İyiliğe Ulaşmak
Dünyayı iyilik kurtaracak…
Bazen insanın yüreği bu dünyaya yetmiyor. Bir çocuğun uğradığı haksızlığı gördüğümde, bir hayvanın acısını duyduğumda, bir insanın sırf güçlü olduğu için başka birinin hayatını ezip geçtiğini izlediğimde aklım almıyor. Nasıl oluyor da bir insan, kendisinden daha güçsüz bir canlıya bile bile zarar verebiliyor?
Bir karınca ezilse içim acıyor. Bir kuşun kanadı incinse üzülüyorum. O hâlde bir insan nasıl oluyor da başka bir insanın çığlığını duyup yoluna devam edebiliyor?
Biz ne zaman bu kadar uzaklaştık birbirimizden?
Neden bir çocuğa, bir hayvana, savunmasız bir insana yapılan kötülük karşısında hâlâ sokaklarda rahatça dolaşabilen insanlar var? Neden bazı suçların ağırlığı zamanla unutuluyor? Neden ikinci şanslar bazen hiç hak etmeyenlere veriliyor da hayatları paramparça edilenlere kimse ikinci bir hayat sunamıyor?
Bazen gerçekten aklım almıyor.
Savaşlara bakıyorum. Yüzyıllardır insanlar birbirini öldürüyor. Ülkeler değişiyor, bayraklar değişiyor, silahlar değişiyor ama hikâye aynı kalıyor.
Bir insan ölüyor.
Bir anne ağlıyor.
Bir çocuk babasını bekliyor.
Bir ev sessizleşiyor.
Sonra başka bir gün, başka bir yerde, başka insanlar aynı acıyı yaşıyor.
Peki neden?
İnsan öldüğünde yanında hangi ülkeyi götürebiliyor? Hangi bayrak mezara onunla birlikte giriyor? Hangi para toprağın altında işe yarıyor? Hangi makam, hangi güç, hangi unvan ölümün karşısında bir anlam taşıyor?
Hiçbir şey.
Yanımıza hiçbir şey alamıyoruz.
Öyleyse bu bitmek bilmeyen hırs neden?
Daha fazla para. Daha fazla güç. Daha büyük evler. Daha pahalı arabalar. Daha yüksek makamlar. Daha fazla gösteriş…
Peki hangi para bir insanı gerçekten mutlu etmeye yetti?
Hangi servet hastalığı satın alıp geri gönderebildi?
Hangi makam ölüme “bugün gelme” diyebildi?
Bunca yıl geçti. Bunca insan öldü. Bunca savaş yaşandı. Bunca kitap yazıldı. Bunca şiir söylendi.
Hâlâ neden öğrenemedik?
Geçmişi hiç mi okumuyoruz?
Tarihin sayfalarını açıp aynı hataların tekrar tekrar yapıldığını hiç mi görmüyoruz?
Umursamaz olmak istemiyorum.
Bir çocuğun acısına alışmak istemiyorum.
Bir cenazenin sıradanlaşmasını istemiyorum.
İnsanların ölümün ortasında bile birbirleriyle alay edebilmesini anlayamıyorum.
Ne zaman acılarımızla dalga geçmeyi öğrendik?
Hiçbir şeyi değiştiremeyince mi her şeyi şakaya vurmaya başladık?
Yoksa artık üzülmeye bile gücümüz mü kalmadı?
Belki de insan bazen değiştiremediği şeylere gülerek dayanıyordur.
Ama ben yine de eski bir şeyleri özlüyorum.
Sadelik.
Nezaket.
Naiflik.
İçtenlik.
Geçenlerde bir Kemal Sunal filmi izledim. Yıllar önce izlediğim bir filme yeniden güldüm. Aynı kahkahayı attım, aynı yerde gülümsedim.
Ve düşündüm:
Biz ne zaman bu kadar zorlaştık?
Eskiden bir komedi filmi insanı güldürmek için bu kadar küfre ihtiyaç duymazdı.
Bir insan güzel olmak için aynı yüze sahip olmak zorunda değildi.
Aynı dudaklar, aynı burunlar, aynı saçlar, aynı bedenler…
Hepimiz neden birbirimize benzemeye çalışıyoruz?
Doğallığımızı ne zaman kaybettik?
Neden yaşlanmak ayıp?
Neden farklı olmak eksiklik?
Neden herkes aynı kalıba sığmaya çalışıyor?
Oysa insanı güzel yapan şey biraz da benzersiz olması değil mi?
Belki de en büyük kaybımız, birbirimize benzemeye çalışırken kendimizi kaybettik.
Peki sanat?
Şiirler yazıldı.
Şarkılar söylendi.
Resimler çizildi.
Romanlar yazıldı.
Filmler çekildi.
İnsanlar yüzyıllardır sanatla birbirlerine ulaşmaya çalışıyor.
Ama savaşlar hâlâ var.
Kötülük hâlâ var.
Sanat dünyayı değiştiremedi mi?
Hayır.
Belki sanatın görevi dünyayı bir gecede değiştirmek değildir.
Belki sanatın görevi, insanın içindeki insanı hatırlatmaktır.
Bir şiir bir savaşı durdurmayabilir.
Ama bir insanın kalbinde küçük bir yer açabilir.
Bir şarkı bir ülkenin sınırlarını değiştirmeyebilir.
Ama bir çocuğun yalnızlığını azaltabilir.
Bir film bir kötüyü iyi bir insana dönüştürmeyebilir.
Ama başka birinin kalbinde merhameti büyütebilir.
Belki bütün mesele budur.
Bir kalbe dokunmak.
Sonra o kalbin başka bir kalbe dokunmasını beklemek.
Belki iyilik böyle çoğalıyor.
Bazen düşünüyorum:
İnsanların içinde gerçekten iyilik var mı?
Ve sonra kendime kızıyorum.
Çünkü biliyorum ki var.
Bir yabancının yağmur altında başka birine şemsiyesini vermesinde var.
Yol kenarında yaralı bir hayvanın başında bekleyen insanda var.
Bir çocuğun arkadaşını ağlarken görünce ona sarılmasında var.
Bir annenin kendi yemeğini çocuğuna bırakmasında var.
Bir insanın hiç tanımadığı biri için dua etmesinde var.
Ve belki benim içimde de var.
Senin içinde de.
Hepimizin içinde.
Ama iyilik de tıpkı kötülük gibi besleniyor.
Hangisini beslersek o büyüyor.
Bu yüzden belki “kötü insanlar yok olsun” demekten daha büyük bir dileğimiz olmalı:
İyilik çoğalsın.
Çocukların acı karşısında susmadığı,
insanların birbirinin farklılığına saygı duyduğu,
hayvanların korkmadığı,
gülmenin başkasını aşağılamak anlamına gelmediği,
güzelliğin tek bir kalıba sığmadığı,
paranın insanın değerini belirlemediği,
gücün merhametsizlik anlamına gelmediği bir dünya…
Belki çok uzak.
Ama imkânsız değil.
Çünkü dünyayı değiştiren şey her zaman büyük devrimler olmayabilir.
Bazen bir çocuğa söylenen güzel bir cümledir.
Bazen bir hayvana uzanan eldir.
Bazen zorbalığa karşı söylenen tek bir “yapma”dır.
Bazen bir şiirdir.
Bazen de bir insanın bütün kötülüklere rağmen “Ben böyle olmayacağım” demesidir.
Belki bizim yapabileceğimiz en büyük şey budur.
Dünya kabalaştıkça nazik kalabilmek.
Dünya acımasızlaştıkça merhamet edebilmek.
İnsanlar unuttukça hatırlamak.
Herkes susarken konuşmak.
Herkes birbirine benzemeye çalışırken kendin olarak kalmak.
Belki dünya hiçbir zaman tamamen iyi olmayacak.
İnsan da tamamen iyi ya da tamamen kötü olmayacak.
Hepimizin içinde biraz karanlık, biraz ışık var.
Belki insanlık büyük sözlerle değil,
küçük iyiliklerin ısrarıyla kurtulacak…