Fransız Konsolosun Eşi
Kaderim... O zamanlar kaderimin bu dünyada acı çekmek olduğunu düşünüyordum. İsyankâr bir kul değildim ama hissettiklerim bana bir haksızlık gibi geliyordu. Zorla vatanımdan koparılmış, ne olduğunu bilmediğim günahlarımın kefaretini ödemek için yeryüzündeki cehenneme sürülmüştüm. En azından günahlarımın ne olduğunu bilseydim; böylece Tanrıya beni affetmesi için gece gündüz dua ederdim. Bu sayede cehenneme doğru giden bu gemiye hiç binmek zorunda kalmazdım.
Fransa'da ileri gelen bir ailenin kızı olarak dünyaya geldim. Ben de tıpkı ailem ve eşim gibi dindar olarak yetiştirilmiştim. Ailem paraya, şana ve unvana düşkün kimselerdi. Zaten bu yüzden şimdiki eşimle evlendirilmiştim. Fransa Kralı IX. Charles ?in gözde adamlarındandı. Babam eşimin kıvrak zekâsına, tecrübesine ve elbette krala olan yakınlığından dolayı,kendisine son derece büyük hayranlık besliyordu. Ben ise tüm Avrupa'yı gezmiş, en iyi şekilde eğitilmiştim. Tabi bütün bunlar iyi bir eş bulmak içindi. Yüksek mertebede olan bir adamın karısı olmak için iyi eğitimli olmak şarttı. Benim gibi aristokrat ailelerin kızları kendi eşlerini seçme hakkına sahip değillerdi. Bizler de zaten bu bilinçle yetiştirilirdik. Yani ben eşimle severek evlenmedim. 15 yaşıma geldiğimde babam beni evlendirmeye karar verdi ki kocam olan Pierre Charles'ı çoktan gözüne kestirmişti. 35 yaşında hiç çocuğu olmamış dul bir adamdı. Karısı hamile kalamadığı için intihar etmişti. Evli kaldığım süre içerisinde ben de hamile kalamamıştım. Bu yüzden ben de bu konuda sıkıntılar çekiyordum ama yinede bu sorunlarla yüzleşmeyi şu an gittiğim yere gitmeye tercih ederim.
Karanlık kamarada sandalyemde otururken ne yapsam da Fransa'ya geri dönsem diye düşünüyordum. Günlerdir yollardaydım; ailemi , insanlarımı ve küçükken kırlarında koşuşturduğumu Lyon kentini özlemiştim. Cennetimden ayrılmış ve barbar, vahşi zebanilerin olduğu cehenneme gönderilmiştim. Eşim ise halinden gayet memnundu. Onun için çok iyi bir fırsattı bu görev. Fransız konsolosu olma görevi verilmişti ona! Beni de yanında sürüklüyordu ki bu tam ona göre bir hareketti. Oturduğum yerde gözlerime düşen bir damla gözyaşının arkasından mide bulantısı gelmişti. Kamara kapalı ve karanlıktı, kederime ne kadar gömülmüşsem sonunda hastalanmıştım belli ki. Kendimi bir an önce dışarı atmak için kapıya koşmuş ve merdivenleri hızla çıkıp kendimi dışarı atmıştım. Yüzüme anında buz gibi bir soğuk ve ardından deniz suyu çarptı. Denizin tuzlu keskin kokusunu aldım. Ne olduğunu anlayamadan yere kapaklandım ve üstüm başım ikinci bir dalga ile sırılsıklam oldu. Mide bulantımın nedeni belli olmuştu; fırtına çıkmış ve bu geminin delice sallanmasına neden olmuştu ki ben bunu hiç fark edememiştim. Mürettebat delicesine koşuşturuyordu. Gökyüzüne baktığımda ne yıldız ne ay görünüyordu. Onun yerine kapkara bir dumana benzeyen bulutlar vardı. Gökyüzünü kapamış, yıldızların ve ayın ışığının yayılmasına engel olmuştu. Her gece hayranlıkla izlediğim yıldızlarım ve ayım engellenmişti; düşmüştüm, sırıl sıklam olmuştum, hava soğuktu ve mutsuz olacağım bir yerde yaşamak için gidiyordum. Daha fazla dayanamamış ve gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başlamıştı. Geminin, bir an önce denizin dibine boylamasını diledim Tanrıdan.
'Adorlee!' Eşimin sesi kulağımda çınladı ama ben hiçbir tepki vermedim ya da veremedim. Pierre yanımda bitivermişti ve hemen beni aynı hızla yerden kaldırdı. Yüzünde endişeli bir ifade olduğunu iyi hatırlıyorum. 'İyi misin?' Sorusuna karşı ben sadece başımı sallamakla yetinmiştim, her zamanki gibi. Bu bile eşimin rahatlamasına ve her zamanki alaycı tavrını sergilemesine yeterli olmuştu. 'Hadi içeri geç kuzum. Merak etme büyük bir fırtına değil. Bir şey olmaz' Lanet olsun! Oysa ben geminin yerin dibine geçmesini istiyordum. 'Hadi biraz bir şeyler ye ha, odana git ben yemek gönderirim.'
'Hayır, istemiyorum. Teşekkürler'
'Sen bilirsin kuzum ama üstünü değiştir hasta olma!'
'Lordum ilginiz için çok teşekkür ederim' Yüzüme yapay bir minnet ifadesi yapıştırmıştım. Eşimi selamladıktan sonra hızla kamarama döndüm. Kapıyı kapatır kapatmaz yüzümdeki maskeyi attım. Pek tabi derdini biliyordum; hastalanır isem onun için bir yük olacaktım. Derin bir iç çekince biraz rahatlamıştım. Siyahî kölem Marie beni görür görmez küçük bir çığlık koparmış ve hemen yanıma koşmuştu. 'Hanımım! Bu haliniz nedir?'
'Önemli değil Marie.'
'Hasta olacaksınız! Hemen üzerinizi değiştirelim.' Benim tatlı kölem Marie, hep beni düşünür. Yüzümde sıcak bir tebessüm ile köleme itaat ettim ve ıslak elbisemi geceliğim ile değiştirip sıcak yatağıma girdim. Karnımdaki gurultuyu fark edince yemek teklifini reddettiğim için pişman olmuştum. 'Marie bana biraz tuzlu peynir, ekmek ve sıcak süt getir lütfen.'
'Elbette hanımım, hemen' Marie çıkıp gidince ben yine kederlenmiştim. O an anladım ki tek başıma, hiçbir şey yapmadan durmak bana yarar sağlamayacaktı. Bu yüzden gittiğimiz yere varana kadar, kendimi meşgul edecek bir şey bulacaktım. Tabi öyle bir yerde beni meşgul edebilecek bir şey mümkün ise! Ertesi gün yerimden sıçrayarak uyanmıştım. Barbarların gemimizi yağmaladıklarını düşündüm; zira rüyamda gördüğüm buydu. Gelen kocamdı. Gayet mutlu görünüyordu ve normalden daha özenmişti görüntüsüne hem de onlar için! 'Adorlee kuzum! Sonunda vardık! Hadi hemen giyin!' Ben yerimden esneyerek doğrulurken gözlerimi açma konusunda direniyordum. Bu sıradan bir çarpışma sesi, ardından eşimin Marie'i azarladığını işittim. Gözlerimi hemen açıp kapıya doğruldum ama Marie çoktan özür dileyip çıkmıştı. 'Sersem kadın!'
'Ona bağırma! Sürekli olarak bunu yapıyorsun. O da insan hata yapmış olabilir pekâlâ'
'Ruhları var mı şüpheliyim. Her neyse, şu köle haklarını daha sonra tartışırız. Vaktinde yeterince tartıştık zaten. Hazırlan!' Sert konuşmuştu. Bu da sinirlendiğini gösteriyordu. Hemen yatağımdan kalkıp hazırlandım. Dışarı çıktığımda gökyüzünün masmavi, güneşin pırıl pırıl parladığını gördüm. Bu benim beklemediğim bir şeydi. 'Hadi hayatım, karşılama heyeti bizi bekliyor, bak' İleriye baktığımda ilk önce gördüğüme inanamamıştım. Bir süre öylece kalmış, aklımın bana oyun oynayıp oynamadığını sorgulamıştım ama sesler, yaklaştıkça arttığında daha bir gözle görünür hale gelmişti ki zaten kilometrelerce öteden bile böyle bir şehri görmek mümkündü. Karşımda gördüğüm İstanbul, benim hayalimde canlandırdığım İstanbul kesinlikle değildi. Ben cehennem görüntüsüne benzer bir şekilde tasvir etmiştim hep kafamda. Lakin bu gördüğüm şehir ömrüm boyunca gördüğüm en ihtişamlı ve en olağanüstü şehirdi. Büyüsüne kapılmış bir şekilde bu nadide mücevheri izledim. Limana demirlemiş bir sürü gemi vardı, insanların sesleri martıların sesleri ile karışıyordu ama bu hiç rahatsız edici değildi ; aksine ilgi çekiciydi. İçimde anlamlandıramadığım hisler oluşmuştu. Bu altı ay belki de o kadar kötü geçmeyecekti. İşte İstanbul'umu ilk kez o zaman gördüm ve bir daha ondan kopamadım.
Ayağımı yere koyar koymaz son derece garip hissettiğimi de hatırlıyorum ki daha önce defalarca başıma gelmişti. Gemiden karaya geçince kendimi hem ağırlaşmış hissediyordum hem de gemi hala sallanıyor gibi geliyordu. Aslında bu her zaman midemi bulandırırdı, buna 'Kara Tutması' diyorlardı. Hoş kimsenin benim gibi midesi bulanmazdı, sadece yürümekte zorluk çekerlerdi ama ben tam manası ile kara tutması yaşardım. Ondan sonrasını hayal meyal hatırlıyorum. Anlamadığım dillerde konuşan insanların bağrışları -ya da bana bağırıyorlarmış gibi geliyordu-, limana sırf bizi görmek için toplanan insanlar ve bir de bizi karşılamaya gelen heyet. En son kırmızı tonda kıyafeti olan, sarıklı ve bir kulağında tek bir küpesi olan 25 yaşlarında bir adam gördüm. Sert bakışlarını, hafif esmer tenini ve ihtişamlı bir şekilde duruşunu asla unutamam. Kısa bir an gözlerimiz kenetlenmişti, o anda gözlerinin maviliğini iyi hatırlıyorum, İstanbul kadar büyüleyici görünüyordu, daha önce öyle bir mavilik görmemiştim gözlerde ama sonra hemen gözlerini benden kaçırdı ve dikkatini yanındakilere verdi. Böylece ben de o maviliğin büyüsünden kurtulmuş oldum. Sanırım fazla bir şey hatırlamamamın sebebi o büyülü gözlerdi. Bir an o genç adamın Türklerin büyücüsü olduğunu düşünmüştüm. Yakınından geçerken dikkatini tekrar bana vermişti ama sonrasını ben de hatırlamıyorum.
Altı ay süreyle kalacağım eve gider iken midem bana bu şahane şehri seyretmeme engel olmuştu. Yeni evime doğru düzgün bakmadan girmiş, doğruca yukarı çıkmış-sanki yolu biliyormuşum gibi- ve tesadüfen elime gelen kapı kolunu çevirip kendimi odanın içine atıp yatağa kendimi atmıştım. Uyandığım zaman karanlık olmuş ve Pierre yanımda değildi. Mide bulantım geçmiş, tüm yorgunluğumu atmıştım. Üzerimi değiştirme gereği bile duymadan dışarı çıkıp keşif yapmaya karar vermiştim. Merdivenlerden inerken kölemi arıyordum. 'Marie!' birkaç kez tekrar ettikten sonra Marie birkaç kadınla birlikte dışarıdan geldi.
'Hanımım uyanmışsınız.'
'Lord Pierre nerede?'
'Evde değil hanımım. Heyetle birlikte gittiğinden beri daha dönmedi'
'Heyet mi? Bizimle gelmedi mi?' Pierre'nin bizimle gelmediğini ozaman fark etmiştim. Kendimi hasta hissederken bunu fark edememiş, yanımda geliyor sanmıştım. Aslında kendimi saldırgan ve vurdumduymaz hissediyordum. Ne yapacağımı bile bilmiyordum. O sırada 40 yaşlarında bir kadın içeri geldi. Başıyla beni selamladıktan sonra bilge suratlı bu kadın beni iyice süzmüştü ki bundan rahatsızlık duymuştum. 'Benim adım Şehrazat madam. Bu evin kalfasıyım. Yaşım ve konumum itibariyle bana büyük kalfa denir. Bu konuk evinin düzeni ve sizlerin rahatını sağlamak benim görevim. Bu yüzden herhangi bir konuda yardıma ihtiyaç duyduğunuzda hiç çekinmeden bana haber edin'
İlk başta şaşırdığımı iyi hatırlıyorum. Yaşlı olmasına rağmen son derece güzel ve zarif olan bu kadın benimle son derece iyi Fransızca konuşmuştu, oysa ben kesinlikle bu konuda sıkıntı çekeceğimden emindim. Zira gittiğim yerin insanlıktan nasibini almamış, cahil insanların yaşadığı bir yer olduğu fikrine kapılmıştım. Ağzımdan çıkan tek sözcük 'Teşekkürler' olmuştu. Tabi son derece kibirli bir ifade ile. Sonra kadın memnuniyetle gülümseyip, bir baş hareketi ile diğer kızlara emir verdi. Hepsi sıraya dizildi ve bana başları ile selam verdiler. 'Gülizar, küçük kalfamız, en gencimizdir. Yanındaki de onun kardeşi Esma, o da küçük kalfamız. Tüm işinizle onlar ilgilenecekler. Kızıl saçlı olan Dilruba ise; orta kalfamızdır. O da daha çok bana yardım eder ama gerektiğinde ondan da yardım isteyebilirsiniz elbette.'
'Çok naziksiniz. Peki Marie? Onun yatacağı yer...'
'Merak etmeyin, cariyenizin kalacak yeri hazırlandı bile. Rahat edecektir. Onunla ilgileneceğiz' Köleme cariye denmesi ve Marie nin yüzünde ki mutlu ifade beni şaşırtmıştı. Bir an da aklıma cariyenin ne olduğu gelmişti. Pierre çapkın bir adam olmasa da bu kızlarla, özellikle, kızıl saçlı olanla ilgilenebilirdi. Osmanlının haremleri son derece ünlüydü. Bir anda içimde öfke ve tiksinti oluştuğunu iyi hatırlıyorum. Yüzümün sertleştirip çenemi havaya kaldırdım, o sevmediğim kibirli kadınlardan kesinlikle bir farkım yoktur. Tepeden baktığım bu zavallı kadına,dönüp; onu iyice süzdüm ve gözlerinin içine baktım: 'Benim kölem cariye değildir. Ayrıca son derece ahlaklı olduğunun garantisini size veririm. Yürü Marie' deyip arkamı dönüp yukarı çıktım. Arkamdan gülüşme seslerinin gelmesi beni daha da sinirlendirmişti. Odama geri girdiğimde ?ki evet, ilk girdiğim oda benim odammış- öfkeyle köleme döndüm: 'Seni cariye olarak adlandırmalarına nasıl izin verirsin! Ahlaksız bir kadın mısın sen!'
'Ha... Hanımım'
'Kes! Bir daha kendine böyle dedirtme. Benim kölem hafif kadın değildir! O kızıl saçlıya da dikkat et, eşimin etrafında dolaşmasın. Bu kadınların ünü tüm Avrupa da iyi bilinir' Şimdi o günkü halimi düşünüyordum da ne kadar komik ve cahil bir hareketmiş. Gerisinde odamdan dışarı çıkmadım. Marie yemeğimi getirdikten sonra yeniden uykuya daldım. Kâbuslarla dolu bir geceydi.
Ertesi gün uyandığımda ise eşim yine yanımda değildi hatta; yatağa hiç gelmemiş gibi duruyordu. Zaten öyle yorgunluk çökmüş ki bana, derin bir uykuya dalmışım, uyandığımda ise öğleni geçmişti. Tabi zamanı daha sonra fark etmiştim. Bir anda içimi korku salmıştı, hemen sabahlığımı üzerime geçirip kendimi dışarı attım ve üst katta ne kadar oda varsa kelimenin tam manası ile her birine daldım. Hepsi de boştu. Ardından alt kata indim, Marie yine ortalıkta yoktu hatta kimse ortalıkta yoktu. 'MARİE!... MARİE!' Genç kız aceleyle aşağıdan geldi. Onu gördüğümde nasıl şaşırdığımı iyi hatırlıyorum. Üzerinde eski elbiseleri yoktu. Yerel kıyafetlerden birini giymişti, beyaz bir kıyafetti. Alt kısmı şalvar, üzerinde süslemeli kırmızı bir yelek ve belinde de yine süslemeli sarı bir kuşak. Saçları örülmüş, başına da kırmızı-kenarları süslemeli sarı şeritleri olan- bir bez takmıştı. Ayağında da kırmızı ayakkabılar vardı. Sade gibi görünmesine karşın, elbisesi şıktı, en azından eski kıyafetine nazaran çok daha şık görünüyordu. Daha özgür... Marie bana selam verdikten sonra arkasından dün tanıştığım küçük kalfalar çıktı. Yüzlerinden rahatsız olmuş bir ifade yakalamıştım.'Lord Charles nerede?' dedim. Sert ve tek düzey çıkmıştı sesim. 'Lordum sabaha doğru geldi,birkaç saat koltukta kestirdikten sonra erkenden gitti.'
'Sorun nedir Madam?' Arkamı döndüğümde büyük kalfa Şehrazat ve orta kalfa Dilruba'ın ellerinde çiçeklerle dışarıdan geldiğini gördüm.İkisinin de yüzünde anlamsız bir ifade vardı. 'Önemli bir şey yok. Sadece Merie' ı çağırdım.' Sert gözlerini kızlara dikti ve kızlar Türkçe bir şeyler söylediler. Kadın, kızların sözlerine karşılık verince bana döndü ve o sırada Marie hariç hepsi ortalıktan kayboldu. Bu kadının disiplin erbabı olduğunu gözlerine iyi bakınca yeni anlamıştım. Sonraki zamanlarda da gözlerine ne zaman baksam çekinmeme neden olacak bir bakıştı bu. 'Madam, sizi gergin görüyorum, isterseniz hamamı hazırlatayım? Aslında bugün de hamam günümüz.. İstanbul'un ileri gelen hanımları bugün şehir hamamında toplanacaklar. Hem arkadaş da edinirsiniz.' Onlardan arkadaş edinmek mi? Asla! Bu kültürsüz ve kaba saba insanlardan arkadaş edinmek, isteyeceğim en son şeydi.
'Gerekli hazırlıkları yaptırayım mı?' Kısa bir süre düşündükten sonra bu teklifi kabul ettim. Şu hamam denilen yere gidip oradaki kadınları görmek istiyordum. Aslında onlar için üzülmüyor da değildim. Hepsi de evlerine kapatılıyor ve nadiren dışarı çıkma izni veriliyordu demek ki bu hamam günü dedikleri gün de o zamanlardan biriydi. Marie gülümseyerek beni odama sürükledi ve kahvaltımı getirmek içi,n kısa süreliğine gitti. Hamam lafını duyduğundan beri son derece memnundu. 'Sen baya uyum sağlamışsın. Bu hamam tam olarak nedir? Biliyorsun sanırım?'
'Banyo' kısaca bunu demişti 'banyo'. 'Banyo mu? Peki, bu üstündeki?'
'Büyük kalfa eskilerimin burada uygun kaçmadığını söyledi ve bana bunu verdi.'
'Anladım' Aslında utanmıştım zira ona elbise veya benzer bir şey almayı hiç düşünmemiştim. Aslında bir kere niyetlenmiştim ama onda da ailemden bir ton vaaz almıştım. Ömrü hayatı boyunca ona verebildiğim tek hediye bir tarak olmuştu. Tahtadan süslemeli bir tarak. Bir süre ona verilen elbisesine baktım ve daha fazlasını hak ettiğini düşündüm. O kendince bir şeyler hazırlarken ben de yatağımın üzerine oturdum ve sohbet etmek amacıyla bir konu açtım. 'Cariyelerle iyi anlaşıyor musun?'
'Evet madam. Çok iyi davranıyorlar. Mutfakta benim gibi bir zenci kadın daha var. 50 yaşlarında. hmmm sanırım ona Fatma diyorlar.'
'Dillerini bilmediğin kişilerle nasıl anlaşıyorsun anlamadım.'
'Oh yo madam, kalfalar Fransızca biliyorlar. Bir tek Fatma bilmiyor o da farsça ve Arapça biliyormuş sanırım.'
'Gerçekten mi? Onlarda dil biliyorlar mı?'
'Evet, hatta okuma yazmaları bile var. Eğitilmişler' sesindeki imrenmeyi gayet iyi hatırlıyorum. 'Hmm sanırsam bu kalfalar bizim Avrupa da ki nedimelerin karşılığı'
'Aslın...' Marie nin sözleri duyduğum sesle birlikte kesildi. Gür bir ses şarkı gibi bir şey okuyordu. Bir erkek sesiydi. 'Bu şarkıda neyin nesi?'
'Bu bir şarkı değil hanımım. Ezan. Günün belli saatlerinde ezan okuyarak Müslümanlar namaza çağrılıyor' Başımı anladığımı göstererek salladım ve yemeğime devam ettim. Açıkçası ibadetleri beni ilgilendirmiyordu yeter ki beni rahatsız etmesinler. Yemeğim bittiğinde Marie tepsiyi götürürken ben de hamam için daha şık bir elbise seçtim. Açıkçası yıkanmaya gitsem de o kadınların yanında daha şık görünmek istiyordum. Marie geri geldiğinde bir şey söylemek için yeltendi ama kapının çalmasıyla birlikte söyleyeceği de yarım kalmıştı. Gelen Büyük kalfaydı. Hazır olduklarını, bizimde hazır olduğumuzda yola çıkabileceğimizi söyler söylemez çıktı. Kısa süre sonra hazırlanmıştım, dışarı çıktığımızda aynı at arabasına bindik ama bu sefer iki tane vardı. Benim at arabam önde giderken ikincisi arkamdan geliyordu. Bu sefer uyanık kafa ile arabayı ve etrafı inceleme fırsatım olmuştu. Araba son derece egzotik süslemeler ile süslenmişti. Çok lüks görünmüyordu ama oturakları deriden yapılmıştı ve konforluydu. Tahtanın da kaliteli olduğu belliydi. Arabacı ise 60 yaşlarında yaşlı bir adamdı.
Yolda ilerlemeye devam ettikçe ilgimi birçok şey çekmişti. Özellikle de bir sürü kumaşın, süsün, yemekliklerin satıldığı pazar ilgimi çekmişti. Avrupa'nın hiçbir yerinde böyle bir yer yoktu. İnsanlar buraya tıkışmış alışveriş yapıyorlardı. Kumaşçının önünde yüzü kapalı bazı kadınlar gördüğümü ve onlara acıdığımı hatırlıyorum, aslında ben hepsini küçük görüyordum. Hepsi de eşlerinin kölesiydiler. Hiçbir hakları yoktu ve dahası hepsi de mal gibi görünüyordu erkekler tarafından. 'Zavallılar' deyişimi hatırlıyorum da... Daha sonra kıyafetleri biraz daha farklı iki kadına gözüm ilişmişti. Sessizce konuşarak yürüyorlar, arkalarında da hizmetkârları geliyordu. Bir an göz göze geldiğimizde onların Türk olmadığını anladım. Zaten arkasından gelen 'endaksi' lafıyla onların yunan kadınları olduğunu anlamıştım. Bana gayet mutlu ve rahat görünmüşlerdi ki bu benim için şaşırtıcı başka bir durumdu. O kadar dalmışım ki 'Hey Yorgi!' sesiyle yerimden sıçradığımı iyi hatırlarım. Müslüman ve gayrimüslimlerin kıyafetleri dikkatle incelendiğinde,çok rahat ayırt edilebileceğini görmüştüm. Bu yüzden kimin kime bağırdığını anlamam zor olmamıştı. 20'li yaşlarda Müslüman bir oğlan kendine yaşıt gayrimüslim bir oğlana seslendi. Ses tonundan gayrimüslim oğlanı bir şey ile suçlayacağından veya benzer kötü bir şey yapacağından emindim ama düşündüğüm şey olmadı. İki oğlan birbirine sarılıp, kollarını birbirinin omuzlarına atıp yürümeye başladılar. Etraftakiler için ise bu son derece doğal bir durum gibi görünüyordu. Bu beni gerçekten sarsmıştı. Batıda gayrimüslimlere karşı son derece kötü muamele yapıldığını duymuştum bu yüzden sık sık onlar için dua ettiğim olmuştur. Oysa bu insanlar ne baskıya uğruyor gibiydiler ne de mutsuz. Gördüğüm kadarı ile birbiri ile arkadaş olanlar bile vardı. Gözlerim, benimkinden daha lüks görünen bir arabaya takıldı. İçinde peçe takmayan ama Müslüman olduğu belli olan bir kadın vardı. Kafasında ki başlığa ve elbisesine hayranlıkla bakmıştım. Kadın kraliçeler gibi arabasında oturuyordu. Bir an bana döndü ve başıyla sıcak bir selam verdi, aynı şekilde karşılık vermekten öteye gidemedim tabi. Uzaklaşırken gözü bir an elbiseme takıldı, açıkçası yüzünde pek beğenmiş gibi bir ifade yoktu. Dahası, sürekli kadınların evlerinde kapalı kaldıklarını düşünürken pazarda azımsanmayacak kadar kadın vardı. Gözüm erkeklere iliştiğinde gördüm ki hiçbiri dönüp kadınlara bakmıyordu bile. Arada bana bakan oluyordu ama onda da hemen kafalarını çeviriyor yollarına devam ediyorlardı. Bana bakmaları da bir anlık meraktan öte değildi. O zaman erkeklere dikkatle baktım. Hepsi de birbirine benzer ama aynı zamanda birbirinden farklı kıyafetler giyiyorlardı. Çocuklar ise ellerinde tahtadan yapılmış oyuncakları ile koşuşturup oynuyorlardı. Devasa camilerin ihtişamı altında ki egzotik görünümlü evler; sihirli, bir kapı gibi duran liman ve içinde sanki başka bir türmüş gibi gezinen insanlar... Bunlar gerçekten harika şeylerdi. Hala böyle bir yerde bulunduğuma inanmıyordum. Kısa bir tur atmama rağmen gördüklerim müthiş şeylerdi. En sonunda büyük bir binanın önünde durduk. Büyük taştan, kubbeleri olan bir binaydı. Üzerinde bir şeyler yazıyordu ama anlamamıştım zira Arapçaydı. Ben daha inmeden büyük kalfa yanıma gelmişti. 'Küçük şehir turumuzdan memnun kalmışsınızdır inşallah madam Adorlee.'
'Ah, evet çok teşekkürler gerçekten iyi geldi.'
'Sevindim. Yarın daha fazla gezebileceğiz.'
'Bugün olmaz mı?'
'Üzgünüm, hamamdan sonra doğruca eve gitmek daha iyi bir fikir ayrıca gezmek için fazla vaktimiz olmayacak. Hava kararmadan evde olmak gerekir' Hava kararmadan mı? Kararmasına daha 8 saat var. Yoksa burada hava daha mı erken kararıyor? Bu hayalimdeki şeylerden biriydi işte.
Daha fazla itiraz etme ihtiyacı hissetmeden arabadan indim ve ihtişamlı kapıdan içeri girdik. O an fazla etkilenmediğimi hatırlıyorum ama hamamın geri kalanını görmemiştim. Bizi iki yaşlı kadın karşıladı. Biri siyah biri beyazdı. Büyük kalfa ile ne konuştular bilmiyorum ama bana çok hürmet göstermişlerdi. Beni doğruca sol taraftaki bir odaya soktular. Fazla büyük olmayan bir odaydı, oda içinde 2-3 tane, uzanmak için yatağa benzer yerler vardı. Onlar bunlara 'seki' diyorlardı. Bir an hamamın bundan ibaret olduğunu düşününce hayal kırıklığına uğramıştım ama sonra düşüncemin saçma olduğuna karar vermiştim. Ne de olsa koca binaydı nasıl bundan ibaret olabilirdi ki? Esma önüme beyaz kırmızı çizgilerden oluşan bir kumaş parçası koyduğunda ne yapacağımı bilemedim. Daha sonra hepsinin elinde aynılarını görünce bir süre onlara baktım, Marie hemen yardımıma yetişip beni soymaya başladı. 'Onların önünde mi?'
'Biz çıkıyoruz madam.' Esma bir an güler gibi olmuştu ama Dilruba'nın sert bakışları ile tırsıp hemen ciddileşti ve diğerleri ile birlikte başka bir odaya geçtiler. O an o kadına minik bir minnet duygusu ve sıcaklık duymuştum. Marie üzerimdekileri çıkarttığında kumaş parçasını açtı. Uzun bir kumaştı. Onu üzerime sardı ve hemen saçlarımı açmaya girişti. 'Banyoya bu üzerlerindekilerle mi giriyorlarmış?'
'Evet hanımım. Hamamda birçok kadın var.'
'Ben çıplak geziyorlar sanmıştım. Öyle anlatılır'
'Ben sordum öyle değilmiş. Bu takunya dediklerini de giyeceksiniz' nereden çıktığını anlayamadığım tahta terlikleri çıkardı. Tek tahta olmayan kısmı terliğin üstü idi. O da diğer kıyafetlerde olduğu gibi işlemeli bir kumaştı ama gerisi tahta idi, bilhassa alt tarafı yüksekti. Takunyaları giydiğimde boyum bir anda neredeyse 10 cm artmıştı. 'Gözüme baya kısa göründün Marie' Gülüştükten sonra kölemde aynı şekilde üzerine bezi sarıp takunyalarını giydi. Büyük kalfa kısa bir süre sonra içeri girdi. Yüzünde memnun bir ifade ile bana yol gösterip kapılardan soktu. Tabi bu arada takunyalar ile yürümenin zorluğunu bahis etmiyorum bile. Bu sırada müzik sesleri kulağıma gelmeye başlamış beni meraklandırmıştı. Odadan çıktığımda sağ ve solda iki oda gördüm. İçine bakma fırsatı bulamadığım gibi sorma cesaretini de nedense gösteremedim ama en son girdiğim oda beni hayretlere düşürdü. İlk izlenimim sıcaktı, gerçekten sıcaktı. Devasa bir alana girmiştik. Büyük bir kubbe tavanı vardı ve tavanda küçük deliklerden ışık giriyordu. Yine duvarlar çok yüksekti ve en yüksek noktasında pencereler vardı. Buralardan giren ışık içeriyi çok aydınlatmıyordu ama hoş ,loş bir hava veriyordu. Hamam ihtişamlı görünüyordu. Şık ve sadeydi. Tam önümde bir havuz vardı, içinde de dört beş kadın vardı. Gülüşüp konuşuyorlardı. Uzun saçları sağ veya sol omuzlarından sarkıyordu. Yerler harika bir mermerden yapılmıştı. Duvarlar sık aralıklar ile 'su kurnaları' adını verdikleri mermer lavabolar ile-ki içi su dolu- tam ortada yuvarlak hafif yüksek ve geniş bir taş vardı. Sonradan öğrendiğime göre de buna 'göbek taşı' diyorlarmış. Kurna başlarında, göbek taşı etrafında bir sürü kadın vardı. Kimisi yıkanıyor kimisi bir köşeye çekilmiş konuşup sohbet ediyordu. Odanın kenarında ise saz takımı vardı. Müzik aletlerini çalıp şarkı söylüyorlardı. En son gözüm yemeklere takılmıştı. Göbek taşının ortasında çeşitli Türk yemekleri ve meyve tabakları bulunuyordu. Bırakın böyle bir banyo yerleri olmasını-ki benim ülkemde böyle yerleri bırakın banyo için evlerimizde özel bir oda bile yoktu- banyoda müzik çalıp yemek yemeleri bile şaşılacak bir şeydi benim için. 'Bunlar yemekte yiyorlar burada' Bunu söylediğimde birkaç kadın bir anda bana döndü ve kısa bir süre bakıp geri işlerine döndüler. Beni anlayıp anlamadıklarını bilmiyordum ama biraz utanmıştım.
'Şu köşeye gidelim madam' dedi büyük kalfa. 'Bizler haftanın belli günleri burada toplanırız. Genelde bütün günümüz burada geçer bu yüzden yemek konusunu burada hallediyoruz. Hamam sadece yıkanma yeri değil aynı zamanda eğlence yeridir.' Ben sadece başımı sallamakla yetinmiş, küçük bir kız çocuğu gibi bana neresi gösterilmişse oraya geçip oturmuştum. Mermerin soğuk olmasını beklerken aksine sıcak çıkmıştı. Oturduktan sonra etrafıma daha net bakma fırsatı buldum. Birkaç genç kız göbek taşından kalkıp dans etmeye başladılar, dans şekilleri çok farklıydı ama eğlenceli görünüyordu. Aynı şekilde annelerinin dizleri dibinde birkaç küçük Türk kızı da görmüştüm. Yanımdaki 40 yaşlarındaki kadın ise yeni gelmiş gibi görünüyordu. Hala kuruydu. Hizmetkârı turnadan bakır bir tasa su doldurup hanımının başına döktü. Sonra bir kalıp sabun ile saçlarını köpürtmeye başladı. Hepside son derece zarif hareket ediyorlardı. Çıplak gezen de yoktu. Şu ana dek gördüklerimden Türk kadınlarının hiç de düşük ahlaklı olmadıkları sonucunu çıkarmıştım ama şu cariyelerden pek emin değildim hala. Marie ye döndüğümde ben de kafamdan aşağı sıcak suyu yemiştim. Hazırlıksız yakalandığım için bir an kasıldım ve hafif bir çığlık attım. 'Özür dilerim madam' kadınların hafif gülüşme sesleri kulağıma geldiğinde utancımdan dolayı sinirlenmiştim. Onları küçük görmüştüm ama görünürde aslında onlar beni küçük görüyordu. Marie çekine çekine bir kalıp sabunu alıp saçlarımı köpürtmeye başladı. Kalfalara baktığımda aynı şeyi onlarında yaptığını gördüm. İkinci tas suya hazırlıklıydım ve açıkçası çok iyi gelmişti. Hissettiğim temizlik ve bedenimin yumuşaklığı ardından gelen rahatlama tüm dertlerimi unutmama neden olmuştu. Ardı ardına gelen sıcak suyun ve temizlenmenin keyfini çıkartırken narin bir ses dikkatimi çekti. Karşımda 30 yaşlarında kumral bir kadın duruyordu. Hemen sol tarafıma geçip oturdu ve beni başıyla selamladı. Ben de aynı şekilde karşılık verdim ama ne yapacağımı bilemedim. 'Merhaba madam'
'Ah merhaba'
'Adım Eirene'
'Rumsunuz yani?'
'Yunanlıyım evet.' Kadının yunan olması beni açıkçası çok şaşırtmıştı. Sokakta gördüklerimden sonra bir de Türk kadınlarının toplandığı hamamda bir yunan kadını onlarla birlikte aynı yerde vakit geçiriyordu. Kadının kültürlü olduğu her halinden belliydi ,hoş aslında buradaki kadınların hepsi öyle görünüyordu. 'Fransızcayı nerede öğrendiniz?'
'Annemden. Annem bir Fransız. Babam ise tüccar. Fransa seyahatlerinin birinde annem ile karşılaşıp âşık olmuş.'
'Anneniz İstanbul'a taşınmayı nasıl kabul etti? Fransa harika bir ülkedir. Ben şahsen gelmek istemedim, yani ülkemi bırakmak istemedim' küçük bir yalan söyleme gereği duymuştum zira bu kadından emin değildim. Yinede kadının simasına bakınca hafif bir Fransız havasını görmüştüm. Kadın küçük bir kahkaha attı. 'Fransa güzel bir ülke gerçekten ama İstanbul başkadır madam. Burada herkes barışçıl bir şekilde yaşıyor, sınıf ayırımı yok, başka dindensiniz diye kötü muamele yok. Burada aç kalmak yok veya sıkıntı çekmek yok. Birçok ırktan ve dinden insan bu topraklarda yaşar' kadın kısa bir süre suratıma baktıktan sonra bir şey anlamış gibi devam etti.
' Bizler öncelikle Osmanlı halkıyız. Babam bu toprakları terk edemez, anneme de şu an sorsanız Fransa ya asla geri dönmek istemez. İstanbul'un güzelliği ve bunca halkın yüzlerce yıl bir arada barışçıl yaşamasından çok etkilenmiş. Bu yüzden ben doğduğumda barış anlamına gelen Eirene adını koymuş.' Ben ise bir şey demeden başımı salladım. Sözlerini fazla umursamasam da biraz etkilenmiştim ama şu bir gerçek ki; ön yargı duvarıma çarpmıştı. Gözlerimle bir süre etrafa baktım. Şu ana dek gördüklerimi düşündüm. Kısıtlıydı gördüklerim ama geri kalanı hakkında yeteri kadar ipucu veriyordu. Kalbim git gide bu şehre ve insanlarına ısınmaya başlasa da hala ön yargılarla doluydum. Bana öğretilenler dışında bir bilgiyi doğru kabul etmekle ilgili sorunlarım vardı, bu kesin. 'Sizin adınız nedir madam? '
'Ah özür dilerim, kabalık ettim. Hala alışamadım, ben Adorlee'
'Güzel bir isim madam. Eşinizle ne kadar süre kalacaksınız? Eşim bana altı ay süreyle kalacağınızı söylemişti ama...'
'Eşiniz doğru söylemiş. Eşinizde mi tüccar?'
'Evet' kadın neşeyle onaylamıştı. 'Balık tüccarı.'
'Balığa bayılırım'
'Ben de bayılmak zorundayım' Gülmeye başladığımızda başka bir kadının yanımıza yaklaştığını fark etmiştim. Eirene yaşlarında esmer saçlıydı. Gerçekten güzel ve zarif bir kadındı. Gözlerini görünce iyice dikkat kesildim. Limanda gördüğüm adamın gözlerinin aynısıydı. Aynı mavilik. Onunda Yunan olduğunu sanmıştım ama Eirene ile konuşmasından Türk olduğunu anlamıştım. Beni başıyla selamlayıp Yunanın yanına oturdu. Kısa bir konuşmadan sonra bana döndüler. 'Madam Adorlee, bu madam Ayşe Hatundur. Eşi, Enderûn'da laladır.' Kısa bir süre yüzüme bakıp anlamadığımı anlayınca hafifçe gülümsedi. 'Yani bir öğretmendir. Enderûn, saraya devlet memuru yetiştiren bir okuldur. Saray içinde bulunur. Onları yetiştiren öğretmenlere Lala denir.'
'Ah anladım. Madamla tanıştığıma memnun oldum.' Eirene kadına dönüp sözlerimi tekrar edince ,kadın sıcak bir şekilde gülümseyip bir şeyler söyledi. 'Kendisi de memnun olduğunu söylüyor. Kendisi birçok ırktan insanla tanıştı ama bir Fransız ile yüz yüze tanışma fırsatı bulamamıştı. Bu yüzden çok ilgisini çektiniz.'
'Ya sizin anneniz?'
'Annem mi? Annemi Fransız saymıyor, ben de saymıyorum' küçük bir gülüşmeden sonra yeniden bana dikkat kesildi. 'Bu arada, sizi evine davet ediyor, yarın. Tabi uygunsanız?'
'Memnuniyetle.' Cevap aniden çıkmıştı, düşünmeme bile fırsat vermemiştim. Daveti aldığımda nasıl heyecanlandığıma hala hayret ederim. Görünüşe göre ; hor gördüğüm bu insanlar aslında içten içe ilgimi cezp ediyorlardı veya anlam veremediğim başka bir şey vardı. İki kadında memnun bir şekilde bana gülümseyip yıkanmaya geri döndüler. Ben de en son saçlarımın taranmasına sıra geldiğinde, uyuklamaya başladım.
Hamamdan çıkmadan önce ilk girdiğimiz odalarda ki sekilerin ne işe yaradığını da anlamıştım. Hamam da, o kadar sıcakta kaldıktan sonra bir anda dışarı çıkmak mümkün değildi. Burada yarım saate yakın uzanıp dinlenmek gerekiyordu. Eve vardığımızda büyük kalfa diğerlerine aceleyle bir şeyler söyledi ve kalfalar evde koşuşturmaya başladılar. 'Sorun mu var?'
'Ayşe Hatunun evine davet edilmediniz mi?'
'Evet'
'Şimdiden hazırlık yapmak gerek. Evine ilk kez gideceğinizden bir hediye almak uygun kaçar. Ayrıca yarın için giyeceklerinizi de hazırlamanız gerekir. Kendi kıyafetlerinizi mi tercih edersiniz yoksa size yeni kıyafetler verelim mi? Sabahki kadını hatırlayınca Avrupa kıyafetlerimin burası için uygun kaçmadığına karar vermiştim. Kaldı ki kabul etmek zorundayım; elbiselerine hayran kalmıştım. 'Yenileri lütfen.' Büyük kalfa tam uzaklaşacakken aklıma bir şey takıldı: 'Büyük kalfa. Bu kadar titiz davranmak âdetiniz mi? Yani ev ziyaretleri?'
'Madam, bir Türk hanımının haremine gireceksiniz. Sizin için bu kolay bir durum değildir, herkes giremez. Bu yüzden, evet bu titizlik gerekli. İzninizle' kadın selamını verip çıktığında kendimi önemsiz hissetmeye başlamıştım, oysa ülkemde çok önemli biriydim. Bu kesinlikle alışık olduğum bir durum değildi. Kararmaya yüz tutmuş havaya baktığımda, içiminde onun gibi kararmaya başladığını hissetmiştim. Marie sessizliği bozana kadar pencereden dışarı bakmaya devam ettim.
'Demek davetlisin kuzum. Bu çok iyi, buranın ileri gelenlerinden ne kadar çok arkadaş edinirsen bizim için çok daha iyi olur.' Eşimin ayna karşısında kendisine çeki düzen verişini izlerken kendimi kapana kısılmış hissetmiştim. Kısa sürede bu hissimin nedeninin bulunduğum yerle bir ilgisi olmadığını anladım. Bu hissi uyandıran şey ; kocamın hırsıydı. Siyasi çıkarları için beni sürekli kullanması. Bunu daha önceleri birçok kez yapmıştı ve ben de her zaman boyun eğmiştim. Bu seferde kesinlikle farklı olmayacaktı. 'Demek bugün hamama gittiniz? Yarın veya öbürsü gün ben de gideceğim. Çok rahatlatıcıymış.' Yüzünü iyice inceledikten sonra suratını asıp iç çekti. 'İhtiyacım var. Bu adamlar fazla titizler. Onca protokol falan biraz o da yoruyor. Hoş hala padişahla görüşemedim. Bu biraz can sıkıcı, veziri ile görüşüyorum o kadar. Yalnız saray gerçekten çok harika,emin ol sen de görmek istersin. Tüm İstanbul için de aynısını söyleyebilirim. Buranın yedi tepe üzerine kurulduğunu biliyor muydun kuzum? Bir de yolcu kayıkları var karşı tarafa geçmek için, çok zarif. Padişahın kayığını da gördüm, konforlu ve süslü. Bir tane isterdim, Avrupa da iyi sükse yapardık. Paris teki evimize de bir Türk köşesi yapalım, oturma odaları çok hoş.' Söylediği hiçbir şeyi doğru düzgün dinlemedim. Konuşmayı bitirdiğinde bana dönüp baktı. Duygularım yüzüme yansımış olacak ki yüzüme bakınca hemen canının sıkıldığını işaret eden bir iç çekme daha gelmişti. 'Adorlee, burası sandığın kadar kötü bir yer değil. Fransa da ki konumumuz için bulunmaz bir fırsat. Sen de eşim olarak bu konuda bana yardımcı olacaksın, her eşin yaptığı gibi. Sonuç olarak bu görevimde başarılı olup olmamam beni etkilediği gibi senin konumunu da etkileyecek sevgili eşim. En azından bana bu kadarını verebilirsin sanırım? Yeterince anlatabildim mi?' Lord Pierre'in sözleri bıçak gibi karnıma saplanmıştı. Put gibi kas katı durmuş, karanlık ve dipsiz bir kuyunun içine düştüğümü hissetmiştim. Bu üstü kapalı bir tehditti. O başarısız olursa ben de ailemin yanına gönderilecektim. Zaten bunca zaman çocuk sahibi olmamama rağmen beni yanında tutmasının sebebi tamamen siyasi idi. Gözyaşlarım akmasın diye çok çaba sarf ettim. Kocama cevap olarak sadece başımı hafifçe sallayabildim. 'Güzel' Eşimin yüzüne sevinç dalgası yayıldı. Etrafına kısaca bir göz atıp bana göz kırptı ve odadan dışarı çıktı. O gittikten sonra hiç kıpırdamadan boş bir ifade ile sadece karşıma baktım ama hiçbir şey görmüyordum. Gördüğüm tek şey karanlıktı. Beynimdeki karanlıktan çıkmak için çabalarken sıcak bir el bana uzandı.
'İyi misiniz hanımım?'
'Marie... Ah evet iyiyim' Genç Marie elleriyle yüzümdeki gözyaşlarını sildi. Kahretsin! Ağlamışım! ' İyi kalpli hanımım son derece hassas kalpli biri.' Sevgi ve hüzün dolu yüz ifadesi kendimi kaybetmeme neden olmuştu. Ağlayarak kendimi Marie'nin kollarına attım. Ne kadar süreyle o şekilde durup ağladığımı hatırlamıyorum ama tüm içimi boşalttığım kesindi.
Ertesi sabah şafak sökmeden irkilerek uyandım. Saniyeler içinde kendime geldiğimde ezan sesini net algılayabilmiştim. 'Bu saat de mi?' Bir anlık öfkemle yerimden kalkmış odanın içinde dört dönmüştüm ama sonra penceremden dışarıya bakmaya daldım. Fazla bir şey göremiyordum ama amacımda görmek değildi. Bir şey de düşünmüyordum sadece öylece baktım ve ezanı dinledim. Etrafta ses yokken ezan sesi daha temiz ve yakın geliyordu kulağa. Her zamanki gibi öfkem çabucak geçiverdi ve ezan bitince kendimi yatağa attım. Kısa bir süre gözlerimi kapattım ama gözlerimi geri açtığımda hava aydınlanmış, odama da ışık dolmuştu. Bu sefer hafiflemiş ve rahatlamış bir şekilde uyanmıştım. Eşim her zamanki gibi yanımda yoktu ,ki bugün için bu kesinlikle iyi bir durumdu. Aslında burada bulunduğum sürece onu olabildiğince hiç görmemeyi kafama koymuştum. Artık eğlenmeye bakacak, kendimi bu sihir dolu yenidünyayı keşif etmeye verecektim. İlk keşif yerim ise bir Türk eviydi. Yatağımdan hızlıca kalkıp penceremi açtım. Yüzüme çarpan sabah esintisinin soğukluğu beni daha da kendime getirmişti. İçime çektiğim koku ise içimi ferahlatmış, açık güneşli hava da yüreğimi aydınlatmıştı. Kış zamanı olmasına rağmen böyle bir havanın buraya hâkim olması şaşırtıcıydı. Benim ülkemde şu an dışarı çıkmak bile zor olurdu. Aşağı baktığımda bahçıvanın gülleri budadığını gördüm. Küçük kalfalar ise bahçeye kahvaltıyı hazırlıyordu. Küçük çocuklar gibi gülüşüp koşuşturuyorlardı. Daha sonra Marie elinde tabaklar ile göründü. Dilruba da elinde üstü bezle kapalı bir tepsi ile geliyordu. Tepsiyi masaya koyunca Marie bezi muzipçe gülerek kaldırdı ve bir parça böreği ağzına attı. Dilruba da aynı şekilde gülüp etrafına baktı ve elini tepsiye atıp bir parçada o yedi. Küçük çocuklar gibi gülüşüyorlardı. Büyük kalfanın sesi ile onlar da ben de irkildik. Büyük kalfa Şehrazat orta kalfayı azarlıyordu. İkisi de küçük çocuk gibi büzülmüşlerdi. Bir an Marie'ye de sert bir şekilde baktı. 'Madam Adorlee uyanmıştır' dedi. Marie de hemen koşarak oradan kaçtı. Gülerek gidip kapıyı açtım ve kapının başında zenci kızı bekledim. Benim kapı başında gülerek beklediğimi görünce utanıp başını öne eğdi. Daha fazla dayanamayıp kahkaha atmaya başladım. 'Madam!'
'Senin gibi obur birini bulmuşsun. Kim bilir mutfakta ikiniz bir olup neler yapıyorsunuzdur'
' Fatma'nın yaptığı yemekler harika.'
'Evet, güzel yapıyor. Bari çaktırmadan bir lokma verse size de.'
'Zaten her öğün birlikte yiyoruz' Marie bir çocuk gibi gülümseyerek odama girdi ve dolabımı açarak daha önce görmediğim bir elbiseyi çıkarttı. Beyaz ve altın sarısı kumaştandı. Bir sürü taşla süslü altın renginde bir kemeri vardı. Sarı kısmı ince sarmaşık şeklinde işlemeler ile şık duruyordu. Bir de taşlı bir başlık vardı ki o da beyazdı. 'Bizim yediğimiz yemeklerimi yiyorsunuz?'
'Evet' Sanki çok sıradan bir şeymiş gibi söylemişti. Avrupa da hizmetkâr ve köleler efendilerinin yediklerinden yiyemezlerdi. Hoş burada ki cariyelerin kıyafetleri en az efendilerininki kadar şıktı ama efendileri için hazırlanan yemekleri yemeleri beni şaşırtmıştı. Aslında o ana dek neden yiyemediklerini de hiç düşünmemiştim. Marie kıyafetleri ayırmaya başladığında gözlerim beceriksizce elbise üzerinde göz gezdirdi. 'Kaç parça bu? Nasıl giydireceğini biliyor musun?' Marie sadece gülümsemekle yetindi. Halinden çok eğlendiği belliydi. 'Bu gömlek' dedi. Gömlek dediği şey ayaklarıma kadar inen beyaz upuzun bir şeydi. Gömlek görmesem rahatlıkla bu uzun şeyin gömlek olduğuna inanırdım. Hızla üzerimi çıkartıp bu gömlek denen elbiseyi giydim. Gerçekten de topuklarıma kadar gelmişti. Lakin kol ve yaka işlemeleri çok şık ve zarifti. 'Bunu unuttum' Marie hemen bana beyaz bir şalvar gösterdi. 'Çıkartmam lazım mı?' Hayır, anlamında başını salladıktan sonra şalvarı da giymiştim. Şalvar çok rahat ve sıcak tutuyordu. Cildime dokunduğundaki hissi çok hoşuma gitmişti. Gömleğin üstüne, belimin altına kadar inen, bir başka gömlek daha giydirdi ama bu kırmızıydı. Sonradan sarı üstlüğünü geçirip kemeri bağladı. Ardından saçlarımı tarayıp tepem de toplayıp, beyaz sarığı kafama sarıp çiçek şeklindeki taşlı toka ile tutturdu. Aynada kendime baktığımda inanmayan gözler ile öylece kaldım. Sanki Avrupalı bir kadın değil de Binbir gece masallarında olan sultanlardan biriydim. Marie en son üzerime kaftana benzer ipekten , beyaz bir şey geçirdi. Kol kısmı koluma hafif yapışık bir şekilde duruyordu ve çiçek süslemeleri ile işlenmişti. Omuz kısmı ve yaka ise hafif kabarıktı ve düz beyaz parlak bir rengi vardı. İnci kolye, altın bilezik ve taşlı uzun küpemi de takınca kendimi gerçekten de sultanlara benzetmiştim. Dün arabada gördüğüm kadın kadar zarif, şık ve büyülüydüm. Bu kıyafet kahverengi gözlerimi ortaya çıkartmıştı. Dudaklarıma da hafif bir kırmızıya boyadıktan sonra sıra ayakkabılarıma gelmişti. Ayakkabılarım topuksuzdu ve beyaz renkteydi. Kıyafet ile karşılaştırıldığında hiçbir işleme yoktu. Sırf düz beyaz. Giydiğimde ise rahatlık veren bir yumuşaklık hissettim. Yalnız taşlı yollarda taşları hissedeceğim su götürmez bir gerçekti.
'Harika görünüyorsunuz hanımım' Marie haklıydı. Kendimi daha önce hiç bu kadar güzel ve kendime güvenen biri olarak hissetmemiştim. Belki de bu değişimimin ilk işaretiydi.
Yolculuğumuz sırasında Ayasofya'yı ve Süleymaniye camisini daha net görme fırsatım oldu. Ayasofya'nın mimarisi ile Süleymaniye'nin mimarisi ilk bakışta çok benzer gelmişti. İki ayrı medeniyetin ve imparatorluğun ortak mirasıydı. İkisi de İstanbul'da ihtişamla yükseliyor, değeri bir mücevher gibi parlıyordu. Büyük kalfanın gözlerinden ve anlattıklarından Türklerin bu iki yapıyı da benimseyip, gururla bahislerini ettiklerini anlamıştım. Ayasofya'nın kilise kısmının gayrimüslimlere açık olduğunu öğrendiğimde ilk başta şaşırmıştım zira böyle bir yapıyı tamamen kendilerine ayırmış olacaklarını düşünmüştüm ama bir kez daha yanılmıştım. Türklerin hoşgörüsü beni her geçen gün şaşırtıyordu. Bir anda kendimi nasıl oldu da bu insanlara karşı bu denli olumlu ve yakın hisler beslediğim konusunda sorgulayamaya başladım. 'Madam, arzu ederseniz ibadet için uygun bir vakit de gidebilirsiniz' Büyük kalfa bana karşı son derece sıcak gözlerle bakıyordu. Bu yakınlık için ona minnettar oldum. 'Çok isterim, teşekkürler.' Kadın başı ile onayladıktan sonra tekrar önüne döndü. Marie ise şimdiden heyecanlanmış görünüyordu.
Bir sürü evin yanından geçtik, küçük dar sokaklardı ve sonunda deniz kenarına fazla uzak olmayan bir yerde, etrafı yeşilliklerle çevrili ,büyük bir evin önünde durduk. Daha ayağımı indirir indirmez evden yaşlı bir adam çıktı ve bizi selamladı. Büyük kalfa ile konuştuktan sonra eli ile nazikçe evi işaret etti ve önümüzden giderek bize yol gösterdi. Geleneksel Osmanlı evleri ahşaptan yapılmaydı. Bir sürü oval pencereler ile kaplıyd,ı ki bu da evin her yanının çok iyi aydınlanmış olması demekti. Genelde evler kiremit rengi ve beyaz tonlarda idi, aynı geldiğimiz ev gibi. Evin bahçesi genişti ama benim Fransa da ki evim kadar değildi, yinede bahçe son derece bakımlı görünüyordu. Bilhassa güller ve laleler ile donatılmıştı. Kapıya vardığımızda içeriden 20 yaşlarında genç bir kız çıktı. Bizleri sıcak bir gülümseme ile karşıladı ve önümüze terlikler koydu. Büyük kalfaya baktığımda bana gülümsedi ve olabildiğince sessiz bir şekilde açıklamasını yaptı. 'Evlere sokak ayakkabıları ile girmek temizlik açısından hoş görülmez.' Anladığımı gösteren bir baş hareketi yaptım ve ayakkabılarımı çıkartıp terlikleri giydim. Konuk evinde böyle bir durumla karşı karşıya kalmamıştım. Nedenini anlamamda zor olmadı; hele küçük kalfaların gün boyunca yerleri ve halıları silmesini hatırlayınca biraz üzülmüştüm bile. O ana dek öğrendiğim şeyler arasında Osmanlı evlerinin iki bölüme ayrıldığıydı: Haremlik ve selamlık. Selamlık kısmında kadınlar pek durmuyordu ,daha çok evin beyleri erkek misafirlerini orada buyur ediyordu. Kadınlar ise, harem kısmında daha çok vakit geçiriyorlardı ve bu kısma sadece ailenin yakın erkekleri girebiliyordu. Anladığım kadarıyla genel manada tüm ailenin yaşadığı kısım bu bölümdü. Bir kapıdan dışarı çıkan iki kadın bize doğru gülümseyerek yaklaştı. Kısa sürede tanımıştım. Eirene ve o mükemmel güzel gözlere sahip Ayşe Hatun. İkisi de bizi tevazu ile karşılamıştı. Eirene gözleri ile kıyafetlerimi işaret edip beğendiğini ifade etti, ben de gülümseyerek karşılık verdim. Ayşe Hatun nazik sesi ile bir şeyler söyleyip Eirene baktı. 'Öncelikle evini şereflendirdiğin için teşekkürlerini sunuyor. Karşılamada bir kusur olmadığını umup kıyafetini çok beğendiğini söylüyor. '
'Madama nazik ve sıcak karşılaması için teşekkürlerimi ilet. Hiçbir kusur söz konusu değil, olabileceğini de sanmıyorum.' Gerçekten de tüm bunları tüm içtenliğimle dile getirmiştim. Eirene sözlerimi tercüme ettiğinde Ayşe Hatunun gülümsemesi daha da arttı. O sırada büyük kalfa öne çıkıp Ayşe Hatunu selamladı ve elindeki paketi .bir şeyler söyleyerek uzattı. Kadının gözleri mutluluktan ışıldayarak bana döndü 'Teşekkürler' dedi. Hediyenin ne olduğunu bilmiyordum ama büyük kalfanın zevkli olduğundan emindim. Ayşe Hatun bizi evin ortasında bulunan, sofa adı verilen, çok geniş bir odaya soktu. Bu oda da başka kapılar daha vardı. Şehrazat kalfa fırsatını bulup bana oda hakkında minik bir bilgi vermişti. Sofa evin en hareketli bölümüydü ve kadınlar daha çok bu bölümde oturuyorlardı. Misafir karşılamadan tutun yemek yemeye kadar birçok işlevi vardı. Oda da en çok iki şey dikkatimi çekmişti. Altın renginde süslü tavan-ki odanın kendisinden daha lüks görünmesine anlam verememiştim ama çok hoş bir uyum içindeydi odanın geri kalanıyla- ve üç yandan, zemine bitişik ahşap divanlarla kaplı bir kısım. Bu kısım komple büyük pencereler ile kaplıydı ve haliyle içerisi son derece aydınlık kalıyordu. İçimden bütün gün burada oturup bahçeyi izlemek geldi. Evin zevkle döşenmiş olması kesinlikle gözümden kaçmayacak bir şeydi. Ayşe Hatun divanlara geçmem için kenara çekildi ben de olabildiğimce nazik bir şekilde ,adımımı atıp divana kuruldum. Ardımdan Eirene gelip karşı tarafıma oturdu. Ayşe Hatunda tam ortaya oturdu. Ayşe Hatun, elindeki paketi zarifçe açtı. Paketin içinden gümüş, kenarları altın kaplama bir buhranlık çıktı. Ev sahibim neşeyle Eirene bir şeyler söylerken cariyelerde ellerinde gümüşten bir sürahi ve gümüşten bir leğen ile geldiler. O an burnuma belli belirsiz bir gül kokusu geldi. ' Ayşe Hatun, hediye için şükranlarını sunuyor. Çok beğenmiş, evin başköşesine koyacağını söylüyor'
'Öyle mi?' ben de neşeyle ev sahibine dönüp gülümsedim. Kadının yüzündeki beğeni ve minnet ifadesi beni mutlu etmişti. 'Beğenmesine gerçekten mutlu oldum.' Eirene sözlerimi tercüme ettikten sonra kadın başını sevecenlikle salladı. Sonrada bekleyen kadınlara gözü ile işaret verdi. Cariyeler direkt bana yöneldiler ve leğeni bana uzattılar. Elimi belli belirsiz uzattığımda siyah saçlı cariyede nazikçe elime sürahinin içindekini döktü. Sürahinin içinde gül suyu vardı. Kokusunu içine çeke çeke dökülen gül suyuyla elimi yıkadım ve başımla teşekkür ettim. Benden sonra Eirene ve hanımlarına yöneldiler. 'Meyve yersiniz değil mi?' dedi Eirene. Aynı an da nereden geldiğini anlamadığım bir altlık ve üzerine geniş yuvarlak bir sini kondu. Üç sini her birimizin önüne özenle serildi, ardından da içinde meyve bıçakların olduğu tabakları getirip, her bir sinin üzerine koydular. Meyve tabağı son derece zengin ve leziz görünüyordu. Yeşil ve kırmızı elmalar, şeftali, kiraz, vişne, erik, kayısı, üzüm ve daha önce yemediğim incir, armut meyveleri tabaklarda sanat eseri gibi duruyordu. Açıkçası dokunmaya kıyamıyordum. Yinede bir tane yeşil elma alıp soymaya başladım.
İki saat boyunca müzik, doğa ve yemek hakkında konuşup durduk. Elbet bu sırada şok edici bilgiler de öğrenmiştim. Nedime olarak gördüğüm cariyelerin aslında köle olduklarını ve her daim disiplin içinde yetiştirildiklerini öğrenmiştim. Hepsi de okuma yazma, dil ve becerilerine göre musiki dersi alıyorlardı. Hatta padişahın eşleri de genelde saray hareminden seçilen köle kadınları oluyordu. Şu anki valide sultan Nurbanû Sultan da bir saray kölesiydi. Bizde kölelere dokunmamaya özen gösterilirken burada imparatorluğun başındaki kişi bir köle ile evleniyor üstüne onu kraliçe yapıyordu. Kölelerin ömürleri boyunca köle kalmadıklarını öğrenmem ise ikinci bir şoktu. Oysa bizde ölene dek köle olarak sefil bir hayat yaşarlardı. Osmanlı da cariyeler genelde 7 ila 9 yıl içinde görev süreleri doluyor ve azat ediliyorlardı hem de emekli maaşı ve kendilerine bir ev verilerek. Bir de çoğu iyi ailelerin oğulları ile evlendiriliyordu. Bazı cariyelerin görev süresi dolduğu halde azat edilmeyi reddetmeleri ise benim hayatım boyunca inanamayacağım bir şeydi. Lakin Fatma kadın ve Şehrazat kadını görünce inanmamak da elde değildi. Bunları öğrenince kendi ülkemdeki kölelere ve bilhassa Marie için çok üzüldüm. Cariyeler hakkında konuştuğumuzda, sesinde uyduğum imrenmenin de nedenini anlamıştım artık. Bu bilgileri aldıktan sonra evin hanımı bahçeye çıkmayı teklif etti. Bahçeye başka bir kapıdan çıktık ve doğrusu iyi de geldi. Hava çok soğuk değildi ama hafif bir rüzgâr çıkmıştı. Ayşe Hatun bana bahçeyi gezdirirken bir yandan bu insanlara büyük saygı duymaya başlamıştım. Barbar, zalim ve cahil gördüğüm bu insanlar düşüncelerimin tam aksi olduklarını göstermiş kanıtlamışlardı. En önemlisi; asıl barbarların, onları bu şekilde anlattığımız için biz olduğunu göstermişlerdi. 'İsterseniz beraber ibadet için Ayasofya ya gidelim?' Eirene misafirliğimizin son anlarında olduğumuzun sinyalini vermişti. Aslında biraz daha kalıp sohbet edip vakit geçirmek istiyordum bu insanlar ile ama kabalık olacağı için imasını bile etmedim. 'Çok iyi olur. Aslında ben de gitmek için planlar yapmıştım, bugün benim için çok iyi olacak.'
'Çok güzel' dedi o çocuksu neşesiyle. O sırada Ayşe hatun neşeyle birine seslenip el salladı. Arkamızı döndüğümüzde donup kaldım. Karşımda ilk geldiğim gün limanda olan o mavi gözlü genç adam duruyordu. Sıcak ve hoş gülümsemesi ile bize yaklaştı. Ayşe hatun daha önce davranıp, ileri atılıp sıkıca genç adama sarıldı. O gün ,bu andan çok rahatsız olduğumu hatırladıkça gülmekten kendimi alıkoyamam. Eirene, yarı azar yarı şaka karışımı bir şeyler söyledi. Genç adama, komik gelmiş olacak ki uzunca bir süre güldü. Daha sonra gözleri bana kaydı. Yüzünde şaşkın ve ilgili bir ifade vardı. Ayşe Hatun beni tanıtınca klasik Avrupai selamımı verdim. O da bana sağ elini kalbinin üstüne koyup, hafifçe eğilerek karşılık verdi. Başını kaldırdığında yine o büyülü mavi gözlerine kapıldım. Tanrı özenerek yaratmış gibiydi. ' Adahan efendi, Ayşe Hatunun ağabeyidir. Kendisi bir Levend Subayıdır, yani bir donanma subayı. Uzunca bir süre buralarda değildi.'
'Ben kendisini geldiğim gün limanda görmüştüm'
'Evet, ben de onun için azarladım zaten. ' deyip muzipçe göz kırptı. Genç adam kadına imalı bir şekilde bakıp tebessüm etti. Eirene ise hiç oralı olmadı. Anladığım kadarı ile Eirene bu iki kardeş ile küçüklüğünden beri tanışıyordu. 'Bu mavi gözler gerçekten etkileyici.'
'Ah evet, öyle değil mi' Eirene iki kardeşe dönüp bir şeyler söyledi. İkisi de bana bakıp gülümsediler. Belli ki sözlerimi tercüme etmişti. 'Güneşle birlikte daha çekici oluyorlar' Bir an anlayamamıştım ama sonra Adahan efendinin benimle İngilizce konuştuğunu anladığımda bir an durdum. 'İngilizce bildiğimi nereden anladınız?' Adahan efendi bana bakıp gülümsedi. 'Zengin bir aile, nüfuslu bir eş ve eğitimli bir hanım. Fazla zor olmadı. Ve bu ikisi benim dediğimi anlamak için İngilizce öğrenmeli ' dedikten sonra kardeşine ve arkadaşına bakıp kahkaha atmaya başladı. İkisi de çocuk gibi buna bozulmuşlardı. Ben de bu yüz ifadelerine dayanamayıp gülmeye başladım. 'Alınıyorum ama' Eirene alınmış gibi yaparak dudaklarını büktü. Aniden koluma girip genç adamı şakadan itti ve bir şeyler söyledi. 'Hadi biz Ayasofya ya gidelim. İstersen yürüyelim'
'İyi olur' yürümek bana gerçekten de iyi gelecekti. Sürekli arabayla gezinmek sıkıcıydı.
'Ben hanımlara eşlik ederim.' Fransızca bilmediğini düşündüğümde nasıl anladığını anlayamamıştım ama genç adam daha bir şey dememi beklemeden yol verdi. Eirene ye aklındakini söylemiş olacak ki, ilk önce cariyeleri gösterdi ama genç adam bundan hoşlanmadı. 'Çok korumacı, buradaki erkeklerin hepsi böyle' dedi kadın. 'Madem hepsi böyle kimden koruyorlar?' dedim.
'Bilmem' deyip kahkaha attı. Ayşe Hatunda hazırlanıp bizimle gelmeye karar verdi. Ben de yürümenin verdiği heyecanla bir çocuk gibiydim. Arada bir göz ucuyla Adahan efendiye bakıyordum. Tek kulağındaki küpe, bana maceracı bir yapısı olduğu havasını vermişti. Zaten tavrından buna müsait biri olduğunu anlayabiliyordum. Klasik Osmanlı evlerini, mahallelerini geçtikçe daha fazla insanla karşılaşmaya başladık. Aslında o dar mahalleleri de çok hoşuma gitmişti, taş yollarına basmak ise ayrı bir heyecan veriyordu. Hele ki bu şehrin tarihi bir şehir olması ayrı zevk katıyordu. Bu geçtiğim yollarda eskiden Roma insanları ve imparatorları gelip geçmişti. İstanbul iki medeniyete ev sahipliği yapmıştı. Aslında, bu güzel şehrin ilk başta tekrar bizim elimize geçmesini istemiştim ama şimdi bu insanları gördükçe artık o devrin kapandığını iyi anlıyordum. Gerekte yoktu zaten zira burada herkes ayırım gözetmeksizin mutlu bir şekilde yaşıyordu. Önemli olan ülke ve şehirlerin kimin elinde olduğu değil, orada insanların özgür ,rahat ve mutlu yaşayıp yaşamadıklarıdır. Sıkıntı olmadıkça bir sorun yoktu ki görünürde burada bir sorun da yoktu. Yol boyunca Eirene bana etrafı ve çocukluğu anlattı. Bu iki kardeş ile nasıl tanıştığını, çocukluğunda nasıl sokaklarda koşuşturduğunu, hepsini bir bir anlattı. Adahan, Eirene nin tam olarak ne anlattığını anlamasa da arada lafa girip muhtemel yanlış anlatmasını korktuğu şeyleri belirterek kendi anlatıyordu. Sık sık da tehditkâr gözlerle Eirene ye kısa bakışlar atıyordu. Ayşe Hatun ise daha çok ağabeyi ile konuşuyor arada bana dönüp şehrin can alıcı noktalarını gösteriyordu. En sonunda Ayasofya ya geldiğimizde önünün kalabalık olduğunu gördüm. 'Tabi ya bugün Pazar!' Eirene bana kahkahalar ile gülerek zaman ayarımı kaybetmeme ile dalga geçti. 'Pekâlâ, siz iki bayan çıkışta bizi bekliyorsunuz.' Levend yeniden selam verip kardeşini alıp uzaklaşmaya başladı. 'İyi biri'
'Öyledir. Lakin çok maceracı, bu yüzden babasının istediğinin aksine bir deniz askeri oldu. Tek âşık olduğu şey deniz ve macera, işte bu yüzden asla evlenmeyecektir'
'Evli değil mi?'
'Oh hayır. Aslında 25 yaşında. Çoktan evlenmesi gerekirdi ama dedim ya deniz ve macera tutkusu.' Bir anlığına arkamı döndüm. İki kardeş birbirine sarılmış bir şekilde ilerlerken Adahan yanından geçen başka genç bir oğlanın şapkasına vurarak yere düşürdü. Genç oğlan kızgın bir şekilde yere düşen şapkasını alıp genç adama döndü 'Adahan!' diye bağırdı. O ise sadece kahkaha ile karşılık verdi. Ben de bu minik gösteri karşısında kendime engel olamayıp güldüm. Eirene ye döndüğümde ise onu bana bakarken buldum. Yüzünde ciddi bir ifade vardı. Yüz ifadesine anlam verememiştim. 'Bir şey mi oldu?'
'Hayır, önemli değil.' Bakışını kiliseye çevirip 'Hadi gidelim de yer kapalım. Mimar Sinan Ayasofya'yı daha yeni tamir etti. Aslında bu kalabalığın bir nedeni de bu' Bakışları ile insanları işaret etti. Dikkatlice insanlara baktığımda sadece gayrimüslimlerin değil Müslümanlarında olduğunu gördüm. 'İnsanlar bir yenilik görme umuduyla daha bir ilgiyle geldiler.'
'Var mı?'
'Sanmıyorum. Birkaç küçük ekleme dışında bir şey olduğunu düşünmüyorum. Yapı yüzlerce yıllık ve hali ile yıpranmalar oluyor. Sürekli olarak sağlamlaştırılması için uğraş veriyorlar. Baş Mimar yapıyı iyice sağlamlaştırdı. Aslında,keşke bu yapıyı sıfırdan o yapsaydı. Bence daha dayanıklı olurdu. Bu güzel şey depremle falan yıkılır diye endişe ediyorum.'
'Neden o? Bence bu yapıyı yapanlarda çok iyi iş çıkartmışlar.'
'Mimar Sinan bir dahidir. Süleymaniye camisini gördün değil mi?'
'Evet, gerçekten harika bir mimarisi var.'
'Evet. Onu yapan Mimar Sinan dır ve içini de görmen gerekir ki daha kalfa olduğu dönemlerde o camiyi yaptı. Düşün şimdi ise tam bir usta, neler yapacağını hayal et. '
'Sen mimari yapılarla ilgilisin?'
'Evet'dedi kuruca. 'Adorlee, eşin nasıl. İyi mi?'
'Pierre mi? İyidir sanırım.'
'Sanırım mı?' Yüzündeki şaşkın ifadeyi görünce acı acı gülümsedim. 'Aslında bunu konuşmam uygun kaçmaz ama... Lord Pierre pekiyi bir eş sayılmaz. Aslında hiçibir şeyimi eksik etmez ama ilgi ve sevgi gösterecek biri değil. Hırslı bir adam ve başarıya ulaşmak adına eşini bile kullanmaktan çekinmez' Yüzüme yapay bir tebessüm kondurdum. Aslında anlatmam doğru değildi ama umurumda da değildi. Ayrıca Eirene bende iyi bir güven oluşturmuştu. Genç kadın başını kısa bir süre yere eğdi. 'Anladım. Böyle biri iyi bir eş olmaz doğru diyorsun. Sen de ayrıl diyeceğim ama bu bizim burada bile hoş karşılanmayacak bir şey. Bir çiftin ayrılması demek; bir ailenin dağılması demektir ki buradaki insanların ?bilhassa Müslümanların- aile bağları son derece kuvvetlidir. Yinede' dedi ' Eğer Lord Pierre kötü bir eş ise ayrılman en doğrusudur. Burada kötü eşlerde sevilmez. Kadın ve erkek birbirini tamamlar. Bu da ancak iki tarafın birbirine karşılıklı sevi, saygı ve ilgisiyle olabilecek bir şey.'
'Maalesef bu dediklerin benim eşimde yok. Ayrılmaya gelince bu mümkün değil. Günah keçisi ben olurum ve ailemin ünü zedelenir.'
'Ailen senin mutlu olmanı istemeli ,aksi hareket ediyorlarsa sen de mutlu olacak başka bir yer bul' Eirene nin imasını anladığımda bir süre gözlerinin içine baktım. Son derece ciddiydi ama benim için bu imkânsız bir durumdu. Eirene huzursuzluğumu anlayınca hemen konuyu değiştirdi. 'Neyse burada bulunduğun zamanı en iyi şekilde geçirmeni sağlamak için elimden geleni yapacağım' Eirene eski neşesine kavuşmuş bir şekilde koluma girdi ve beni kilisenin içine sürükledi. O gün içerisi gerçekten de kalabalıktı.
Kilise çıkışı Adahan Efendi ,bizi kardeşi Ayşe Hatun ile bekliyordu. Onları beklettiğimizi düşünerek endişelendim ama ikisinin yüzünde de gayet hoşnut bir ifade vardı. Birbirleri ile konuşup gülüyorlardı. Eve gitmeden önce pazara uğradık. Pazar, daha öncede gördüğüm gibi tıklım tıklımdı. Buna rağmen kimse birbirine çarpmıyordu. Biz kumaş bakarken, Adahan efendi de bir demircide kılıçlara, hançerlere bakıyordu. Bir süre sonra ilgisini hançerlere çevirdi. Elini tüm hançerlerin üzerine gezdirdikten sonra birinde durdu. Kını altın-gümüş karışımı olan her yanı işlemeliydi. Sapının bir kısmı ise kını ile aynı şekilde işlenmiş altın renginde, diğer kısmı ise gümüş rengindeydi. Hançeri kınından çıkarıp keskinliğini ve ağırlığını kontrol ederken bu işten iyi anladığını belli ediyordu. Ayna gibi parlak bıçağı her halinde keskinliğini belli ediyordu. En çok hoşuma giden ise bıçağın üzerine ince çizgiler ile dalga üzerinde giden bir geminin çizilmiş olması ve sapın en başında kırmızı bir püskülün sarkmasıydı. Kırmızı tonları seven bu denizci için bu mükemmel bir hançerdi. Zaten yüzüne bakınca bu hançere âşık olduğu her halinden belli idi. 'Bu sarı ipek kumaş güzel... Adorlee?'
'Ne, anlamadım?' Eirene döndüğümde bana üzeri lale desenli sarı ipek kumaşı gösterdi. 'Sence bunu alayım mı?'
'Şey, tabi tabi... Ben de bunu alayım' elimi kırmızı renkte bir kumaşa attım. Genel manada düz kırmızı olan kumaşın başı sonu ve ortası farklı tonda bir kırmızıyla işlenmişti. 'Güzel seçim. Kırmızıyı seviyorsun tabi' Birkaç saniye boyunca olduğum yerde kıpırdamadan durdum. Göz ucuyla kadına döndüğümde satıcıyla kumaşı almak için uğraşıyordu. Ayşe Hatun ise pazarlık konusunda arkadaşına yardım ediyordu. Yüzümün ateş aldığını hissetmiştim ve terlememiş olmayı umuyordum. Hiçbir şey söylemeden kumaşı titreyen ellerimle satıcıya uzattım. Ayşe Hatun ise gülümseyerek duruma el atıp parasını kendi ödedi. 'Güzel ev hediyen için' diye açıklamıştı Eirene. Ben de nazikçe teşekkür ettikten sonra genç adam yanımıza gelmişti. Ondan sonra ise doğruca eve döndük. Arabamız kapının önünde bekliyordu. Olabildiğince hızlı bir şekilde eve gitmek istiyordum. Vedalaştıktan sonra araba yol almaya başladı. Arkamı dönüp baktığımda Eirene ve Ayşe Hatun eve dönüp ilerlemeye başlamışlardı ama Genç subay hala bana bakıyordu. Gözlerimiz kesişince hafif bir tebessüm ile başını eğerek beni yeniden uğurladı. Eve vardığımda hızla kendimi odama atıp kapımı kilitledim ve tüm perdeleri çektim. Yatağıma uzanıp bugün olanları düşünmeye başladım. Eirene'nin Ayasofya'da ki bir anlığına değişen tavrı, kocam hakkındaki soruları demek bu yüzdendi. İmayı anlamıştım ama bu delilikti. Bu nasıl olabilirdi ki? Nasıl böyle bir izlenime kapılabildi? Sonuçta ben evli bir kadındım, asla başka bir erkeğe ilgi duyamazdım ama öyle ise neden terliyordum ve korku hissediyordum? Neden beni ateş basmıştı? Neden kalbim ona baktığımda bir hoş oluyordu? Gülümsemesi neden hoşuma gidiyor ve her hareketini neden takip etmeye çalışıyordum? Bu soruların ardından ,asıl anlam veremediğim soru daha çıkmıştı; ne zamandır böyle hissetmeye başladım? Onu daha ilk görüşümdü. Hayır! İkinci görüşümdü, onu ilk kez limanda görmüştüm. Bir büyücü sanmıştım onu ve muhtemel tahminimde haklıydım. O normal olmayan mavi gözleri ile beni büyüleyip etkisi altına almıştı. Oh Tanrım! Bu büyüyü nasıl bozacaktım?
O günden sonra Eirene ve o aile olabildiğince az görüşmek için elimden geleni yaptım. Tabi pek bir faydası olmadı. Eirene her zamanki sıcak tavırlarını sergiliyordu, öyle ki o günün ben mi yanlış anladım diye düşünmeye başlamıştım. Yapmacık bir tavır yoktu, zaman zaman gözlerinde hafif hüzünle bana bakar buluyordum. Bu yüzden de fazla uğraş verme gereğini duymadım. Adahan efendi ile de fazla karşılaşmasakta pazarda, Ayşe Hatunun evinde ve Eirene'nin evinde tek tük karşılaşıyorduk. Bir noktadan sonra Ayşe Hatunlara sırf onunla karşılaşırım umuduyla gitmeye başladığımda ziyaretlerimi kestim. Adahan efendinin Eirene'nin eşiyle de eski tanışıklığı olduğunu öğrenmiştim. Genç Subay tekrar denizlere döndüğü gün ben de biraz daha rahatlamıştım. Bundan sonraki günlerim İstanbul'un tümünü gezmekle geçti. Boğazda bir kayığa binerek gezinti yaptık. Daha sonraki hafalarda da, hafta da en az 1 kere bir gezintiyi yapmaya başladık. Gerçekten harika bir histi ki iştahımda o gün açılmıştı. İstanbul Boğaz bana Londra da ki Thames nehrini hatırlatmıştı ama boğazın güzelliği ve manzarası ile kıyaslandığında son derece sönük ve sıradandı. Galata da ki, Galata Kulesi de beni etkileyen yapılardan biriydi. Beni özelikle tarihi cezp etmişti. Eirene ve Ayşe Hatun bana Eminönü'nü de göstermişlerdi. Burası yüzlerce yıldır her iki imparatorluğunda iş merkezi konumundaydı. Yüzlerce hatta binlerce denizci, tüccar dünyanın dört bir yanından gelip burada toplanıyorlardı. Ayrıca buradan kız kulesi adlı yapıyı da daha net görebiliyordum. Eirene bana onun hakkındaki tüm hikâyeleri anlatmıştı. Açıkçası içini görmek adına büyük bir istek duymuştum hatta orada herkesten her şeyden uzak yaşamak bana çok cazip geliyordu. Büyük ve küçük çamlıca tepelerini de gezme fırsatı bulmuş hatta küçük bir piknik yapabilmiştim. Engebeli bir yapısı olması yorucuydu ama doğa içinde dolaşmak adına inanılmaz bir deneyimdi. En hoşuma giden yerlerden biri de Üsküdar olmuştu. Kız kulesi buradan da görünüyordu ve güzel bir deniz manzarası vardı. Bu bölgede Mihrimah Sultan Camii benim en çok ilgimi çeken yapı olmuştu. 'Bir de Edirne kapısında var. Doğru yerden baktığında Edirnekapı Camii'nin tek minaresinin arkasından güneş batarken, Üsküdar'daki caminin minareleri arasından ay doğmakta' Eirene den bunu duyduğumda hem şaşırmış hem de heyecanlanmıştım. İlk fırsatta bunu görmek istiyordum ama bu anı yakalamak kolay değilmiş. Günlerim sürekli bu şekilde geçmiş aylar olmuştu. Bir akşam yemeğinde bu harikulade şehre gelişimin dördüncü ayı olduğunu fark ettim. Zaman hızla geçmişti. Hava hızla ısınmıştı ki daha da ısınacağını öğrenmek benim için bilinmedik bir durumdu. Bu sıcaklık genelde Fransa da bile olmazdı. Doğuda sıcaklık batıya nazaran daha fazla olduğunu böylece öğrenmiş oldum. Ben genelde sadece Mısır gibi çölleri olan bölgelerin çok sıcak olduğunu düşünürdüm. Tabi bu dört ay içinde çok iyi olmasa da Türkçe öğrenmeyi başarmıştım. Anneme sürekli mektuplarda buranın güzelliğini anlatsam da o fazla ilgilenmemişti. Zaten fazla cevapta alamıyordum. Yinede hiç durmadan yazıyor yazıyor ve yazıyordum. Yaşadıklarımı, öğrendiklerimi ve gördüklerimi birileri ile anlatmam gerekiyordu ki bu kişi buraları görmemiş biri olmalıydı yoksa ne anlamı kalırdı ki. Lord Pierre her zaman ki gibi sürekli kendini görevine veriyordu. Bu zaman zarfında onun istediği gibi saraydan birçok ileri gelenin eşleri ile tanışmış bir kısmı ile yakınlık kurmuştum. Bu da onu mutlu ediyordu ve bana karışmıyordu. Doğrusu tanıştığım kadınların hepsi de son derece nazik ve ilgiliydiler. Sadece bir iki tanesi ile pek yıldızım barışmamıştı. Pencereden dolunaya bakarken aklıma gün doğumu geldi. Yarın doğum günümdü ve kesinlikle bunu bu güzel manzara ile kutlamam lazımdı. 'Marie, bu sabah ezan okunmadan kalkıp limana gün doğumunu izlemeye gideceğiz.'
'Ne? O saat de mi? Madam mümkün değil, bir gören olursa yanlış anlayabilir'
'Ezan okunmadan kalkar gideriz. Bir süre manzarayı izlediğimizde zaten güneş doğmuş olacak. Bu şekilde fazla sorun olmaz ama sakın evdekilere bahis etme aksi durumda engellemeye kalkarlar.' Marie sıkıntılı bir şekilde iç çektikten sonra başını salladı. Buna benzer şeyi ilk yapışım değildi. Daha önceleri de sabah erkenden kalkar San nehrine gider ve gün doğumunu izlerdim. Gün batımını asla izlemezdim. Bana kötü şeyler hatırlatırdı. Bu ziyaretlerim her daim gizlice olurdu ve birkaç ziyaretim ailem tarafından öğrenildiğinde bu ziyaretlerimin sonu da gelmişti. Evlenince de iki kere gitme fırsatı bulmuştum ama bu seferde öğrendiğinde eşim tarafından yasaklanmıştı. Yani bu konuda uzmandım. Gece yatmadan önce Marie' e muzipçe göz kırptım ve odama gittim. Bu günün seçme nedenim eşimin bugün eve gelmeyecek olmasıydı. Kabul etmeliyim kötü bir eşti ama işini de çok iyi yapan bir adamdı.
Sabah Marie beni uyandırmaya geldiğinde çoktan ayağa dikilmiş hazırlanmıştım. Bu sefer sarı- beyaz renkte bir elbise giyinmiştim. Bu sefer başlığımla beraber çok ince bir de peçe taktım. Bu sayede gören olsa da fazla sıkıntı çekmezdim zira beni tanıyan bu şekilde kolay kolay tanıyamazdı. Sessizce evden çıktığımızda hala karanlıktı ama gökyüzü açıktı, dolunay ve yıldızlar ışığını önüme sererek yol gösteriyordu. Sağıma veya soluma bakmadan hızlıca ilerliyordum. En sonunda Eminönü'ne varmıştık. Kendimi direkt sahil tarafına attım. Büyük tahta kutular istiflenmişti. Birine geçip oturdum ve ciğerlerime deniz kokusunu çekerek beklemeye başladım. Tam karşımızda tüm ihtişamı ile Süleymaniye Camisi duruyordu. Camiye giden birkaç kişiyi uzaktan da olsa görünce Marie endişelenmeye başladı. 'Sakin ol Marie' kızı rahatlatmak adına kolundan çekip yanıma oturttum ve konuşmaya başladım. 'Çok evhamlısın Marie. Biraz sükûnetini korumayı öğrenmen lazım' Genç kız bir şey demeye fırsat bulamadan bir sesle birlikte yerinden zıpladı. İmam minareye çıkıp ezan okumaya başlamıştı. Doğrusu sabahleyin daha yakından duyunca kulağa daha güzel geliyordu. İnsanın içinde hoş duygular oluşturup âlemlere dalmana sebep oluyordu. 'Erken geldik bence'
'Hava iyi, biraz fazla beklemenin sorun olacağını sanmam Marie' Etrafı gözlerken bir yandan da Marie ile konuşmaya devam ediyordum. 'İki kadının bu saat de burada olması hoş değil' ikimizde yerimizden küçük bir çığlıkla fırlamıştık. Ben hızla sesin sahibini arıyordum ama bulamayınca sinirlerim daha da gerildi. 'Buradayım madam' kafamı kaldırdığımda oturduğum tahta kutuların daha büyüklerinden birinin üzerine tünemiş bir adam gördüm. Çömelmiş bana bakıyordu. Belinde kılıcı ve daha önce gördüğüm altın-gümüş işlemeli bir hançer vardı. Kıyafetleri kırmızı renkteydi ve bir kulağında küpe vardı. 'Adahan efendi' 'Doğru' Denizci yerinden doğruldu ve aşağı çevik bir şekilde atladı. Sakalını okşadıktan sonra gözleri önce köleme daha sonra bana döndü. Ne zaman bilmiyorum ama geri dönmüştü. 'Yolculuğunuz bitmiş'
'Evet ve gördüğüm kadarıyla ufak değişiklikler var' İlk başta anlam verememiştim ama sonra gözleri ile yüzümü işaret edince peçemi çıkarttım. 'Gün doğumu izlemek istedim. Bugün doğum günüm.'
'Gerçekten mi? Bu harika, o zaman nice senelere. O zaman izleyeceğiniz manzara size iyi bir doğum günü hediyesi olacaktır.' Mahcup bir şekilde hafifçe tebessüm ettim. O ise her zamanki gibi gülümsedi. 'Pekâlâ yerimizi alalım. ' arkasını hızla dönüp az önce indiği yere geri çıktı. Ben ve Marie ise yavaşça yaklaşıp eski yerimize kurulduk. Marie bana korkarak döndü 'Madam?' sesini olabildiğince kısarak. Ben ise ona her şeyin yolunda olduğunu ifade eden bir göz kırpmasıyla karşılık verdim. 'Efendi Adahan, sizde mi bu saat de buraya manzara için geldiniz?'
'Hayır ben namaz için geldim. Sonra babamın işi için buraya yönelince sizi gördüm. İtiraf edeyim siz olduğunu anladığımda şaşırdım. Lakin arkanızdan sessizce gelmek eğlenceliydi.' Ona döndüğümde bana bakıp gülümsüyordu. 'Bu arada yakışmış' Parmağı ile kendi yüzünü göstererek peçeyi ima etmişti. Önüme dönüp gülerken sesi daha ciddi bir şekilde çıktı. 'Bir daha böyle bir şey yapmayın madam. Dünyanın hiçbir yerinde hoş görüleceğini sanmıyorum. Ayrıca eşiniz duyarsa sorun çıkabilir ' Son sözleri ile birlikte içimde bir acı belirmişti. Ondan sonra sessizce gün doğumunu bekledim. Kısa süre sonra şafak belirdi ve hayatın simgesi güneşin doğumu başladı. Ortalık kızıl hale geldi önce, bu ilk sancılarıydı daha sonra güneşin başı göründü ve yükselişe başladı ulu güneş. Bir noktadan sonra güneş bulutlarla birleşerek parladı. Bulutlar güneşin parıltısını kıskanmışlar ve önünü kapatarak parıldamasına engel olmak istemişlerdi ama başaramadılar. Güneş artık bulutların omuzlarında taşınıyordu ve pırıl pırıl parlıyordu, bulutlarda güneşin parçası olarak ışıldıyor, güneşe boyun eğiyorlardı. Bu harika manzarayı başka nasıl dile getirebilirdim bilmiyorum, zira şair ruhlu biri değildim ama bir şair bile bunu dile getirecek kelimeleri bulamazdı bence. 'Bu harika. Burada tadı farklı oluyor'
'Denizde en sevdiğim şey güneşin batışı ve doğuşudur' Genç subayın sesi saygıyla çıkıyordu. 'Eirene bana Mihrimah Sultan camisinden bahis etti. Şu, minarelerinin özelliğinden.'
'Evet, kesinlikle görmeniz gereken bir manzara. Son derece anlamlı. Baş mimar son derece zeki bir adam, tam manasıyla dahi.' Genç adama baktığımda yüzünde hayranlıkla güneşe bakıyordu. 'Mihrimah güneş ve ay demektir.' Gözlerini güneşten bana çevirdi. 'Bu yüzden iki Mihrimah Sultan camisinin minarelerinin yansıttığı bu özellik son derece harikulade '
'Bunu yapabildiyse çok zeki demektir. Eirene'nin ona hayranlığının nedenini anladım' Adahan efendi bir şey söylemeden güneşe bakmaya devam etti. Birkaç dakika daha kaldıktan sonra eve dönmek için yola koyulduk Marie her daim olduğu gibi korkudan tırnaklarını yemeye başlamıştı. Ben ise hiçbir şeyi umursamadan bu genç denizci subayı ile sohbet ediyordum. Türkçe öğrendiğimi öğrenince hem şaşırdı hem de sevinmişti. Birkaç cümleden fazla Türkçe konuşamadım tabi. Eve geldiğimizde Marie bir an önce içeri girmek istedi bu yüzden onu gönderdim. 'Eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim'
'Rica ederim, tavsiyem gün batımını da izlemeniz. Cami arkasında battığında inanılmaz bir görüntü oluşuyor' Güneşin batışı. Bana ne anlam ifade ettiğini bilmiyordu tabi. 'İstemem. Bana kötü şeyleri ifade ediyor. Karanlığın geldiğini gösterir güneşin batışı. Ben de karanlığı hiç sevmem.'
'Ben ikisinde severim. Bazı Rum arkadaşlarımda bir batıl inanış var. İstanbul'da güneş, camilerin arkasında batmaya başladığında kan portakalı bir görüntü oluşturuyor. Meleklerin gökyüzünden buraya indiğini ve güneşle birlikte batıya uçtuklarına inanırlar.
'Gerçekten mi? Apollo tarzı bir inanış'
'Evet, öyle. Bu arada nice senelere' Belindeki hançeri çıkartıp bana uzattı. Bir ona bir hançere baka kalmıştım. Bu hançeri eline aldığında ona nasıl tutkuyla baktığını görmüştüm. Şimdi onu bana mı veriyordu? 'Çok teşekkürler ama alamam. Bu hançer sizin ve onu aldığınızdaki bakışınızı gördüm. Sizin için çok değerli.'
'Madam, bir hançerden daha değerli şeyler vardır. Ayrıca aynısını yaptırabilirim.' Açıkçası daha fazla ısrar etmesine gerek kalmadı. Doğrusu ben de daha fazla ısrar etmek istemedim zira hediyesini geri çekmesinden korkuyordum, oysa bu hediyeyi istiyordum. Değerli ve çok güzel bir hançer olduğu için değil, ona ait olduğu için istiyordum. Ondan bir anı olması için. Hançerin sıcak kınını hissettiğim anda kalbin daha hızlı çarpmaya başladı. Onun sıcaklığı işlemişti hançere. Başımı eğerek teşekkür etmekten fazlasını yapamadım. Adahan'ın gözleri sevgi doluydu. Bir asker olmasına karşın her şeye sevgi duyan gözleri vardı. Sevdiğim yanlarından biri de buydu, her şeye duyduğu bu sevgi. Herkesle iyi anlaşması, sıcak davranması. O anda arkadaşlarını kıskandığımı fark ettim. Çünkü onlara karşı daha samimiydi ve daha yakındı. Oysa bana karşı, tüm bu sıcaklığına rağmen hala resmi hareket ediyordu. Ona hayranlık duyuyordum. O an sıcak yüzüne dokunmak istedim hatta bana sarılmasını istedim. Burada doğup büyüse idim benim eşim olabilirdi. Bu ve bunun gibi bir sürü şeyi aklımdan hızlıca geçiriyordum. En sonunda kendime hâkim olamayıp elimi kaldırıp yanağına koydum ama o hızla geri çekildi. Elim boşta kalınca utandım ve iki elimi de saklamaya çalıştım. Gözlerine bakmaya cesaret ettiğimde onun gözlerinde her şeyi anlamış bir ifade gördüm. Az önce duygularımı belli etmiştim. Perdem kalkmış ve tüm kalbimi görür olmuştu. Şaşkınlık veya kızgınlık yoktu. Ahlaksız olduğumu düşündüğünü gösteren bir ifade de yoktu. Sadece keder vardı ve bu da muhtemel benim içindi. 'Adahan' diyebildim sessizce. Lakin o kısa bir süre gözlerime baktı ve tek kelime bile etmeden oradan hızla uzaklaştı. Ben ise yerimde donmuştum. 'Madam?' İrkilerek yerimden döndüğümde Büyük kalfayla burun buruna geldim. O an daha da utanmıştım. Kalfa her şeyi görmüştü ve ne söylese, ne düşünse haklıydı. Lakin o bana anne sıcaklığı ile gülümsedi. 'İçeri girseniz iyi olur. Kahvaltı hazırlayıp getireyim ve sonra tavsiyem iyice bir uyumanızdır. Sanırsam erken kalktınız.' Elini omzuma koydu ve beni odama yönlendirdi. O bir anne ben de onun çocuğuymuş gibi ona itaat ettim.
Üç gün boyunca bırakın odamı yatağımdan bile dışarı çıkmadım. Lord Pierre beni hasta zannediyordu bu yüzden de bana pek yaklaşmamaya özen gösteriyordu. Hastalanıp işinden alı konacağından korkmuştu. Aslında onunda dinlenmeye ihtiyacı vardı zira yüzü git gide daha da soluklaşıyordu. Hatta zayıflamıştı bile. Ona çok kez dinlenmesi teklif edilmiş ama o her defasında reddetmişti. Görev süresi dolup eve döndüğünde uzunca bir süre tatil yapacağını ve denizin, güneşin keyfini çıkartacağından bahis ediyordu. 'Kendinizi bugün nasıl hissediyorsunuz madam?' Büyük kalfa elindeki tepsiyi masanın üzerine koydu. 'Farklı değilim. Tepside ne var kalfa?' Yaşlı kadın gülümseyerek tepsi üzerindeki kâseyi alıp getirdi. Burnuma tarçın kokusu geldi. Tarçının kokusunu severdim ama tadı konusunda o kadar hevesli hiç olmadım. ' Bal ve tarçını karıştırdım. Zayıf düşmüş vücut için birebir. Şimdi lütfen...' Kadın kaşığı kâsenin içine daldırıp bana uzattı. Bu kadar tatlı görünen bir yiyeceğe hayır diyemediğim bir gerçekti. İki kaşık yedikten sonra kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Balın dilimde akışını ve mideme inişindeki hazzı bana ayrı bir hoşnutluk vermişti. 'Bir kaşık daha alabilirim' Kalfa gülüp kâseyi tepsiye geri koydu. 'Fazlası iyi değildir. Hem kiloda yapar. Unutmayın madam her şeyin ortası iyidir.' Tepsiyi alıp odadan çıktı ama çıkmadan önce bir süre durdu, tereddüt ettikten sonra bana döndü. 'Madam, adil olmayan kişi Allah değil insanlardır. Bazen içinden çıkamayacağımız durumlar vardır. Tüm hayal ve duyguları kalbimizin en derin yerlerine gömüp yolumuza devam etmeliyiz. Giden olmak geride kalmaktan iyidir.' Kalfa dışarı çıktığında bu sözlerin bana olan tesirini tarttım. Tabi ki acıydı! Lakin haklıydı da, mesajı almıştım. İki ay sonra bir an önce burayı terk edecek, her şeyi unutup gömecektim. Aksi durumda daha fazla acı ve yükten fazlası olmayacaktı. Elimi yastığımın altına soktum, aradığım şeyi bulunca sıkıca kavrayıp çıkardım. İşlemeler ile süslenmiş harika bir hançerdi bu. Hançeri kınından çıkardığımda bıçağı ayna gibi berraktı. Kendimi çok rahat görebiliyordum. Üzerindeki dalga üzerinde giden gemi işlemesine parmaklarımı gezdirdim. Hançeri koklayarak kokusunu almayı umut ettim ama olmadı. Aslında iki gün önce kokusunu alıyordum. 'Ah, seni arkamda bırakamam' Hançeri kınına sokup yastığın altına geri koydum ve yatağımdan kalktım. Sonuçta iki ay boyunca yatakta zamanın geçmesini bekleyemezdim. Lakin evin dışına da pek çıkmaya niyetim yoktu. Nitekim dediğimi de yaptım. Bir hafta boyunca evde oturup kalktım. Uzun süredir yapmadığım nakış işlemeye tekrar başladım. Mendilime ne işlediğimi bile bilmiyordum. İğneyi elimin geldiği yere batırıp çıkartıyordum. Ancak nakış şekil almaya başladığında fark ettim ne yaptığımı. Önce dalga yapmış daha sonrada üzerine gemi işlemeye başlamıştım. O an sonumun hayır olmayacağını düşündüm. Nakışım bittiğinde akşam olmuştu. Ben güzel kokular eşliğinde yemek hayalleri kurar iken bir patırtı koptu. İlk önce kızların bir şeyler düşürdüğünü sandım ama ardından gelen ikinci patırtı ve erkek sesi endişelenmeme sebep olmuştu. Aslında Adahan'ın geldiğini düşünmüştüm. Şu an çok saçma bir düşünce olduğunu kabul etmeliyim ama o gün kalbimdekileri dilemekten başka yaptığım bir şey yoktu. Hızla yerimden kalkıp kapıya koştum. Biri Fransız-eşimin yardımcısı- diğeri bir Osmanlı sarayından görevli eşimi kolları arasında getiriyorlardı. 'Ne oldu?' Lord Pierre'i o şekilde gördüğüm anı hatırlayınca içim hala burkulur. Onun için bu kadar endişeleneceğimi düşünmezdim. 'Madam, Lordum rahatsızlandı. Ateşi çıktı. Oysa ben ona dedim, dinlenmesini söyledim hiç laf etmedi.' Kısa boylu şişko yardımcı uzun boylu Pierre in altında ezilse de şikâyet eder gibi bir hali yoktu, sadece endişeliydi. 'Ben iyim. Sadece bir gün dinleneyim daha iyi olurum. Abartmayın sizde' Pierre her zamanki gibi davranmıştı. Hastalanmaktan nefret eden adamı odasına taşıdıklarında ,Büyük Kalfa hemen daha fazla battaniye ve sirkeli su hazırlamak için koşuşturmaya başladı. Saray görevlisi bir hekim yollayacağını söyleyerek gitti. Yarım saat sonra yaşlı bir hekim geldi. Saçı ve sakalı bembeyazdı, bir tel siyah saçı bile yoktu. Zaman kaybetmeden eşimin yanına çıkıp onu muayene etti. On beş dakika sonra dışarı çıktığında tüm kalfalar, Mösyö Veryl, Marie ve ben kapının önüne yığılmıştık. Büyük kalfa öne atılıp onunla konuşan ilk işi oldu. Anlayabildiğim tek şey üşütmüş olduğuydu. Hekim kadının eline bir kâğıt verdikten sonra orta kalfa onu uğurladı. 'Tam olarak neyi var?'
'Ciğerlerini üşütmüş ve bünyesi çok zayıf düşmüş madam. Bize beslenme listesi verdi ve ilaçları yarın çırağı ile yollayacağını söyledi. İyi bakılması gerekiyor.' Ben başımı sallamakla yetindim ve tereddüt ettikten sonra odaya girdim. Burnuma keskin bir sirke kokusu geldi. Pierre uykuya dalmıştı. Yüzü hafiften kızarıktı ve terlemişti. Alnındaki bezi alıp sürekli suya batırıp sıkıp tekrar alnına koydum. Kendime bir sandalye çekip yanına oturdum. Bir süre onu izledim, bana bir anlığına küçük bir çocuk gibi geldi. Ben de onun annesiydim. Gözlerimi kapatıp yerimde kıpırdandım, yeniden açtığımda üzerimde bir battaniye vardı ve şifonyeri üzerindeki mum dışında etrafı aydınlatan bir şey yoktu. Uyuya kalmıştım. Esnedikten sonra bezi tekrar suya batırıp eşimin anlına koydum. 'Teşekkürler' O karanlıkta birden bire ses gelmesi beni irkilmişti. Pierre gözlerini yavaşça açtı. O soluk mavi gözleri daha da soluk görünüyordu. Belki de ışıktan diye düşündüm ben de. 'Teşekkür edecek bir şey yok. Bir eşin görevi budur.' Acı acı gülümsedi. 'Sen bir eşin yapması gerekenden fazlasını yaptın ve ben bunları hak etmedim.' Yerinden kıpırdamaya çalıştıysa da buna engel oldum. Sözlerine bir söz söyleyemiyordum , aslında haklıydı. 'Güzel Adorlee, seni bana bağlayarak hayatını rezil ettiler değil m?Bağışla, fazla hırslı davranıp sana gereken ilgiyi göstermedim.' Dedi ve uykusuna geri döndü. Ondan bu sözleri duymayı hiç beklemiyordum. Her zaman kibirli ve alaycı olan adam şimdi kusurlarını, hatalarını kabul ediyordu. Ondan sonraki birkaç gün içinde de pek konuşmadık. Ben sadece ona karşı daha sıcak o da bana karşı daha sevgi dolu ve minnetle baktı.
Şimdi geçmişi düşünüyordum da belki de Pierre Charles hayatında ilk defa sevgi gösteriyordu. İlk ve son kez. Eski eşim Lord Pierre Charles, o günden bir hafta sonra ,daha kötü oldu. Hekim'in dediğine göre kanser olmuştu. Pierre çalışkan bir adamdı. Gece gündüz çalışır çalışır ve çalışırdı. Kendine o kadar dikkat etmezdi aslında, görünenin aksine. Zayıf düşmüş vücudu bu kötü hastalığa yakalandıktan bir ay sonra vefat etti. Son ana kadar onun için dua ettim. Onun ölümü beni düşündüğümden daha çok üzmüştü. O birkaç gün boyunca ki sevgi dolu bakışı ona karşı kalbimi yumuşatmıştı. Onu hatırlamak kalbimde hüzne sebep oluyor. Yinede özgürlüğümü onun ölümüyle elde ettim. Bu güzel evde, bu güzel çocuklar ve eşimle olmamın sebebi oydu. Pierre'in ölümünden sonraki birkaç gün boyunca onun için tören düzenledik. Taziyeye gelenler arasında Eirene, Ayşe Hatun ve Adahan'da vardı. O malum günden sonra ilk kez onu görmüştüm. Yalnız kaldığım zamanda bir daha Fransaya geri dönmemeye karar verdim. Açıkçası tam olarak ne yapacaktım bilmiyordum ama buradan ayrılmayacaktım. Adahan veya bir başkası için değil, kendim için kalacaktım. Bu şehirden ve bu insanlardan ayrılmak istemiyordum. Eğer gidersem bir annenin korunaklı kollarından çıkıp vahşi doğaya salınacakmışım gibi geliyor ve bu da beni korkutuyordu. Bu beş ay içinde bu şehir benim evim, bu insanlarda yakınlarım olmuşlardı. Eirene düşüncemi öğrendiğinde bana tam destek oldu ve kalmam için gereken tüm girişimleri eşi ile birlikte üstlendi. Sonradan öğrendiğim ise bu konuda Adahan ve kız kardeşinin eşinin de büyük yardımı olduğuydu. Pierre'in ölümünden üç hafta sonra ?bu sefer tek başıma- yine limana gün doğumunu izlemek için gittim. Bu sefer belirsizliklerin eşliğinde tatsız bir şekilde günün doğumunu izledim. O gün Adahan ile yine aynı yerde karşılaştım. Ona hala bakamıyordum zira aklıma geldikçe utanıyordum. Sürekli yanımda taşıdığım hançeri çıkartıp ona uzattım. Artık taşıyamayacağımı söyledim ama o almak yerine elimi sıkıca tuttu ve hançeri tutan kolumu kalbime koydu. Afallamış bir halde yüzüne baktığımda her zamankinden farklı bir şey vardı gözlerinde; kavuşma arzusu. Bir şey diyemedim, o da söylemedi zaten. En azından dillendirme gereği hiç duymadık.
Aradan geçen yedi yıl, su gibi akıp geçti. Şu anki eşim beni son derece mutlu etmeyi başarıyor. Bu yedi yıl süresince bir kız bir erkek iki çocuğum oldu. İkisi de çok zeki ve tatlılar maşallah. Şu an penceremden onların babaları ile oynamasını büyük bir huzur ve mutlulukla izliyorum. Adahan iyi bir eş olmanın yanı sıra iyi bir de babaydı. Eşimin artık İstanbul, deniz ve maceradan önce gelen başka tutkuları vardı. Çocukları ve ben. Çalışkanlığı ve nüfusu sayesinde Kaptan Paşanın İstanbul'daki yardımcılığına yani ;Tersane Kethüdalığına atandı. Artık dördümüz birlikte gün doğumlarını ve gün batımlarını izliyoruz. Marie hala inatla yanımda kalmaya devam ediyor. Çok kez onu azat etmeyi teklif ettim ama kabul etmedi. Çocuklarımın dadısı olmasından çok, benim en iyi arkadaşım olarak evimizde yeri çok önemli. Bu arada Adorlee güzel bir isim olmasına rağmen, uzun zaman önce adımı değiştirip Canan yaptım. Eirene ve baldızım bu ismin bana çok uyduğunu söylüyorlar. Zaten ikisi bir olup seçti, eşim de onayladı. Etrafta sürekli 'yârim' diye geziyor. Eski muzipliğinden hala bir şey kaybetmediği ve kaybetmeyeceği kesin. İstanbul da kalmam ve evlenme kararım ailem tarafından hoş karşılanmadı tabi. Onlara çok kez mektup yazdım ama beni reddettikleri açıkça belli oldu. Sanırsam onları utandırdım ama önemli değil, artık mutlu olmak istiyorum. Sevdiğimi bulmuşken bundan mahrum kalacak değilim. Ne kadar da komik. Daha yedi yıl önce İstanbul'a ayak basmamak için gemimin alabora olup, kara sulara gömülmesini diliyordum ama şimdi İstanbul'un sular altında kalacağını bilsem bile asla burayı terk etmem. Burada gezinmek aynı anda tüm zamanları yaşamaya benziyor. Ne yöne baksam farklı bir zaman ve farklı medeniyete dair izler görüyorum. Ve tabii ki ben de bu zaman ve medeniyetin bir parçasıydım artık. Bu sihirli ,farklı dünyada yaşayan bir sultandım artık. Hikâyem yüzyıllar boyunca nesilden nesle okunacak. İstanbul'u gezen herkes benim ayak bastığım yere ayak basıp, dokunduğum yere dokunacak ve böylece beni yaşayacak, beni anacak. Böyle bir şeyin parçası olmayı nasıl reddederim ki? Siz reddeder miydiniz? Bunu yapmak için ahmak olmak lazım. Ve ben kesinlikle ahmak değilim.