Toprağın Çocuğu
Bir avuç toprak hepsi bu işte. O kadar övündüğün benliğin, güvendiğin bedenin hepsi bir avuç toprak. Hiç farkı yok ki, ne siyah ne beyaz, ne zengin ne fakir, ne güçlü ne de zayıf... kimsenin hamuru farklı değil, kimseye özel muamele yok. Başı ve sonu aynı olan varlıklarız. Diyor ya düşünür; topraktan geldik, mühim olan çamurlaşmamak. Özümüz buyken özümüzde kibir yokken özümüzde bencillik yokken bu ne tezat. Tevazuyla yoğrulmuş hamurun, mütevazi çocukları olmak varken neyin nesidir ki herkes üstünlüğünü ilan eder gibi.
Sizi kabile kabile, millet millet yarattım ki tanışasınız konuşasınız. Birbirinize üstünlük dava edesiniz diye değil diyen Rabbin sözlerine kulak tıkayan asi kullarız biz. Oysa dünyaya gelince hepimiz ağlamadık mı, öldüğümüzde ağlatmayacak mıyız? Sonu başı aynı olan bir hayat için bu kadar alçalmaya değer mi? Bugün aynı gökkubbeyi paylaşıyor aynı havayı soluyorsak aynı tarihe kader ortaklığı yapıyorsak ve aynı toprağın altına gireceksek geriye hangi ayrıcalık kalıyor ki ? Peygamber lanetlemiyor mu ırkçılığı, cahiliye devrinin en büyük hastalığı, cehaletin vebası...
Artık cehalet can çekişmekte toprağın çocukları özüne dönmekte. İlk kez aynı kutup yıldızını seyretmenin verdiği haz duyuluyor doğuda ve batıda, kuzeyde ve güneyde. Duyuluyor bir türkü, kulak vermekte Kürdü ve Türkü. Eller açılmakta, aynı arzuyu aynı yaratıcıdan istemekte ve artık barış en yüksek sesle söylenmekte...