Şizofreni-II- Son
Geçen gündü sanırım.
Geçen gün.
Bostancı'dan Kadıköy'e gitmek için gelen dolmuşa el yaptım. Dolmuş tam da önümde durdu. Ön kapısı karşımdaydı.
Ya da Kemaralıtı'nın dar engebeli sokaklarında sadece senin geçmen için açtığım geniş caddedeydim. İnan, hatırlamıyorum, hatırlatılmıyorum, hatırlatılamıyorum.
Şizofrenik vaka dediğinde, doktorda kalan gözlerimi hemşire zorlukla almıştı sana doğru.
Şoför kapının açılması için tam da sağ elinin işaret parmağı ile düğmeye basıp kapı yavaşça geriye doğru hareketlenince önce nedensiz bir sıkıntı işgal etti içimi, sonrasında kırlangıç sesleri.
Ön koltukta oturuyordun.
Ey! Yalnızlığım...
Seni ben görmüştüm sadece sen...
Yıllardır yüzünün her hücresini işgal edip gözlerine çöreklenen cenaze yas'ımız, beni fark eder etmez hemen şoförün bulunduğu camdan firara yeltendi.
Rüzgâr savruldu saçlarının teline nefesimin kesilmelerinde. Suskun hıçkırığım genzimde boğumları ekledikçe birbirine, yüzüne sokağının baharları tüm çiçek kokularını serdi. Bakakalıyordum hayranca gözlerine.
Ah, o bakışlarına, bakışlarının merkezinde turlayan, dönen göz bebeklerine yığılıp kalan yıldızların uyku sersemliği... Nasıl da sığınıyorlar, nasıl da yosun rengine bürünüyorlardı. Sanki lunaparkın neşeli tüm çığlıklarını, oyuncaklarını, aynalarını ve de çocukların masumluğunu taşıyıp duruyorlardı. Bir ben sığınamıyor, bir ben sığamıyordum. Tutsaklığımın kelepçelerine dua'lar yolluyordum. Kıskanç bir yakamoz, yanaklarını boydan boya kapılıyor, ay kırmızının tüm tonlarını gamzelerime ustaca yerleştiriyordu.
Gözlerim döndükçe, başım savruluyor, damarlarımdaki kan kabardıkça ummadığım ve de bilmediğim denizlerden koşup gelen dalgalar, fırtınalara fırtınalar ekliyordu. Geleceğim, şarjöre doldurduğu tam sekiz mermiyi yüreğime tetikledikçe, badem ağacının dalları arasında pinekleyen umut, en sinsice planını işletip umutsuzluk ordularıyla arkamdan dolanıyordu.
Şizofren anlarında bırakın kapattığınız odada turlasın dediğinde, doktorda kalan sözcüklerimi anlamsız bavullara doldurup adres olarak seni yazıyordu hemşire.
Aralık dudaklarında tuz tadında anı'lar, perilerin zıplayarak şarkılar söylediği suların derinliklerinden henüz çıkarılmış incileri anımsatan dişlerinde naftalin kokulu sandıkta sakladığım keşkelerle acabaları çıkarıp soru işaretleri ile ünlemlere çeviriyordu.
Adımlarım yine bana ihanet edip kaldırımda kalıyorlardı. Zaten nafile zaman, utanmadan sakalı birbirine karışmış şoförün yüzünde yazılmayan bir romanın son sayfasına nokta işaretini koyuyordu.
Sahiden roman hiç yazılmamış mıydı? Okuduğum romanın sayfalarındaki cümleler'in, kâbus anlarında şizofrence yarattığım kaçışlarım mıydı?
Ödlek doktorun avuçlarında dolaşan hürriyetimi alması için yalvardıkça hemşireye, pencerede Yalnızlığım hep gülümseyeceğini söylüyordu. Söylüyormuş.
Dar, kolsuz ve kömür siyahı rengi bir elbise vardı üzerinde. Sana ne kadar da yakışmış. Zaten sana ne yakışmaz ki benden başka. Omuz başlarını Boğaz'ın köpüğü yıkadıkça güneş inadına kuruluyor, ışık huzmeleri ise bayram sevinçlerini kutluyorlardı. Öpmekten korktukça nefeslenirdim oranın kuytuluğunda. Narin boynunda ve sırtının özgürlüğünde. Santim santim, milim milim tırmanırdım ensendeki tüylerin serinliğinde. Yine de sana doymam ne mümkündü. Nefessiz anlarımda sığındığım göğüslerinde yağmur sonrası sonbaharı içine çeken toprağı eşeler gibi eşelenirdim teninin kâh sıcaklığında kâh sahiplenmelerinde.
Geçmişinde yaşamadıklarını gömdüğü yerden çıkarmalıyız diyen doktorun geçmişine bıraktığım küfürleri duymamak için hemşire kulaklarını elleriyle kapatıyordu.
Yalnızlığım ansızın derin bir kahkaha attı bana doğru.
Şimdi Anadolu'nun uçsuz bucaksız yollarındaydık. Gece gelmiş, Masal'larımızı donatmıştı. Dolmuşun üstü açılmış, Yalnızlığım ayakta, saçları Anadolu'yu tarayarak gidiyordu. Ben de ardından topladığım kabir çiçeklerini geçmişime doğru ekiyordum, belki de ekiliyor'dum. Bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum.
Uzaklarda siluetinden çok yüksek olduğu belli olan bir dağ beliriyor, ovalar yaylalara dönüşüyor, akarsular mavileşiyor, ölüm gökyüzüne isimler karalıyor, insanlar cenazeler taşıyor, köprüde papatyalar açıyor, Edremit Körfezi'ne şiirler düşüyor, tarlalarda başaklar boylanıyor, vadilerde ay yıldızlarla flörtleşiyor, kıyılarda balıklar kumdan kaleler inşa ediyor, şairler kumdan kalelerde vicdanlarını delik deşik ediyor, kasabalarda yeni gelinler geceye hazırlanıyor, köylerde davulun sesine eşlik eden gençler halay çekiyor ve semada iki bulut çocuklarının geleceği için göç ediyorlardı.
İleri vaka şizofrenileri toplum içine salmak çok riskli diyen doktorun dudaklarında sahteleşen sözcükleri, iğneyi saplayıp öldürmesi için hemşireye yalvarıyordum.
Yalnızlığım'a eklediğim sensizliğime, kör makasımla anlattıkça düş'lerimde düşürmediklerimi, iki manyak adam beni bağlamak için peşimden koşuyorlardı ben sana koştuğumu sandıkça.
30 ağustos 2014 15:25 _izmir çaysız_şekersiz ve bademsiz