Hunat Kapısı
Talas caddesinde dalgın dalgın yürüyordum. Onu ilk kez çay bahçesinin kilimli masasında iki eli başında yarım çay bardağına gözünü dikmiş deli gibi bakarken gördüm.
Deli olduğunu düşündüm.
Tedirginliğimi belli etmeyip çay sırasına durdum. Bir bahane ile sağıma baktım gözlerinde yaş vardı ve yine ölü gibi bakıyordu bardaktaki çaya. Kalbim acının mıknatısı ya aklımın ortasına bir merak oturdu.
Neden ağlıyor?
Çayımı alıp Kiraz ağacının gölgesindeki masaya tabiri caizse yayıldım. Kimseyi istemiyordum yanımda. Sandalyenin birine çanta birine de kitapları koydum. Bu sefer solumda kalmıştı. Yine bir bahane ile baktım yoktu. Gitmişti. Merak ettiğimle kalakaldım. Üstüme dalları düşen kirazda deli kirazlar vardı. Ekşilikte limonla yarışır. Yine de bir iki tane alırdım. Renginin güzelliği kırmızılığı beni cezp ederdi.
Aynı yorgun adımlarla işyerine geldim. Asansör yedinci kata sanki yüzyılda çıktı.
Kızlar kahve yapmış. Ne büyük nimet.
Bilgisayarda raporları okurken yandaki bildirimde haberler geçiyordu. haberin birinde !Bir aile yok oldu' yazıyordu.En can alıcı noktam aile olunca habere elim gitti gayri ihtiyari.
Sayfayı açınca dumura uğradım. Öğlen gördüğüm genç manşette ve yanındaki kutuda Ö.Ş'nin kullandığı araba aşırı hız yüzünden takla attı . Talihsiz adam karısını ve iki çocuğunu Kaybetti.
Koskocaman bir karanlıkla omuzlarım çöktü. Cama zor attım ruhumu, kayserinin az katlı evleri arasından toprak kokulu bir esintiyi içime çektim. Hasta yatağında yatan babam geldi aklıma. Bana git işinin başına iyiyim demişti. Küçülen yüzünde aynı kalan pala bıyıklarıydı.
Doktor ölümüne mühlet vermişti oysa. İleri derecede akciğer kanseriydi ve artık öksürdükçe parça parça ağzından geliyordu kanla karışık. Nefes alamıyordum o öksürdükçe. Hiçbir şey yiyip içemiyordu. Garip tadı olan bir mamayı yutmaya çalışıyordu. Annem anlattı, doktora yalvarmış hastanede kalmak için. (Beni çocuklarım böyle hatırlamasın ne olur hastaneye alın burada öleyim)
Yanına gelmemizi men etti. Herkes işine baksın iyiyim dedi. O hep dağ gibiydi ya her derde çare her yokluğa varlıktı ya . Kayseri’ye gitmeden yanına uğramak istedim. Sarılayım tütün kokusuna sardığı toprak kokusunu son kez içime çekeyim dedim. Başımı taşlara bıraktığı için sitem edeyim dedim. Beni bir başıma muhtaç bıraktığı için küseyim dedim babam çınarım gölgeliğim , gönül kuşumun kanadı diyeyim dedim. Anneme akşam gelsin demiş.
Otobüsün kalkmasına bir saat kala çağırdı. Antibiyotik ve baticon kokulu koridorları asırlar süren adımlarla geçtim. Uzasın istedim bu veda beklesin kalsın biraz daha. 216 kapılı odada karanlıktan güç bela seslendi
-Işığı açma kapıyı kapat. Acıdan incir çekirdeğine sığmış ruhumla karşısına geçtim bir kabahatli gibi. Karanlığa alışan gözlerimle bomboş kalmış yatağa baktım. Çarşafın altından kemiğe dönüşen ellerini bana uzatıp ‘ Palazım iyiyim dedi git sen dönünceye kadar iyi olurum. Vazgeçme sen ben hep arkandayım.’ Duvara çivili gibi kaldım. Ağladığım duyulmasın diye dudaklarımı var gücümle ısırdım. Kanadığını tadıyordum. Veda edemedim etmek istemedim. Edersem gider, bir başına kalırım korkarım, ah dedim ölüm az ara ver az mühlet az biraz sabah ver. İçimin kuşları kanatlansın yoksa yetemem bu yuvasız yetimliğime.
Tamam dedim. Onu içine gömdüğüm karanlığa arkamı dönüp kimseyle konuşmadan koridora fırladım. Arkamdan seslenen annemi bile duymadım. Otobüse nasıl bindim yolları nasıl geçtim hatırlamıyorum. Bir ara muavin ıslak mendil verdi pansuman için . O koku ağır iyodür kokusu. Artık baba kokusu benim için.
İş yerinden mesai bitince çıktım Hunat’a doğru yürüdüm Sur dibine gelince meydandaki Bürüngüz camisine doğru yürüdüm. Avlusu yoktu meydanın orta yerinde saplanmış mızrak gibi minaresi olan bir cami. Kesme taşları gri ile sarı arası bir renge dönmüş, uzak masal ülkesinin mabedi gibiydi. Kapısı yüksek ve oymalı. Öyle ince ve zarif ki her gelişimde dakikalarca bakardım. Kapılar çok değerliydi benim için. Gelmek için gitmek için varmak için başlamak için bir kapı olmalı. Yoksa bu hayat ilmek ilmek ulanıp elimize ayağımıza dolanır. Kapılar keskindir bu yükü keser bizim yerimize. Çekilir ve katlanır kılar hayatı.
İçimde garip bir duygu ile istemsizce asırlık kapıyı yüzüme kapattım. Dışarıda bıraktım kendimi yüce mabedin. Attım kendimi ki kimse tutmasın O’ndan gayrı. Sur dibini de geçtim vakit akşam namazını geçiyordu. Kafamın uğultusuna , öğlenki adamın ölü bakışlarına dalıp çıkarak Seyyid Burhaneddin Türbesinin önüne geldim. Bu sefer başka bir kapı açtım kendime. Bir derviş sofası bir çilehane bir kimsesizlik, -haberlerde sövenlere yobaz diyenlere din devlet düşmanı bezirgan diyenlere inat- bir kucak açtım kendime. Namazım bitince adap üzere oturdum.Düşebildiğim kadar düştüm tarihin kronolojisine. Çağlar ötesine Tebriz’i geçtim Bolkar dağlarını, Ötüken yurduna ,Yesi otağına kondurdum yüreğimi. Tesbih gibi dizdim acılarımı dizlerinin dibine. Kahretmeye dilim varmadı sitem ettim. Nerdesin bir ömür aradığım can . Nerdesin kanadıma telek olan aşk. Beni kemter etme dünya yurdunda beni muhtaç etme sana geleyim. İlmim yetmiyor yaşamaya hayat denen illeti.
Ayaklarım geri geri eve geldim. Çay demledim. Derdimi demledim Hunat semalarına. İçime bir kafes oturdu. Göğümü yıldızımı çolpanımı göremiyordum. Hayra yorayım dedim olmuyordu. İçimdeki cılız alevi de söndüren bir esinti geldi Gültepe parkından. Ayrılık kokusu gibi. Benzine gaza bulanmış. Adetim üzere kanepede uykuya daldım. Her yer sonbahar yeşili böyle özü kaçmış renklerin, hastalıklı sarı. Elimde bir kafes vardı içinde cılız sarı bir kuş. Çırpınıyordu deli gibi. Kapısını açtım elime aldım. Uçup gidecek sandım. Zeytin karası gözlerini gözlerime dikip bir iki kanat çırptı öldü. Uzatmadan öldü. Yük olmadan gitti.
Acıyla uyandım. Elim telefona gitti. Kardeşimi aradım. Ne oldu dedim. Gel dedi seni sayıklıyor. Çabuk gel. Para yatırdım hesabına uçakla gel.
Uçakla . Acenteyi aradım yok dediler. Yalvardım geç kalıyorum gitmeliyim. Vazgeçen yolcu olursa belki binersin gel bekle dediler. Beklemek istemedim. Bulduğum ilk otobüsle yola çıktım.Ürgüp’te açtım gözlerimi sabah olmuştu. Yolun kenarında sarı rahvan atlar beyaz kuzular vardı. Atlar. Gülsarı geldi aklıma Tanabay sonra. Tanabay’ın Gülsarı’yı sevdiği gibi severdim atları. Ayağı kırılınca vurulan atlar gibiyim şimdi rüzgarı kesilen toynak.
Aktarma ile akşam gelebildim Anamur’a. Kardeşim otogarda dimdik bekliyordu. Sessiz suskun. Yüzüne baktım bomboş. İçime düşen şüpheyi teyit etmek istercesine sustum o da sustu.Hastane kavşağına geldik fren yaptı.
-Babam dedi Bu gün sabah beş gibi vefat etti. Eve gidiyoruz dedi. Gözlerim dondu. Sustum sadece.
Eve geldik birkaç kalabalık evin orasında burasında sekilenmiş. Fısıltılar geliyordu
‘kızı yurt dışındaymış, Kayseri’deymiş, Geç kalmış, Yetişememiş..’ Salona girdim Annem kanepeye oturttu beni. Herkes vardı teyzelerim yengelerim amcalarım dayılarım herkes birbirine sokulmuş gibi merhametli ve mülayim.
-Kızım cenazeyi bekletmediler.
Cenaze , bütün safhaları geçip bütün ayrılıkları, koyup gitmeleri, vedaları geçip cenazeye geliyorlardı. Ne yapayım çürüyecek bedeni. Giden iki gözüm ruhum nasıl nerde şimdi.
Berzah kabın dar mı soğuk mu ? Kızlar babalarının göz aydınlığı ahret yurduna şenlikmiş. Ben nefesim yettiğince sana göz aydınlığı olacağım. Senden gayrı bütün adamları, bütün kanatları, kırıp atacağım. Kimseye yar olmayacağım.
Ben geç kalan, geçip gidecek olan. Kendimi harf harf yontup incecik ruhumla sana geleceğim.
O’nun kapısına verdiğim bu başı aşk sunağına teslim edeceğim.
O gün hiç ağlayamadım. Metanetli dediler güçlü dediler. Konuşamadım. Kimsesizdim kime yaslanıp ağlayacaktım. Koşar gibi tükettim günleri. Yesevi Sultanın kapısına gittim dayadım başımı taşlarına ağladım saatlerce , ağıtlar düzdüm kutlu şiirlerle. Balbal diktim gönlümün ovalarına o cesur ve güzel savaşçı için. Tanrı dağları o yaz kar tutmadı. O yaz gelincikler açamadı kuraklıktan Ötüken’de. İğdeler daha çiçek açmadan kavruldu. Ben kurudum. Buğday tenime bir ağıt yaktım suskun. Yalnız. Bana muhtaç bir adamı kabul ettim. İyi olsun diye adak ettim kendimi. Bir kapı açtım kendime günleri ilmek edip saracağım odaya.
Acıdan deliren adam gelir aklıma, acıyı içtiğimi unuturum…