Kuruyan Çeşmenin Başında Susağını Arayanlar
"Gölgesinde serinlediğin ağacı kesme, suyundan içtiğin çeşmeyi kirletme; gün gelir, aynı gölgeye de o bir yudum suya da muhtaç olursun."
İnsanlık tarihi, bolluğun kadrini bilmeyip elindekini tükettikten sonra koyu bir pişmanlıkla eskiye özlem duyanların hikâyeleriyle doludur. Zamansız bir akışın ortasında, dedelerimizin imar ettiği o taş çeşmelerin başında büyüyen kuşaklar, bir zamanlar buz gibi suların çağıldadığı o kemerli yapılara hürmetle yaklaşır, avuçlarını dolduran her damlayı bir nimet bilirlerdi. Çeşme, sadece suyun aktığı soğuk bir mermer veya taş yığını değildi; buluşmanın, halhatır sormanın, merhametin ve medeniyetin canlı bir simgesiydi. Yanında asılı duran veya oyuğuna bırakılmış o ahşap susak (su kabı) ise; hırstan uzak, herkesin sırayla ve hürmetle kullandığı ortak bir ikramın vesilesiydi.
Bugün modern dünyanın hırslı temposunda, gürül gürül akan o manevi ve ahlaki pınarların birer birer kuruduğuna şahitlik ediyoruz. Vefa, hürmet, komşuluk, samimiyet ve kanaat gibi ruhumuzu besleyen kadim değerlerimiz; zamanın ve duyarsızlığın pasıyla örtülüp birer birer çekildi hayatımızdan. Ne hazindir ki, kaynağı kirletip suyu kuruttuktan sonra, elinde boş bir susakla o eski pınarların başına koşup ferahlık arayan bir insanlık tablosu var karşımızda. Çeşmeyi kendi ellerimizle atıl bıraktık, mecrasını bulandırdık; şimdi ise içimizdeki o amansız manevi susuzluğu giderecek bir damla arıyoruz.
Kuruyan çeşmenin başında susağını aramak, kaybettiği cevherin kıymetini iş işten geçtikten sonra anlayan insanoğlunun beyhude telaşıdır. "Bize ne oldu?" sorusunu soran, eski günlerin huzurunu, samimi sohbetlerini ve karşılıksız sevgilerini özlemle yad eden zihinler; aslında kurumuş bir hayratın önünde durup elindeki ahşap kabı doldurmaya çalışan yorgun birer yolcu gibidir. Oysa bilmeyiz ki, suyu kuruyan çeşmeye sadece kap tutmakla susuzluk dinmez. Susağı aramak kadar, o kaynağa yeniden hayat verecek iradeyi, emeği ve sadakati göstermek gerekir.
Gönül pınarlarımızın yeniden çağlaması, kaybettiğimiz değerlerle barışmamıza bağlıdır. Kuruyan çeşmeleri yeniden ihya etmek; adaletle, merhametle, helal kazançla ve insanı insan yapan o pak ahlakla mümkündür. Elimizdeki o susakları toprağa dökülen bencil hırslarla değil; paylaşmanın, tevazunun ve gönül almanın suyuyla doldurmalıyız.
Netice itibarıyla; geçmişin gölgesinde sadece dövünmek veya kurumuş pınarların başında çaresizce beklemek bizi feraha kavuşturmaz. Önemli olan, kurumaya yüz tutmuş vicdan pınarlarımıza yeniden can suyu taşımaktır. Gönül çeşmelerimizden samimiyet ve vefa akmaya başladığı gün; ne susak arayan gözler çaresiz kalacak, ne de ruhumuz bu çöl sıcağında susuzluk çekecektir.