini tekrar boyamak için adım atarken; diğer kentte, zaman içinde silinecek izlerin kalıyor.
Hayat hep görünmeyeni unutmak üzerine kurulu…
Yarınlar, Kumrular Sokağı’na “Eylül” düşmüş gibi görkemli bir görüntü içinde. Kabına sığmayan özlemler ağır ağır son bulacak.
Bir varmış bir yokmuş gibi… Günlerle yarışır gibi gittiğin o şehir…
Artık tekrar evin.
-Yıllar sonra, geri dönüş.