Katran Karası Yeminler
Ucu bucağı belli olmayan
bir geceydi gidişin.
Aheste dünlere öykünen,
bir kapı kapandı,
bir sandalye yerinden oynadı;
masada yarım kalmış çayın soğudu.
Ve sen gittin...
Gülüşlerim içimde bir yere saklandı,
sözlerim dilimde hükümsüz bir tutsak.
Yeminlerim katran karasına bulaştı;
hangisine dokunsam elim kirleniyor,
hangisini bıraksam
içimde bir boşluk büyüyor.
Çokça sustum yitik baharlarda.
Çiçek açmayan dalları
kendime benzettim.
Geceler vardı;
başucumda oturan,
sabaha kadar susan,
sanki bir cellat gibi...
Gözlerin...
İçimde kalmış iki parça kehribar.
Küçük susmaların arasında
ne zaman hatırlasam
eski bir ışık yanıyor,
sonra usulca sönüyor.
İçimde bir şey
yavaş yavaş eksiliyor.
Şimdi adını yazmıyorum hiçbir yere.
Kalemim bile bu yükü taşımıyor.
Gece yine aynı gece,
gökyüzü yine uzak.
Bir zamanlar sesini bıraktığın
duvarlara bakıyorum.
Her taşında biraz sen,
her gölgesinde biraz ben varım.
Perdeler kıpırdıyor geceleri,
sanki bir el usulca aralıyor geçmişi.
Bense inadına kapatıyorum gözlerimi,
Masanın üzerinde
iki kişilik sessizlik duruyor hâlâ.
Seni beklemekten değil;
beklemenin kendisinden yoruldum.
Bir insan
kaç kere vedalaşabilir
aynı insanla?
Kaç kere gömer içindeki
ölmemiş bir ihtimali?
Bazen bir şarkı çalıyor uzaktan,
adını bilmiyorum.
Ama içimde
eski bir kapı açılıyor.
Bir anlığına
gülüşün düşüyor aklıma.
Sonra...
Bunu senden sonra öğrendim.
Ne çok söz biriktirmişiz
birbirimize söyleyemeden.
Ne çok cümle
dudaklarımızda yaşlanmış.
Sen sustun,
ben sustum.
Yıllar geçer mi
diye sordum bir gece kendime.
Geçer dedim.
İnsan alışır.
Sonra sustum.
Çünkü bazı geceler
yıllardan daha uzun,
bazı ayrılıklar
ömürden daha ağır.
Ve bazı isimler
dilden silinse bile
kalbin en kuytu yerinde
kendi mezarını kazıp
orada yaşamaya devam ediyor.
Ben seni artık aramıyorum.
Ne eski sokaklarda,
ne kalabalıkların içinde,
ne de gecenin
en sessiz saatlerinde.
Ama bazen rüzgâr
pencereye vurduğunda
içimde bir şey
başını kaldırıyor.
Sanki hâlâ
gelecekmişsin gibi.
Sonra sabah oluyor.
Gerçek her defasında
aynı acımasızlıkla
yerine oturuyor.
Yeminler etmiştik...
Bir daha gitmemek üzerine,
birbirimizi yarım bırakmamak üzerine,
hangi mevsim olursa olsun
aynı gökyüzünün altında
kalmak üzerine.
Şimdi o yeminlerin
hiçbirine inanmıyorum.
Çünkü bazı sözler
verildiği anda güzeldir;
zaman geçtikçe
insanın avucunda
kararmaya başlar.
Benim yeminlerim de,
katran karasına bulandı.
Ve artık
hangi sözümü hatırlasam
Yüreğim gibi ellerim de kirleniyor.
Ve ben,
katran karasına bulanmış yeminlerimin
hangi ucundan tutacağımı bilmeden
Bile bile sana susuyorum.
Ben artık
kendimi senden topluyorum.
Dağıttığın yerlerden,
susturduğun cümlelerden,
yarım bıraktığın baharlardan...
Kendime dönüyorum yavaş yavaş.
Belki bir gün
adını duyduğumda
içimde hiçbir kapı açılmayacak.
Belki gözlerin
artık iki parça kehribar gibi
yanmayacak karanlığımda.
Belki o zaman
bir gece
çayı yeniden demleyeceğim.
İki kişilik değil.
Tek kişilik.
Ve ilk kez
eksik hissetmeyeceğim.
Ama bu gece...
Gece yine aynı gece.
Gökyüzü yine uzak.
Pencerenin ardında
bir şehir uyuyor.
Bense
masada soğumuş bir çayın yanında
geçmişin küllerine bakıyorum.
Ve anlıyorum:
Bazı insanlar
hayatımızdan gitmez.
Sadece
sesleri susar.
Gözleri uzaklaşır.
Adları unutulur.
Ama bıraktıkları boşluk
uzun zaman
insanın içinde yürür.
Sen de öyle kaldın bende.
Ne tam bir yara,
ne tamamlanmış bir hikâye...
Sadece
gecenin en karanlık yerinde
adı konmamış bir sızı.
Şimdi son bir yeminim var:
Seni unutacağıma değil...
Kendimi bir daha
sende kaybetmeyeceğime.
Çünkü insan
her gidenin ardından
bir parçasını bırakmamalı.
Ben yeterince bıraktım.
Gülüşümü,
sesimi,
baharlarımı...
Şimdi hepsini
tek tek geri alıyorum.
Ve sen,
nerede olursan ol,
bu gece ilk kez
ardından bakmadan
kapıyı kapatıyorum.
Bırak Çay soğusun.
Bırak Gece bitsin.
Bırak Gökyüzü uzak kalsın.
Ben yine de kendime döneyim.
Yeminlerim katran karası olsa da...
Sabahın bir yerinde
ellerimi yıkayıp
yeniden başlayayım.