Kendime Mektup
Egodan İde Serzeniş
Sevgili kendim,
Bu mektubu sana başkalarını suçlamak için değil, yıllardır içimde biriktirdiğim ve çoğu zaman söylemeye cesaret edemediğim şeyleri artık kendime itiraf edebilmek için yazıyorum. Çünkü insanın hayatındaki bütün kırılmaların sorumlusu başkaları değildir. Bazen bizi yaralayan insanlardır, bazen onların söyledikleri, yaptıkları, verdikleri ve tutmadıkları sözlerdir; fakat bazen de o insanların hayatımıza girmesine, kalmasına, bizi incitmesine ve hatta aynı yarayı tekrar tekrar açmasına izin veren biziz. Ben bunu geç öğrendim. Çok geç.
Bugün geriye dönüp baktığımda hayatımın bazı dönemlerini yıkılmış şehirler gibi görüyorum. Bir zamanlar umutla kurduğum yerler şimdi hafızamın içinde harabeler hâlinde duruyor. Bazı sokaklarından hâlâ geçmeye korkuyorum. Bazı kapıların önünde durup içeride bıraktığım insanı, hayali, duyguyu ve kendimi hatırlıyorum. Fakat tarih bana şunu öğretti: Bir şehir yalnızca yıkıldığı günle anlatılmaz. Onun kuruluşu vardır, yükselişi vardır, ihtişamı vardır, hataları vardır, savaşları vardır ve sonunda yıkılışı vardır. Benim de kendime ait böyle bir tarihim var. Ve bu tarihin her sayfası yalnızca başkalarının yaptıklarıyla yazılmadı.
Benim de yanlış seçimlerim oldu.
Bazen yanlış insanlara güvendim. Bazen güvenmemem gereken yerde inandım. Bazen bir insanın değişeceğine, bir sözün tutulacağına, bir kırgınlığın zamanla geçeceğine inandım. Bazen karşımdaki insanın yaptığı yanlışı anlamaya çalışırken kendi acımı küçülttüm. “Belki onun da bir nedeni vardır,” dedim. “Belki bilmiyordur,” dedim. “Belki bir daha yapmaz,” dedim. Böyle diye diye insanların hatalarına mazeret bulurken kendime yapılan haksızlıkları normalleştirdim.
İnsanlara fazla izin verdim.
Hayatıma girmelerine, sınırlarımı aşmalarına, duygularımı kullanmalarına, bazı zamanlarda beni olduğumdan başka biri gibi hissettirmelerine izin verdim. Çünkü kaybetmekten korktum. Bazen bir insanı hayatımda tutabilmek için kendimden bir parça verdim. Sonra fark ettim ki insan bazen bir başkasını kaybetmemek için kendisini kaybediyor.
Ben bunu yaptım. Belki de en büyük hatalarımdan biri buydu.
Toleransın, sabrın ve anlayışın her zaman erdem olduğunu sandım. Oysa bazen fazla tolerans insanın kendisine yaptığı bir haksızlıktır. Her şeyi affetmek büyüklük değildir. Her şeyi sineye çekmek olgunluk değildir. Bazen insanın karşısındaki kişiye değil, kendisine sadık kalması gerekir. Bazen “Seni anlıyorum ama bunu kabul etmiyorum,” diyebilmek gerekir. Ben bunu söylemekte zorlandım.
Sonra kınanmalar geldi.
İnsanların sözleri, bakışları, hükümleri, benim hakkımda verdikleri kararlar… Bazen bir insanın bütün hikâyesini bilmeden onu yargılamak ne kadar kolay. İnsanlar çoğu zaman yalnızca sonucu görür; o sonuca ulaşana kadar geçilen yolları bilmezler. Benim de yanlışlarım oldu ve bu yanlışların bazılarını insanlar gördü. Bazılarını yüzüme vurdu. Bazıları beni kınadı.
Ama bugün kendime karşı dürüst olmak istiyorum.
Ben de hatalar yaptım.
Bazen öfkemle hareket ettim. Bazen doğruyu bildiğim hâlde yanlışı seçtim. Bazen içimdeki kırgınlığı başkasına yansıttım. Bazen kendi değerlerime sırt çevirdim. Bazen bile bile yanlış bir kapıyı çaldım. Bazen gitmem gereken yerden kalmayı, susmam gereken yerde konuşmayı, konuşmam gereken yerde susmayı seçtim.
Ve bunların hiçbirini yalnızca başkasının üzerine yıkamam.
Çünkü insanın kendi yaptığı hatayı kabul etmesi, başkasının hatasını kabul etmesinden çok daha ağırdır.
Ben kendi karanlığımı da taşıyorum. Başkalarının bana yaptığı kötülükler kadar, benim kendime yaptığım kötülükler de var. Çünkü insan bazen başkasına zarar vermeden önce kendi ruhunun içine bir gölge bırakıyor. Yanlış bir karar, kötü bir söz, bile bile sürdürülen bir hata, vazgeçilen bir hayal… Bunların hepsi insanın içinde bir iz bırakıyor.
Ben de kendi ruhuma karanlık kattığım zamanlar yaşadım.
Hayallerimin üzerine gölgeler düşürdüm. Kendime inanmadığım günler oldu. Yapabileceğim şeylerden vazgeçtim. Başkalarının “olmaz”larını kendi “yapamam”larıma çevirdim. Kendi içimde büyüttüğüm korkuların beni yönetmesine izin verdim. Bir zamanlar büyük bir tutkuyla baktığım geleceğe, zamanla kuşkuyla bakmaya başladım.
Oysa çocukken böyle değildim. Çocukluğumu düşündüğümde içimde başka bir dünya açılıyor. Ne kadar masumdum…
Dünyanın insanı nasıl değiştirebileceğini bilmiyordum. İnsanların bazen söyledikleri sözleri tutmayabileceğini, bir gülümsemenin arkasında kırıcı bir niyet olabileceğini, herkesin sevgisinin aynı olmadığını bilmiyordum. İnsanlara inanıyordum. Hayallere inanıyordum. Bir oyuncağın yalnızca bir oyuncak olmadığını biliyordum. Bir kitabın yalnızca sayfalardan oluşmadığını biliyordum.
Oyuncaklarım benim için küçük bir dünyanın kahramanlarıydı.
Onlara duyduğum sevgiyi bugün bile hatırlıyor ve yaşıyorum. Onlar beni sorgulamazdı. Benden hiçbir şey istemezdi. Beni yargılamazdı. Yanlış yaptığımda yüzüme bakıp beni küçümsemezdi. Sadece orada dururlardı. Belki de büyüdükçe en çok kaybettiğim şey buydu: Sorgulanmadan, açıklama yapmak zorunda kalmadan var olabilmek.
Kitaplarım da benim için aynı sığınağın başka bir biçimiydi.
Bir kitabı açtığımda başka bir zamana giderdim. Tarih kitaplarını okurken yüzyıllar önce yaşamış insanların dünyasında dolaşırdım. İmparatorlukların kuruluşlarını, savaşlarını, yükselişlerini ve çöküşlerini düşünürdüm. Tarih sevgim belki de çocukluğumdan beri içimde taşıdığım en temiz duygulardan biriydi. Çünkü tarih bana insanın yalnızca kazandıklarından değil, kaybettiklerinden de oluştuğunu öğretti.
Belki kendi hayatımı anlamaya çalışırken tarihe bu kadar sarılmamın sebebi de buydu. Çünkü tarihte kendimi gördüm.
Yanılan hükümdarlarda kendi yanlışlarımı, yıkılan şehirlerde kendi kırgınlıklarımı, yeniden kurulan devletlerde ise yeniden başlama ihtimalimi gördüm.
Ne zaman hayat üzerime fazla gelse odam oldu sığınağım.
Odam…
Belki dışarıdan bakıldığında sıradan bir oda. Ama benim için çocukluğumun, yalnızlığımın, hayallerimin, kitaplarımın ve sessizliğimin saklandığı yer. İnsanlardan uzaklaştığımda oraya döndüm. Kapıyı kapattığımda dünyanın gürültüsü biraz olsun sustu.
Oyuncaklarıma baktım. Kitaplarımı elime aldım. Bazen hiçbir şey okumadan yalnızca kitapların arasında oturdum. Bazen eski eşyalarıma bakıp çocukluğumdaki beni hatırladım. Ve bazen dizlerimin üzerine kapanıp kendimi kendim teselli ettim.
Kimsenin görmediği anlarda, insanın kendisine söyleyebileceği en basit ama en güçlü cümleyi söyledim:
“Buradayım.”
Belki kimse gelmedi.
Belki beklediğim bazı insanlar hiç dönmedi.
Belki bazı yaralar düşündüğümden daha uzun sürdü.
Ama ben yine de kendime dönmeyi öğrendim.
Çünkü insanın hayatında öyle anlar vardır ki herkes gidebilir. İnsanların sevgisi azalabilir, dostluklar bitebilir, ilişkiler değişebilir, hayaller ertelenebilir. Fakat insanın kendisiyle kalması kaçınılmazdır.
Ben de kendimle kaldım. Kendimle kavga ettim. Kendimi suçladım. Kendimi affedemedim. Sonra yine kendime döndüm.
Belki hayatın en zor tarafı da budur: İnsan en sonunda kendisiyle barışmak zorunda kalır.
Şimdi kendime kızıyorum. Elbette kızıyorum. Çünkü bazı şeyleri daha erken fark edebilirdim. Bazı insanlara hiç izin vermeyebilirdim. Bazı kapıları hiç açmayabilirdim. Bazı sözlere inanmayabilirdim. Bazı hataları yapmamayı seçebilirdim.
Ama artık kendimden nefret etmek istemiyorum. Çünkü pişmanlık başka şeydir, kendini cezalandırmak başka. Hatalarımı görmek istiyorum ama onların altında ezilmek istemiyorum. Geçmişimi kabul etmek istiyorum ama geçmişimin esiri olmak istemiyorum. Kendimi affetmek istiyorum; çünkü affetmek unutmak değildir. Affetmek, yaptıklarımı doğru kabul etmek değildir. Affetmek, geçmişteki kendime artık düşman olmamaktır.
Bugün kendime baktığımda kusursuz bir insan görmüyorum. Hataları olan, yanlış seçimler yapan, bazen kendisine ve başkalarına zarar veren, bazen fazla anlayışlı, bazen fazla kırgın, bazen fazla yalnız bir insan görüyorum. Ama aynı zamanda hâlâ hayal kurabilen birini görüyorum. Hâlâ kitaplara sarılabilen birini. Hâlâ tarihin derinliklerinde kendisine bir anlam arayan birini. Hâlâ çocukluğunun masumiyetinden bir parça taşıyan birini. Ve belki bütün mesele budur. Ben geçmişimde yaptığım hataların toplamı değilim. Bana yapılan haksızlıkların toplamı da değilim. Aldandığım insanların bıraktığı izlerden ibaret değilim. Ben yalnızca yıkıldığım yerlerden oluşmuyorum. Ben yeniden kurduğum yerlerden de oluşuyorum.
Artık hayatımın geçmiş sayfalarını yırtıp atmak istemiyorum. Çünkü o sayfalarda acı da var, hata da var, utanç da var, hayal kırıklığı da… Ama aynı zamanda çocukluğum var. Oyuncaklarım var. Kitaplarım var. Odam var. Tarihe duyduğum sevgi var. Hayallerim var. Dizlerimin üzerine kapanıp kendimi avutduğum geceler var. Ve bütün bunların arasında hâlâ ben varım.
Belki hayat bana her istediğimi vermedi.
Belki bazı seçimlerimin bedelini ağır ödedim.
Belki bazı insanlara gereğinden fazla değer verdim.
Belki kendimi gereğinden fazla geri plana attım.
Ama bundan sonrası hâlâ benim.
Geçmişteki seçimlerimi değiştiremem.
Fakat bundan sonraki seçimlerimi değiştirebilirim.
Kime kapı açacağımı, nerede duracağımı, neyi affedeceğimi, neyi geride bırakacağımı ve hangi hayalin peşinden gideceğimi yeniden seçebilirim.
Çünkü insan bazen hayatını değiştiremez sanırken aslında yalnızca kendisine yeniden izin vermeyi unutmuştur.
Ben şimdi kendime yeniden izin veriyorum.
Hayal kurmaya.
Sevmeye.
Öğrenmeye.
Yazmaya.
Tarihin peşinden gitmeye.
Çocukluğumdaki masumiyeti korumaya.
Ama artık kendimi kaybetmeden. Ve eğer bir gün yine yıkılırsam, yine odama döneceğim. Kitaplarımı açacağım. Oyuncaklarıma bakacağım. Belki yine dizlerimin üzerine kapanacağım. Belki yine ağlayacağım. Fakat bu kez kendime düşman olmayacağım.
Kendime yalnızca şunu söyleyeceğim:
“Bütün bunlara rağmen hâlâ buradasın.”
Ve belki bazen insanın yeniden başlaması için bundan daha büyük bir cümleye ihtiyacı yoktur.
Sevgilerimle,
Kendim.