Kayıp Mürettebat Kuralları
Kışbaharın yaz günü karları.
Bir güneşli pazar gününün Ay ışıltılı gecesiydi.. Vücutlar sek, Ruhlar hep yek'ti. Yoksa acılar mı tekti? Sanıyorum ki beşi beş geçe önemli randevusunu ekti
Bir kitabın ön sözünde okumuştum 'Sanırım bana aşıktı.' İlginçtir, hayatımda ki tek kitaptı. Saati gelmişti. Kitabı da o hediye etmişti. Basım yılı neredeyse doğum tarihine eşitti Tanrım ! Her tarafı o kokuyordu sarı kağıtların buruk uçlarında. Her sayfası aynı zamanda sesinde ki yüksek dozajlı intihar biçimine eşitti sanki. Vücutlar dip dibe, ruhlar iç içe. Işıklı, kalabalık bir caddede banka oturduk beraber. Şehrin eski valisi bu bankta vurularak ölmüş denildiğine göre, öyleyse valiyle kader arkadaşıydık. Yüzüne her bakmam da ölüyordum içten içe. Göz göze gelmemiz ölüme eş değerdi çünkü. Muhsin Ünlü ne güzel yazmış öyle 'ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek' diye. ... Akşamdı pek tabii, geceyi bekleyen akşamlardan. Hava o çok sevdiği gün gibiydi. 2009 yazının, nemi en az olan gecelerine benzetti bir ara. Nemden gram haz etmezdi, nefes alamaz gibi olurdu, bir sigara uzatırdım, daha fenalaşırdı, gülerdik, komikti. Sonrasında bir kez daha yenildim. 'Burada böyle oturmanın çılgınca olduğunu biliyorum fakat çay saatin gelmedi mi senin?' diyen bir ses çıktı sol yanımdan. Aslında sağımda oturuyordu bankın. Fakat solumdaydı her zaman. 'Demli mi olsun açık mı diye?' sordum. 'Kendine 2 çay al, birisini ben içerim.' diyerek kesti nutkumu. Demlenmeye başlamıştık. 'Sokakta yaşayan insanlara bak. Yürüyenlere değil.' dedi. 'Öncesinde biraz öp, sonrasında biraz sarıl daha sonrasında beni sokağa bırak.' ...
Çaylarda hava kadar soğumaya başlamıştı.Yine de sıcak kokusu. Nasıl bir kafedir ki böyle bi ortamda Yaşar Kurt çalacak kadar şanslı kıldı bizi. Daha güzel parçalarını dinlediğin günlerde oldu. Senin yanında dinlediğim tek gün, bu gün be adam ! Sınıyor musun beni!? ''Silebilir misin,sende kalan dudaklarımın nemini?''
Yağmuru ve O'nu çok severdi. Birisi damlalar halinde üstüne başına diğeri ise tek damla halinde kalbine iniyordu.
...
-Sokaklarda kaybolmalarının saati gelmiş olmalı. (Bunun nedeni kış aylarında erkenden kararan havaydı.) Yahu insan saat 6'da gecenin 1'i gibi hisseder mi? -Boş sokaklarda ele ele yürüyünce hisseder. Yine de yalnız hissetmiyorum. -Ecenin ablası bir akşam yalnız başına yürürken, sokak lambasının dibinde ölmüş. Sebebi neymiş peki? -Adli tıp hekimleri ve savcı kesin bir yargı bulamamış fakat bence ilgisizlikten ötürü öldü. Yani illa ki bir insan sokakta ölü bulunuyorsa cinayet fikri gelmemeli insanın aklına.Ya da bir hastalıktan dolayı ölmüş olabileceği ihtimali. Bazen en büyük katil, maktulün kendisi olabiliyor sevgilim... Ece kimdi peki?
...
-Aşık olmanın sözlükte ne gibi bir açıklaması olabilir ki be kadın ! Sözlükte ki terimi beni ilgilendirmez fakat bir Polonyalının, Hitlerin bıyığını kesmesi kadar ilginç bir durum. -Tarihte bir Polonyalının Hitlerin bıyığını kestiği nerede görülmüş? Arada ki bağlantıyı kurmanı beklerdim. -Öyleyse; bahsettiğin Polonyalının, Hitlerin bıyığını kesmesi kadar imkansızdı aşk. Fakat hayalini kurmakta sonuçta olmayacağı anlamına gelmezdi o dönem için. Hitlerin dönemi bitti pek tabii. Fakat insanlar var oldukça aşkın dönemi bitmemiş olacak, bu da demek oluyor ki kurulan hayal bir gün gerçek olabilecek. Kısaca, aşık olabilir her insan!? (Gıcık tutar birden, öksürür hafifçe.) Öhö...Hadi çayını içte kalkalım. Sokaklarda kaybolmanın vakti geçiyor. hesap!' diye bağıramazdı tabii ki ..........., içilen 17 bardak çay için hesap mı istenirmiş.
Dünyaydı. En büyük oksijen kaynağıydı. Ama insan bu işte. Oksijenin bol olduğu yüksekliklerde bile nefes alamaz. Ama illa ki yüksek yerde olmaya gerek görülmüyor bazen. Rakım sıfır, nem oranı düşük bile olsa nefes alamayacak hale gelir insan. İnsan bu yahu. İnsan. Çok fazla beklenti içine düştüğünüz, aciz yapı maddesi. Hayatının baharında, çiçeklerin yeni filizlendiği dönemde saçma sistemlere kurban giden varlık, insan. ... Hareketlenmeye başladık, fazla oturmuştuk ahşap sandalyede. Masaya kollarımı koymaktan ağrımıştı. Her ne kadar masanın üstünde mavi renkli en az 1 yıllık muşambadan masa örtüsü duruyor olsa da, konuşulmayan vakitlerde bolca masayı incelediğimden sanırım, verniğinin artık miladını doldurduğu gözler önündeydi. Böyle saçma ayrıntılara takıyorum nedense. Var mı aklına gelen, kaybolabileceğimiz dar bir sokak? -Geniş olsun bence, hem daha az insanla karşı karşıya geliriz. Hemde geniş alanlara, çok cümleler sığdırırız bu sayede. Benim bildiğim sokak veya cadde yok, senin? Aslında o incelemekle bitiremediğin masadan kalkmış olmasaydık, aklının ve kalbinin geniş bulvarlarında kaybolurdum kendi içimde. Belki de ilk defa bu kadar bencil olurdum, yada sen'de kaldığım için çokça sencil olurdum. -O zaman bu gece, hiç bilmemezlikten geldiğimiz bu sokaklara ne sencil ne bencil olalım, fransız kalalım. Gecenin sonunda, şafak vaktinde, sencil ve bencil olmak için fazlasıyla vaktimiz olacak. Bir yerde haklısın, söylediğin gibi; aynı rüyalara uyuyup farklı sabahlara fakat yine de aynı gök yüzüne uyanabilen şanslı mı diyeyim yoksa küfür mü edeyim bilemediğim türden insanlarız. -Geceleri sevdim, gecenin sonunu da, güneşin doğduğu gibi battığını da. Fakat şu an hepsinin sonunda ayrılık hepsinin sonunda yine özlem var. Veda etmek, ayrılmak. Ne dersen de adına. Aynı zamanda çok güzel tekrardan buluşma nedenidir de. Bazen konuşmalarımıza yılın üç yüz altmış beş, haftanı yedi günü, günün ise yirmi dört saati yetmiyor.Bir de hayalleri düşün. Hala aynı mı düşüncen? (Beş saniyelik bir duraksama) Şu sokaktan girelim, Sakarya sanırım burası, orta halli bir eni ve boyu var. Bize yeter.
Bundan bıkmıştım artık. Cevabını beklediğim bir soruya yanıt vermeden konunun değişmesine. Kendime hissettirdiği duygu, kazadan kurtulan fakat vücudunun bir parçasını kaybeden bir adam gibiydi adeta. Yarım bırakılmışlık duygusu. Yarım hissetme duygusu. Yarım sıfatı, zarfı, fiili, ismi... Kısacası 'yarım' hakkında ki öznellik ve nesnellikler sadece kendini göstermekten kaçınmayan Ay'a yakışırdı..
Kızıl renkte ki yarım Ay'a. Tamamlanması gereken durumlarda yarım bırakıldığımda kendim tamamlamak zorunda kalıyordum. Bilmiyorum, belki bir özellik olarak gözükse de yarımları tamamlama benim için acıdan başka bir şey değildi. Yarım, asla hoş değildi. Tam ve hiç vardı benim için. Yolun yarısında bırakılmak, sigarayı yarısında atmak, çayı yarısında dökmek, müziği yarısında kesmek.....belki de insanı yarı yolda bırakmak. Sorduğum soruların cevabını kendim karşımda ki kişinin yerine tamamlamak, o boşluğu doldurmak. Benim için 'kamikaze' , 'harakiri' yada 'mişima seppuku' terimlerden farksızdı. Japonca'ya da oldukça fransızım aslında, içinde bulunduğumuz sokak kadar.
Blog sitemden toplama halinde aktarmadır.