Biyolojik Kalkan
Dieser Beitrag wurde am 19.03.2015 als Auswahl des Tages hervorgehoben.
Gün, kendini büyük bir nazla sunuyordu bugün insanlığa. İlk önce ünlü Gökburç gökdelenlerini selamlardı her zaman. O da adil davranmıyordu insanoğluna. En son varoşlardaki derme çatma kulübeleri aydınlatıyor, bir merhabayı çok görüp hemen dikiliyordu tepelerine.
Böyle başlamıştı yine on altı eylül günü hayat. Büyükler işlerine çocuklarda okullarına gitmişti. Prof. Dr. Cemil İLKA görev yeri olan Avrasya Üniversitesi Tıp Fakültesine ulaşmıştı. Odasına girdiğinde derin bir nefes almış, adına bırakılan gazeteleri karıştırmaya başlamıştı. Akşam haberlerinin aynısı olduğunu bilmesine rağmen çok büyük bir zevk alıyordu gazete okumaktan. En çok da önemsiz olarak adlandırılan, gazetelerin en ücra köşelerine hapsedilmiş, kısacık bir başlıkla geçiştirilmiş haberlerden zevk alırdı. Bugünün ayrı bir önemi vardı profesör için; meslekteki kırkıncı yılıydı. Yaşlanmıştı. Pek çok kez emekliye ayrılmayı bile düşünmüş, gerekli hazırlıkları yapmaya başlamış ama her yeni dönemde işinde kalmasını sağlayacak bahaneler bulmuştu. Aslında onları kendisi uydurmuştu.
Yeni öğrencilerle samimi olmayı istediği için her yıl ilk acemi sınıfın danışmanı olurdu. Bu yıl da öyle oldu ve ilk haftanın ardından öğrencileri, onun gözünde evlatları, toplanmıştı dersliğine. İlk iş olarak tanışıldı, samimiyeti oluşturmak için sohbetler edildi. Türkiye'nin birçok yerinden gelmiş, bu sıralara oturmuşlardı. Bir farklılık vardı bu defa. Daha önceki yıllarda olmayan bir şeydi bu. Profesör koşarak gittiği derslerine kendisinin de anlamadığı bir sebepten ötürü gitmek istemiyordu.
İlk birkaç ay böyle geçti. Cemil Hoca derdi öğrencileri, araları da iyiydi hala. Fakat yolunda gitmeyen bir şey vardı bu sınıfta. Sanki gizli bir güç tarafından ele geçirilmişti. Fizik ötesi olaylara olan ilgisi de profesörü bu yöne çekmişti. Gece gündüz demiyor değişik araştırmalar yapıyor, elde ettiği bazı sonuçları kendi üzerinde deniyordu. Denemelerinin sonuncusunda gece geç saatlere kadar çalışmış yine kendi kendinin deneği olmuştu. Vücudu daha fazla uykusuzluğa direnemeyip teslim olmuştu.
Profesör, sabah uyandığında yatağına gitmeyip masanın üzerinde uyuyakaldığını anlamış, kol düğmesinin yüzünde bıraktığı izi geçirmek için defalarca yüzünü yıkamıştı. Her günkünden farklı bir ağırlık vardı üzerinde. 'Ee yataktan başka bir yerde yatarsan böyle olursun, hastalık profesör asistan dinlemez işte.' diye söylendikten sonra garip bir şey fark etti. Evin içinde yapılan birkaç hareket vücudunu gevşetmiş kuş gibi olmuştu. Bu ani değişikliğe kafasını çok takmayıp seri bir şekilde hazırlandı. O garip şey yine olmuştu. Sehpanın yanından ileri geri, sağa sola gitti gitti geldi. Her defasında aynı tuhaf şeyle karşılaşıyordu. Tuhaflık sehpada mıydı yoksa kendinde mi bir şey vardı bilemiyordu. Hızla evi terk ederken kapının yanındaki vestiyerde de aynı gariplikle karşılaştı. Bahçeye çıkıp yürümeye başladığında ise patika etrafındaki süs çiçekleri, biri üzerlerinden bir şey sürüyormuşçasına sallanıyordu. Cemil İLKA durduğunda duruyor, yürümeye başladığında tekrar başlıyordu. Arabasına yaklaştı ve kapısını açtı. İçeri girmek için hamle yapmasına karşın giremiyordu. Ne onu engelleyen bir kapı ne de onu tutan bir el vardı. İşte, karşısında kapı açık öylece duruyordu ama bir türlü giremiyordu.
Yine giremeyecekti derse ama bu kez uydurduğu bir bahaneden değil gerçek bir sebepten giremeyecekti. Evine geri dönüp yaptığı bazı araştırmalar sonucunda tüm bu garipliklere neden olan metayı keşfetti. Çevresini bir metrekare genişlikte ve boyu uzunluğunda bir elektron perdesi kaplıyordu. Kendi bünyesinin etrafında biyolojik bir kalkandı adeta. Neden ve nasıl oluşmuştu bu kalkan bilmiyordu. Bu seneki sınıfla bir ilgisi olabilir miydi acaba? Çünkü tüm gariplikler ilk gün sökün etmişti karanlık kuytulardan.
Günler geçtikçe alışmış hatta bu alanın içinde olmaktan mutlu olmaya bile başlamıştı. Hiç bu kadar zevk almamıştı bu kalabalık caddelerde yürümekten. Sanki cadde bomboş gibi rahatı bozulmadan yürüyordu ilk defa. Derslerini verirken öğrencilerini hiç duymuyor, onların varlığını bile yoklama kâğıtlarından öğreniyordu. Kendi görüşlerini onlara dayatır olmuş, hoşgörü ve samimiyet ortamını dağıtmış, Cemil Hoca'nın yerini Prof. Dr. Cemil İLKA almıştı.
İki yıl böyle geçmişti. Cemil İLKA giderek bencilleşmiş, inatçılığı artmış, sınıfında eski zamanlardan kalma bir dikta yönetimi kurmuştu. Öğrencileri gibi çevresi de bu değişimi anlayamamış, yaşlılığına vermişti. Fakat biyolojik kalkanı hiçbir zaman çözememişlerdi. Onun için bir yandan üzülürken diğer yandan yeteneğini de kıskanıyorlardı. Profesör de çözememişti bu kalkanın sırrını. Gününün metafizik uzmanlarının tamamını bir dostu gibi tanır olmuş, tüm çalışmalarını asistanları gibi öğrenmişti. Lakin hiçbirisi içinde bulunduğu durumu açıklayamamıştı.
Çalışmalarına yoğunlaşmak için bir ay rapor almış ve evine kapanmıştı. Okuldan uzaklaşınca sınıfıyla bağı da kopmuştu. Bununla birlikte bio kalkanın gücünde bir zayıflama meydana gelmişti. Bu zayıflığın nedenini bir türlü çözemeyen profesör, gittikçe eski düşünürlere ve onların metafizik anlayışlarına kendini verdi. Araştırmalarının sonucunda öyle bir isme ulaştı ki hayretler içerisinde kaldı. Kitabı elinde tutuyordu. Üzerindeki tozu üfleyip temizledikten sonra koyu yeşil kaplığın üzerindeki sarı yaldızlı basma olarak işlenmiş ismi okudu: 'Mevlana Celaleddin-i Rumi'. Mevlana'yı inceledikçe yeni şeyler öğreniyor, bulgularının kendi sorunuyla ilgili olmadığını saptasa bile kendini bu araştırmadan alamıyordu. Her sözünde farklı dünyalara dalıyor, ruhunun derinliklerinde tekrar tekrar yankılanıyordu. Rüyalarında bile onun üzerine araştırmalar yapıyor, peşini hiç bırakmıyordu. O fark etmese de bio kalkan gün geçtikçe küçülüyor, onu içine hapsetmeye başlıyordu.
Kan ter içerisinde uyandı. Saat gecenin üç sularıydı. Vücudunu sımsıkı saran şeyin bio kalkan olduğunu anlaması çok sürmedi. Birdenbire küçülmesine anlam veremezken Mevlana hala zihninin bir köşesindeydi. Aslında kalkan küçülmemiş, profesörün ruhu ve gönlü genişlemişti. Vücudunu katlanılmaz derecede sıkmaya başlamış, etlerinin kemikleri ve kalkanın arasında ezildiğini hisseder olmuştu. Sanki kendisi bir buğday tanesiydi de değirmen taşının altında eziliyordu. Giderek artan bu işkenceye bir son vermek istese de tüm çabaları boşunaydı. 'Yolun sonuna geldin Cemil' dedi ve kendini güce teslim etti. Gözlerini kapatır kapatmaz o sözler zihninde bir jenerik oluşturup akmaya başladı. Onları tekrarladıkça sıkıştı vücudu. Sıkıştı ve sıkıştı. O en önemli sözdü zihninde geçen ' Ne olursan ol gel!' diye başlayan, tüm gönüllere hayranlık bırakan. Bu sözün ardından birden gözleri açıldı. Karanlık odaya pencereden sızan ay ışığından başka bir şey girmiyordu. Vücudundaki sıkışmaya neden olan biyolojik kalkan müthiş horizonlar oluşturarak parçalandı ve tüm odaya dağıldı. Ay ışığıyla dansa başlamıştı kırık parçalar. Büyüleyici bir görüntü vardı yatak odasının küçük hava boşluğunda. Binlerce yıldız varmışçasına parlıyordu parçacıklar, ışıl ışıldılar. Tüm bunlarla birlikte tarifi imkânsız bir huzur ve mutluluk kapladı profesörün benliğini.
Sabah beşte kalkıp, final sorularını hazırlamak için sınıf listesini eline almıştı. Bugün ayrı bir enerji ve neşe vardı içinde. Eli hiçbir zor soruya gitmemiş, evlatlarını kırmanın özrünü sağlamak istemişti kendince. Listeyi incelerken dikkatini çeken bir şey olmuştu. Sınıfın büyük çoğunluğu doğu kökenli gençlerden oluşuyordu. İlk gün ki tanışma faslı geldi aklına ve o an neler hissettiklerini hatırladı. Şimdi her şey yerli yerine oturuyordu. Onu çevreleyip kalkan olan, dışarıyla ilişkilerini kesen ve onu bir canavara dönüştüren kalkan aslında hiçbir metafizik gücün etkisi değildi. Onu kendisi, kendi ön yargıları örmüştü çevresine. Ön yargılarıydı onu herkesten soyutlayan, aralarına engeller çıkaran. Yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu profesörün 'Profesör oldun ama gerçek bir insan olmanın henüz başındasın Cemil!'dedi kendi kendine ve devam etti sınav hazırlıklarına.
Öğrencileri sınav tarihlerini öğrendiğinde Prof. Dr. Cemil İLKA'nın sınavının ilk gün saat onda olduğunu öğrenmişler, finallere ilk fireyle başlayacakları düşüncesiyle surat asmışlardı. Sınav günü gelip çattığında herkes dersliklerde yerini almış sınavın başlamasını bekliyordu. Gözetmenler geldi, kâğıtlar dağıtıldı ve sınav başladı. Öğrenciler soruları okur okumaz hayretle birbirlerinin yüzlerine baktılar ve sınav kâğıtlarının sonuna küçük bir not düştüler: 'Cemil Hocam aramıza tekrar hoş geldiniz!'.
Ömer BOZ