Yüksek Katların Gözyaşı
Yüksek tavanlı yalnızlıkların arasında, betondan örülmüş o sağır kafeslerde nefes almayı yaşam sanıyoruz. Ne zaman o köhne, o taştan duvarlı evleri hatırlasak, göğsümüzün orta yerine keskin bir sızı düşüyor. Oysa o zamanlar, toprağın kokusunu içine çeken damların altında, dünyadan habersiz ama dünyaya yetecek kadar zengindik.
Büyük şehirlerin o meçhul hayatları, suskun sokakları aklımızı çelmişti bir kere. Zannettik ki mutluluk, asansörlerin taşıdığı yüksekliklerde, lüks salonların ışıltısında gizli. Pencereden sızan neon ışıklarının insanı ısıtacağını sandık. Yanılmışız. Güzellik ne cephelerin ihtişamındaymış ne de eşyaların pahasında. Asıl zenginlik, o daracık odalarda bölüşülen bir lokma ekmek, akşamın seherinde aynı sofraya dizilen yorgun ama huzurlu yüzlermiş. Kimsede fazlası yoktu belki ama kimsede eksik olan da sevgiden gayrısı değildi.
Şimdi bu devasa labirentlerin arasında, yüksek katların gözyaşı camlara vururken kaybolup gidiyoruz. O küçük evlerin ocağında yanan ateşi arıyoruz. Meğer mutluluk, gökyüzünü delen katlarda değil; akşam kapıdan içeri adım attığında, mutfaktan gelen o sıcak sesin sahibindeymiş: "Sofra hazır." İnsan, ancak her şeyini kaybedip beton duvarlar arasında yankısız kaldığında anlıyor; asıl yuva, taştan duvarlar değil, bir annenin kalbinin attığı yermiş.
Gülşen Polat