Annem Telefonda
Dieser Beitrag wurde am 26.05.2011 als Auswahl des Tages hervorgehoben.
Pazar, saat 8.30 Gözlerim kapalı, ellerimle yatağın öbür ucuna bıraktığım seslice çalan telefonuma uzanıyorum. -Efendim, buyurun. -Hüseyin, Hüseyin! Duyabiliyor musun beni? -Duyuyorum anne, duyuyorum. Bağırmana gerek yok. Kulağımın zarını patlattın. -Ben artık seni arayamayacağım, onu söyleyecektim. -Nasıl yani? Nasıl arayamayacaksın? Arıyorsun ya işte. -Hüseyin, sen misin o? -Benim anne, benim. Hüseyin! Hüseyin! -İyi, iyi. Bak ne diyecektim. Ben seninle artık telefonlaşamam. -Anne, ne diyorsun sen ya? Bak telefondayız işte. -Telefonumu suya düşürdüm. Bozuldu. Artık olmuyor. -Nerdesin sen şimdi o halde? Nerden telefon ediyorsun? -Ben mi? Neden? Evdeyim tabi ki! Nerde olabilirim ki? Hem evden dışarı çıkmadığımı biliyorsun.
Sakin ol Hüseyin, diyorum kendi kendime. Sen hâlâ uyanamadın uykudan ama telefondaki de, 87 yaşındaki annen.
-Başka bir telefondan mı aradın beni? -Elbette. Başka türlü nasıl arayabilirdim seni. Benimkisi bozuldu diyorum sana. Bunu Azime, ablanın dairesinden alıp getirdi bana. -Tamam, o zaman, en azından bir telefonun var işte. Bir şey olursa ararsın oradan. -Tamam, merak etme diye haber vereyim dedim. Ben iyiyim. Yakında ablan dönüyor zaten. O gelinceye kadar idare ederim.
Pazartesi, saat 16.00
Telefonum çalıyor. -Alo, buyurun. -Hüseyin, sen misin? -Evet anne, beni aradın ya işte! -Biliyor musun, ben artık seninle telefonlaşamam. -Haydaaa! Azime'nin getirdiği telefonda mı bozuldu? E, şimdi nereden arıyorsun? -Aaa, ben bunu sana söylemiş miydim? -Evet anne, dün sabah saat 8 de söylemiştin. -Evet, ama ben artık bütün gün mutfakta oturmaktan bıktım. Onun için seni arayamam belki. -Neden bütün gün mutfakta oturuyorsun ki, kim sana mutfakta oturmanı söylüyor? -Azime'nin verdiği telefon mutfakta duruyor da onun için. Oturma odasına geçsem, televizyon izlesem bu defa telefon çalarsa duyamam diye bütün gün mutfakta oturmak zorunda kalıyorum. -Sen de telefonu oturma odasına yanına götür anne. -Olmaz ki, burada mutfaktaki prize bağladı Azime onu. -Anneciğim, o sadece bir şarj aleti. Bataryası yani. Onunla telefonun pili doluyor anlayacağın. Kablosuz değil mi o telefon? -Kablosuz. -Tamam, işte onu yerinden alıp istediğin odaya gidebilir oradan konuşabilirsin. -Gerçekten mi? Dur o zaman bir deneyeyim. Kapatıyorum. Oturma odasından ararım seni. -Anne, kap....
Biraz sonra yine çaldı telefonum. -Efendim anne? Oturma odasındasın değil mi? -Ay oluyor, oluyor! Of be! Kurtuldum gün boyu mutfakta oturmaktan. -Tamam, anne, hadi gözün aydın. Artık telefon edebilme sorunun da kalmadı. -Hüseyin! -Efendim anneciğim. -Seni neden bir daha aradım biliyor musun? -Telefonun bozuldu, onu söylemek için. -Bunu söylemiştim zaten. Sen de beni iyice bunamış biri gibi görme artık. -Hayır genç annem, şaka yaptım sadece. -Onu soracaktım. -Kimi? -Onu işte. Hani birlikte olduğun kadın arkadaşın vardı ya. -..... -Ne oldu? Hüseyin! Orda mısın? -Nerden geldi şimdi aklına onu sormak? -Ne bileyim işte. Seni düşününce onu da düşündüm. Seni kimler seviyorsa ben de onları seviyorum işte. Selamımı söyle olur mu? -Söylerim de, duymaz şimdi. -Neden duymasın ki? -Mutfaktayım şimdi anne. Buradan duymaz. -Oturma odasına git o zaman. Telefonun kablolu mu yoksa? -Oradan da duymaz. -Balkona çık o zaman. Balkondan da mı duymayacak? -Tamam anne. Balkona çıkar oradan söylerim selamını. -Hah, aferin sana. Bak ne diyeceğim. -Ne diyeceksin anne! -Ben artık telefon edebilirim sana.