Pencere Kenarı
Eskimiş, solgun, ruhsuz, elleri değnekli evlerin ağlamaklı halleri beni her seferinde düşüncelere atar. Fikrimi ilk kurcalayan soru insanın şu evler kadar hayatta kalamadığı gerçeği olur. Tasvir edildiği gibi eli değnekli evler, mecalsiz, heyecansız... Aslına bakılırsa insanların dertleri, sıkıntıları, eskiyen eskimeyen aşkları, ayrılıkları hep aynı çerçevede toplanmış. Evet, o çerçeve ki evlerin gülümsemeyi unutmuş soluk, somurtkan yüzlerinde gizlidir. Telaş içinde geçip giden bir ömür; Doğuş, öğreniş, düşünüş, rüyalar, gerçekler, yalanlar, kahkahalar, gözyaşları ve yaşamın caddelerinde gezinirken tecrübe edilemeyenle tanışmak... Soğuk rüyalar kadar ürpertici; Ölüm... Ve daha fazlası hep bu tabloda örülü bir ağ. Saatlerin çabukluğu hiç eskimeyecek gibi görünen dostlukları da alıp götürür kimi zaman. Bazen düşünür insan aslında ne kadar dar çerçevede olduğunu, hayata karşı çaresizliğini ve daha birçok şeyi. Pencere önlerinde rüyalarını sayıklayan bir genç kız tıpkı kuşlar gibi ve yanı başında düşüncelerinden çıkıp cümleler oluşturmuş kelimeler. Son düşüncesinde gizliydi evlerin kendisi kadar yalnız olduğu. O, rüyalarının el yakıcı sıcaklığında yağmuru bekler oldu. Neden yağmur? Belki susamıştı şehir, mecalsiz evler onun nazarında kuruyan bir yaprak gibiydi belki de. Rüyasını göremediği tek şey saatlerin çabukluğuna galip gelemediğiydi. Uykusu bir tüy kadar hafifti ki rüyada nefes alıp verdiği gerçek zamandan bir parçaydı sanki. Evler... Onlar da severlerdi rüyaları ama kimselere anlatmazlardı. Genç kız evin penceresinde sayıklarken rüyalarını yine hiç tepki alınamayacak olan evler dinliyordu onu. Dostluklar demiştik hani. Duvarlar içine hapsedilmiş bir ruh gibi çalkanan dostluklar... Yalnızdı genç kız hiç dostluğu olmamıştı ki eli değnekli, üşüyen, titreyen evlerden başka. Geceye mi açmalıydı derdini, doğan güne mi, yoksa gökyüzünü yamalamış olan yüzlerce yıldıza mı? Yamalı gökyüzü, yamalı evler, yamalı zaman ve hiç yaşanmamış dostluklar... Yağmur gökleri çatlatıcı bir ses cümbüşü içinde düştü şehre nihayet. Mutlu oldu genç kız ürperen kiremitlere, şehrin öksürüklü bacalarına, kara bir elbise giymiş denize, kirli paslı bir lambanın altında mahkûm edilmiş biçare ruhların gecenin karanlığını bile tedirgin edici bağırışlarına kendinden bir parça bularak baktı. Tüm bu kendinden bir şeyler bularak baktıkları arasında denizin karalar giymesi belki de onu tanımlıyordu; Çünkü o çok zaman önce balıkçı olmak istemişti. Tekneleri çok seviyordu, onları evlerin soluksuz, ürperen çehresinden uzak bir tabloda çizili olarak görüyordu. Alıp başını gitmek diyordu, kâh tekne üzerinde, kâh dalgalar üzerinde yürüyerek, her şeye rağmen kaçıp gitmek... Her şey, yani yaşamın telaşı, kavgası, eskiyen, yenilenen yüzü, aşkın küf kokulu elbiseler altında kayboluşu ya da yeniden ipekten kumaşlar üzerine yazılması... Denizde en çok neyi merak ediyordu kim bilir? Belki de bir balığın gözlerinde ölüm onu meraklandırıyordu, münzevi balıklar gibi teknelerin ardından acımsı bakışları takınmış ve her şeyin kendinden koparıldığını görmüş sancılı bir rüya görmek nasıl olurdu tekne üzerinde diye de düşünmüştü belki de. Bütün bunlar bir yana o, Pencerede rüyalarını dokuyor hala. Deniz ve tekne onun rüyalarını süsleyen... Evler her şeye rağmen onu teselli ediyor öyle ki. Yağmur bir yandan yağa dursun, genç kız çok uzaklarda balık pullarından örülü bir sahil içinde nefes alıp vermekte, belki de yaşlandığını hissediyor tıpkı evler ve bacaları gibi öksürüyor. Yaşadıkları, yaşayamadıkları kelimelere dökülüyor; Teselli etmeyecek tekneler artık, koca bir denizde bir damla bile olamamak... Diyor genç kız ve yalnızlıktan hiç üşümeyeceği bir dünya arıyor kendine. Dostunun olduğu, sadece ruhsuz evlerin onu dinlemediği, rüyalarda dokundukları gibi sahte bakışlı değil aksine sıcak, nefes alıp veren heyecanlı bakışlara dokunmak istiyordu. Yağmuru da götürmeli miydi yanında? Ya da yaşadığı evi kendisiyle dertleşmesi şartıyla taşımak ister miydi şimdilik sadece sahte bakışlara teslim rüyalara. O yaşanmamış, nefes alınmamış şehirlere götürmek isterdi mecalsiz evini. Hiç eskimesin solmasın isterdi ve şunu mırıldanırdı öyle ki; Her ne kadar da sahte bakışlı hayatı benimsemesem de evim bana sadece rüyalarımı dokuyacağım pencerelerini açsın yeter, ben onu taşısam da taşımasam da o benden çok yaşayacak ve beni birçoklarına anlatacak... Evim... Soluksuz gecelerin, rüyaları soğuk yatağında, yağmura karşı gelinemez duygularla beni bende esir alan; ama bana bir pencereyle sıcak bir düş ülkesinin yolunu açan. Genç kız her şeyden bir mutluluk çıkartmak hevesinde olmasa da mutluluğu düşlemenin en az mutlu olmak kadar sıcak bir duygu olduğunu nefes alıp verdiği an kadar kendi içinde bulmuş biri. Başka ne söylemeli? Örümcek ağı kadar görünmez iç çizgilerinden en kalın iç çizgilerine kadar rüya ile nefes alıp veren bu genç kız için. Belki de yaşlanmıştır. Öyle ya şu mecalsiz, eli değnekli evlerin hatırı kadar hatırı yoktur hayatın nazarında insan. İnsan göçüp gider sadece evler kalır insanı anlatan.
( İkindi Yağmuru dergisi - Mart-Nisan 2008 )