Kendi Denizinde Bir Odysseus / İçsel Sirenler
İnsanlık tarihi yalnızca imparatorlukların yükselişi, savaşların ve sınırların değişimi değildir; aynı zamanda insanın kendi zihninin karanlıklarında verdiği binlerce yıllık varoluş mücadelesidir. İnsan gökyüzüne bakarak evrenin sırrını çözmeye çalışırken en büyük bilinmezin kendi içinde olduğunu keşfetmiştir. Çünkü insan yalnızca etten ve kemikten oluşan biyolojik bir varlık değil; geçmişin izlerini, bugünün çatışmalarını ve geleceğin arzularını taşıyan karmaşık bir iç evrendir. Bu evrene girdiğimizde düzenli bir mabetten çok, korkuların, arzuların, anıların ve bastırılmış dürtülerin birbirine karıştığı bir labirentle karşılaşırız. Toplumun, ailenin, ahlakın ve başkalarının beklentilerinin bize giydirdiği kimlikler zamanla bir zırha dönüşür. Kendimizi güçlü, kontrollü, fedakâr veya iyi olarak tanımlarken, bu zırhın altında kalan çelişkili ve kırılgan taraflarımızı görmezden geliriz. Oysa kendini tanımak kusursuz bir aynaya bakmak değil, kırılmış bir camın parçalarında kendi farklı yüzlerini görüp onların tamamının bize ait olduğunu kabul etmektir.
İç dünyamız sakin bir göl değil, sürekli değişen büyük bir denizdir. Üstelik hafızamız bile bu denizin güvenilir bir haritası değildir; insan geçmişini olduğu gibi hatırlamaz, onu sürekli yeniden kurar. Acıyı yumuşatır, gururunu korur ve kendisine uygun bir geçmiş anlatısı oluşturur. Bu nedenle insanın kendisini anlaması yalnızca Ne yaşadım? sorusuyla değil, Yaşadıklarım beni nasıl birine dönüştürdü? sorusuyla mümkündür. Felsefe, mitoloji ve psikoloji yüzyıllardır bu sorunun peşindedir. İnsan içgüdü ile akıl, arzu ile ahlak, özgürlük ile sorumluluk arasında yaşar. Bastırdığı hiçbir şey bütünüyle yok olmaz; yalnızca başka bir biçimde geri dönmeyi bekler.
Bu içsel mücadelenin en güçlü sembollerinden biri Homeros’un Odysseia destanındaki Sirenlerdir. Odysseus’un Truva’dan İthaka’ya dönüşü yalnızca coğrafi bir yolculuk değil, insanın kendi bütünlüğüne dönme arayışıdır. Sirenlerin şarkısı ise insanın en derin eksikliğine seslenir. Onlar herkese aynı şeyi vaat etmez; kişinin en çok özlediği şeyi bulup onun üzerine bir cennet kurarlar. Yalnız olana aidiyet, yorgun olana dinlenme, yenilmiş olana zafer vaat ederler. Bu nedenle Sirenlerin sesi dışarıdan gelen yabancı bir ses değil, insanın kendi içinden yükselen bastırılmış arzuların sesidir. Odysseus’un kendisini geminin direğine bağlatması ise aklın ve iradenin, arzunun karşısında tamamen yok olmamak için aldığı önlemi temsil eder. Buradaki mesele arzuyu öldürmek değil, onun varlığını bilerek ona teslim olmamaktır.
Freud’un psikolojisi bu mitolojik anlatıyı insan zihninde yeniden yorumlamamıza imkân verir. Freud’un id kavramı, haz ve anlık tatmin arayan ilkel ruhsal enerjiyi ifade eder. İd, toplumsal kuralları ve sonuçları önemsemez; Şimdi ne istiyorum? diye sorar. Medeniyetin kurduğu ahlaki düzen, bu enerjiyi bastırır veya dönüştürür. Ancak aşırı bastırılan arzular ortadan kaybolmaz. Bazen öfke, bazen rüya, bazen huzursuzluk, bazen de insanın kendisini bile şaşırtan davranışlar aracılığıyla yeniden ortaya çıkar.
Özellikle sürekli güçlü görünmek zorunda hisseden insanlarda bu çatışma belirgindir. Herkesin yükünü taşıyan, hiçbir zaman yardım istemeyen ve -Kimseye ihtiyacım yok- diyen kişinin içinde aslında -Ben de yoruldum; bir kez olsun biri beni taşısın- diyen başka bir ses bulunabilir. Bu ses zayıflık değil, insanın korunma ve şefkat ihtiyacıdır. Aşırı bağımsızlık da bazen gerçek özgürlüğün değil, geçmişte yaşanmış incinmelerden korunma biçiminin sonucu olabilir. İnsan başkasına ihtiyaç duymaktan korktuğu için duvarlar örer; sonra bu yalnızlığı özgürlük olarak adlandırır. Fakat kabul edilmeyen ihtiyaçlar ortadan kalkmaz; bilinçdışı onları başka ilişkiler ve davranışlar üzerinden yeniden kurar.
Jung’un gölge kavramı bu noktada Freud’un id anlayışını tamamlayan başka bir kapı açar. İnsan yalnızca kendisine yakıştırdığı iyi özelliklerden oluşmaz. Öfke, kıskançlık, bencillik, korku ve saldırganlık gibi kabul etmek istemediğimiz taraflarımız da benliğimizin parçalarıdır. Bunları yok saydığımızda ortadan kaybolmaz, başkalarına yansır. Kendi içindeki öfkeyi kabul etmeyen kişi başkalarını sürekli öfkeli görmekte, kendi bencilliğini reddeden kişi çevresindeki herkesi çıkarcı olmakla suçlayabilmektedir. Jung’a göre bireyleşme, bu gölgeyi yok etmek değil, onu tanımak ve bilincin bütünlüğüne dahil etmektir. İnsan ancak kendi karanlığını kabul ettiğinde gerçekten özgürleşmeye başlar.
Fakat insan yalnızca kendi zihninden de ibaret değildir. Benlik aynı zamanda başkalarının bakışlarında ve hafızalarında yaşar. Kendi çocukluğumuzu bütünüyle hatırlamayız; ilk adımlarımızı, ilk kelimelerimizi ve dünyaya nasıl geldiğimizi ailemizin hafızasından öğreniriz. Dostlarımız ise geçmişte olduğumuz kişileri hatırlar; gençliğimizin hataları, sevinçleri ve dönüşümleri onların zihninde yaşamaya devam eder. Böylece kimliğimiz yalnızca kendi hafızamızda değil, bizi tanıyan insanların hafızalarında da varlığını sürdürür. İnsan öldüğünde biyolojik hayatı sona erse de başkalarının hafızasındaki yansımaları bir süre daha yaşamaya devam eder.
Sevgi de bu ilişkisel benliğin en güçlü aynalarından biridir. İnsan bazen kendisinde göremediği değeri başka birinin bakışında fark eder. Gerçek sevgi insanı kusursuzlaştırmaz; onu kusurlarıyla birlikte görünür kılar. Başkasına ihtiyaç duymayı zayıflık olarak görmek yerine, insan olmanın doğal bir parçası olarak kabul etmeyi öğretir. Böylece kişi kendi gölgesiyle savaşmak yerine onu anlamaya, kendi kırılganlığından utanmak yerine onu taşımaya başlar.
Sonuçta insan aynı anda hem Siren hem Odysseus, hem Freud’un id’i hem onu sınırlayan bilinç, hem Jung’un gölgesi hem de başkalarının hafızasında yaşayan aydınlık yüzüdür. İnsan olmak, bu parçaların yalnızca birini seçip diğerlerini yok etmek değil, birbirine zıt görünen tarafları aynı benlik içinde taşıyabilmektir. Gerçek olgunluk Sirenlerin sesini tamamen susturmak değil, o sesin hangi yaraya dokunduğunu anlayabilmektir. Gölgeyi yok etmek değil, onun varlığını kabul ederek davranışlarımızı onun yönetmesine izin vermemektir.
Belki insan hiçbir zaman tamamlanmış bir varlık olmayacaktır. İçimizde geçmişten gelen sesler, arzular ve korkular yaşamaya devam edecek; hayatımız boyunca yeni fırtınalarla karşılaşacağız. Fakat insan olmanın anlamı kusursuz bir limana ulaşmak değil, kendi karanlığımıza bakabilecek cesareti bulmaktır. Kendi gölgemizi tanıdığımız, zayıflığımızı kabul ettiğimiz ve başkalarının hafızasında bıraktığımız izlerle iç dünyamızı barıştırdığımız ölçüde daha sahici bir bütünlüğe yaklaşırız. Çünkü yaşamak, yalnızca kendi içimizde var olmak değil; içimizdeki karanlıkla yüzleşerek o karanlığın içinde hâlâ insan kalabilecek bir ışık yaratmaktır.