Vicdanın Saati Kaçı Gösteriyor?
Modern dünya bizi sürekli bir yerlere yetişmeye, hep daha hızlı koşmaya zorluyor. Kolumuzdaki şık saatler, cebimizdeki akıllı telefonların ekranları bize her saniye zamanın acımasızca akıp gittiğini hatırlatıyor. Sabah işe ya da okula yetişmek, projeleri zamanında teslim etmek, otobüsü kaçırmamak için hep gözümüz saniyelerde yaşıyoruz. Zamanı bu kadar sıkı ve disiplinli bir şekilde takip ederken, iç dünyamızdaki o en önemli saati unuttuğumuzu ise çoğunlukla fark etmiyoruz. Sahi, içimizdeki o en büyük mahkemenin, yani vicdanın saati şu an kaçı gösteriyor? Yoksa o saatin pilleri çoktan bitti de biz durmuş bir zamanın içinde mi yaşıyoruz?
Vicdan, insanı diğer tüm canlılardan ayıran en asil, en güvenilir pusuladır. Bize doğruyu ve yanlışı fısıldayan, etrafımızda hiç kimse yokken bile bizi doğru yolda tutan o görünmez iç sesimizdir. Eskiden insanlar hayati bir karar alırken ya da bir adım atarken önce bu iç sese kulak kabartırdı. Kul hakkından korkulur, birinin kalbini kırmamak için kelimeler adeta kuyumcu terazisinde tartılarak seçilirdi. Toplumsal hayatın yazılmamış ahlak kuralları, devlet kanunlarından önce bu vicdan terazisinde dengelenirdi. Bir komşunun açlığı ya da acısı, mahalledeki diğer tüm insanların uykusunu kaçırmaya yeterdi. Çünkü o dönemde vicdanın saati tam vaktinde, tıkır tıkır çalışır ve insanı manevi bir uykudan koruyarak hep uyanık tutardı.
Şimdilerde ise modern yaşamın getirdiği devasa gürültü, bu zarif fısıltıyı duymamızı ne yazık ki engelliyor. Sokakta yardıma ihtiyacı olan, düşmüş veya haksızlığa uğramış birini gördüğümüzde, vicdanımızın sesini dinleyip yardıma koşmak yerine ilk iş olarak telefonumuza sarılıyoruz. Yaşanan acıyı kameraya çekip sosyal medyada paylaşarak "beğeni" toplama derdine düşüyoruz. Bir adaletsizlik karşısında ses çıkarmak, zayıf olanı korumak yerine kafamızı çevirip yolumuza devam etmeyi bir "kurnazlık" sayıyoruz. Üstelik bunu yaparken "Zaten herkes böyle yapıyor, dünyayı ben mi kurtaracağım?" diyerek kendimizi sahte bir haklılıkla avutuyoruz. İşte tam bu boş vermişlik anlarında, vicdanın saati duruyor. Kolumuzdaki saat tıkır tıkır işlemeye devam ediyor ama insanlığımız büyük bir hızla geriye doğru saymaya başlıyor.
Bencilliğin ve tüketim hızının kutsandığı bir çağda yaşıyoruz. "Önce ben" diyen, kendi konforundan başka hiçbir şeyi önemsemeyen bu bencil zihniyet, başkalarının acılarına karşı bizi tamamen körleştiriyor. Sosyal medya platformlarında saniyeler içinde binlerce trajik, üzücü haber görüp, hemen bir parmak hareketiyle komik ve eğlenceli bir videoya geçebiliyoruz. Acı bile artık bizim için ekran başında hızlıca tüketilen, anlık bir nesne haline geldi. Bu durum ruhumuzu yavaş yavaş duyarsızlaştırıyor, kalbimizi katılaştırıyor. Vicdanımızın saati, bu yapay ve mekanik hızın gerisinde kalarak paslanıyor ve zamanla doğruyu göstermez oluyor.
Oysa hayatın bu çılgın koşturmacası içinde bazen durup kendimize şu can alıcı soruları sormak zorundayız: Ben bugün birinin hayatına güzel bir dokunuş yaptım mı? Bugün karşılaştığım bir haksızlığa karşı durabilecek cesareti gösterebildim mi? Yoksa sadece kendi küçük çıkarlarımın, günü kurtarmanın peşinden mi koştum? İçimizdeki o paslanmış saati yeniden kurmanın yolu; empati yapmaktan, başkasının derdiyle dertlenmekten ve ne pahasına olursa olsun "insan" kalabilmek için çaba sarf etmekten geçer.
Vicdanın saati pille ya da elektrikle değil; merhametle, adaletle ve sevgiyle çalışır. Eğer o içsel saat durursa, kolumuzdaki dünyanın en pahalı, en lüks saatleri bile bize doğru zamanı gösteremez. Dünyayı yaşanabilir ve güzel kılacak olan şey gökyüzüne uzanan beton binaların yüksekliği ya da teknolojinin baş döndüren hızı değildir. Dünyayı kurtaracak olan şey; vicdanının sesini her şeyin üstünde tutan, saati hep iyilikten ve adaletten yana kurulu olan güzel insanların varlığıdır.