Kulağa Küpe
-Bu kadar paraya olmaz?
-Ne kadar istiyorsun?
-Bak eğer yakalanırsam ben biterim. Madem bu kadar büyük riske atıyorum kendimi en az bunun on katını isterim.
-Oha ne yapıyorsun sen birader? Al sen bunu.
Elindeki bir tomar parayı adamın ceketinin iç cebine koydu.
-Sana söz. Bir bu kadarını da iş bitince vereceğim.
-Söz mü?
-Vallahi söz ya!
-Tam olarak ne yapacağımı bir daha anlatır mısın?
-Bak iyi dinle C blok -2’de 14088 numarada babam yatıyor. Ona bu videoyu seyrettireceksin. Sonra da cevabını videoya kaydedip bana getireceksin. Bu kadar basit. Hepi topu beş dakikanı alacak.
-İyi diyorsun da oraya girmek yasak.
-Sen bir yolunu bulursun. Gir içeri, babama videoyu seyrettir.
-Sen niye seyrettirmiyorsun? Sonuçta baban değil mi?
-Sözleşme böyle. Babam böyle imzalamış sözleşmeyi. İçeri kimseyi almıyorlar.
-Ya öldüyse baban?
O zaman yapacak bir şey yok. Zaten oraya o maksatla girdi.
-Hiçbir şey anlamadım.
-Babam ölümcül hasta zaten. Ölmeden önce bedenini donduracaklar. Hastalığına derman bulunca yeniden uyandırıp tedavi edecekler.
-Yok daha neler?
-Ya sana ne, ne olup bittiğinden. Sen gir içeri babamı bul, videoyu seyrettir. Cevabını al gel. Hepsi bu.
-Korkuyorum, yapmasak mı?
-Ben anlamam, parayı aldın. Yarın akşam yine aynı yerde buluşalım. Hadi bakalım korkma. Bana bak aldığın para az buz değil ha. Kedi kafası kadar para tomarı verdim sana.
-İyi tamam.
-Yalnız acele etmelisin, çünkü artık zamanı geldi babamı her an dondurabilirler.
Adam tamam anlamında başını salladı. Oturdukları kahvehane olabildiğince tenhaydı. Çalıştığı iş yerinin servis minibüsü köşeyi dönünce ayağa fırladı. Tam koşacakken ona işi veren adam arkasından seslendi.
-Telefonu unuttun. Unutma bak, kamera kayıt bölümünde sadece babama ileteceğin mesaj var. Hadi göreyim seni.
Adam cep telefonunu eline aldı. Ceketinin iç cebine koydu. Koşarak servise gitti. Çalışanların tümü baygın gözlerle servise binmeye çalışan elemana bakıyorlardı. İçeri girince şöyle bir ağız ucuyla selam verdi. Geçti en arkaya oturdu. Herkes cep telefonunu karıştırıyor, kimse kimseyle ilgilenmiyordu. O da kendine verilen telefonu eline aldı. Tam açıp da videoyu seyredecekken yanına temizlik şefi oturdu. Ellili yaşlarında, püskül bıyıklı götlü göbekli şef alçak sesle konuştu.
-Muhittin bana bak.
-Buyur ağabey.\
- Murtaza gelmedi bu gün.
-Evet ağabey.
-Seni onun yerine koyacağım. Ama yapabilir misin bilmiyorum.
Muhittin için için sevinmişti. Çünkü Murtaza -2. Katta çalışıyordu.
-Yaparım ağabey. Neden yapmayayım?
-Oğlum bu iş sıradan temizlik işlerine benzemez. Orada gördüklerin, göreceklerin aklını oynatmana sebep olabilir. Açıkçası ondan korkuyorum.
-Yok ağabey ne olacak ki? Sanki hiç ölü görmedik mi?
-Ölü değil oğlum onlar. Adamları sağken donduruyorlar. Bildiğin canlı.
-Tamam, ağabey ne var işte? Daha iyi. Sen merak etme.
-İyi tamam o zaman, sen bu gün -2 de çalışacaksın. Odalara girme. Sadece koridorlar, laboratuar, tuvalet falan temizleyeceksin. Tamam mı?
-Tamam, ağabey sen merak etme.
-Bak burada gördüklerini bir yerlerde anlatırsan emin ol başın belaya girer.
-Ne olur ki?
-Öldürürler seni. Öldürmezlerse kafayı üşütmüş diye akıl hastanesine yatırırlar. Sakın bak, o kadar söylüyorum.
-Tamam, sen merak etme.
Konuşma bittiğinde servis çoktan çok katlı gri binaya gelmiş, personel kapısına yanaşmıştı bile. Muhittin aşağı iner inmez temizlik personelinin soyunma odasına gitti. Hemen mavi önlüğünü üstüne geçirdi, ardından tuvalete gitti. İş başı yapmalarına daha beş dakika vardı. Telefonu su geçirmez poşete sardı. Köpürttüğü temizlik kovasının içine attı. Çalışma yapacakları alana girerken X-ray cihazı suyun içindeki telefonu fark etmedi bile. Temizlik arabasını ittire ittire asansörün önüne geldi. Heyecandan kalbi küt küt atıyordu. İlk kez aşağılara iniyordu. Göreceklerini aşağı yukarı tahmin edebiliyordu. Sabah adamdan aldığı parayı elbise dolabında bırakmıştı. Acaba başına bir şey gelir mi diye kalbine korku düştü. Sonra “bir şey olmaz bir şey olmaz” diyerek kendine telkinde bulundu. Asansör kapısının çınlayarak açılmasıyla aklındaki parayı unuttu. Kabin boştu. İçeri girdi. -2’ye bastı. Asansör titreyerek aşağıya doğru inmeye başladı. Koridora çıktığında şaşkınlığını gizleyemedi. Sağa ve sola doğru uzanan gri duvarlı koridorlar. Her beş metrede bir sürgülü kapılar bulunuyordu. Az ilerde açık bir kapı olduğunu fark etti. Temizlik arabasını oraya doğru sürdü. Önceki vardiyada temizlik yapan personel, erkek tuvaletinin kapısını süpürge sapıyla dayaklamış, kapıyı aralık bırakmıştı. Süpürgeyi aldı. Tuvalete girdi. Başını yukarı kaldırdı. Sağda solda köşelerde kamera var mı yok mu kontrol etti. Rahatlamıştı. Görünürde kamera yoktu. Elini köpüklü temizlik suyunun içine daldırdı. Cep telefonunu buldu. Usulca kılıftan çıkardı. Baktı. Halen çalışıyordu. Mavi önlüğünün cebine koydu. Tuvalet temizdi. Burayla uğraşmanın gereksiz olduğunu düşündü. Koridora çıktı. Sessizliği dinledi. Derinden sesler duydu. Sanki bir takım makineler tıslayarak çalışıyor gibiydi. Arada insan sesleri de duydu. İnlemeye benzer, ağlar gibi, sızlanır gibi. Kapılardan birine yaklaştı. İçeriyi dinlemeye çalıştı. Bir ses duyamadı. Kapı numaralarına bakmak geldi aklına. Onun aradığı 14088, bu kapı ise 14045. Numaralar sol koridora doğru artarak devam ediyordu. Koridorun sonunda parlak ışıkların olduğu büyük çalışma odasını fark etti. Elindeki kuru temizlik mobunu taksi sürer gibi ittire ittire koridoru kat etmeye başladı. İşte aradığı kapı oradaydı. Kapının önünde durdu. Yerden bir şey alıyormuş gibi yaparak kapıya arkasını yasladı. Usulca kapının kulpuna yüklendi. Kapı tık diyerek açıldı. Tam içeri doğru hamle yapmak üzereydi ki, ilerideki laboratuardan çıkan insanları gördü. İki beyaz önlüklü insan yaklaştı ve Muhittin’in yanından yürüyüp geçip gittiler. Muhittin’in yüzüne bile bakmamışlardı. Ancak Muhittin korkudan ilerlemiş iki kapı öteye varmıştı. Yeniden kapı önünde çöktü. Yerden bir şey alırmış gibi eğildi. Önünde durduğu yeni kapı aralıktı ve Muhittin kıçıyla dokununca birden ardına dek açıldı. Muhittin kendini içerde buldu. İçeri oldukça karanlıktı. Birinin fısıltıyla konuştuğunu duydu. Tıslayarak çalışan makinelerin arasında o sesi bir kez daha duydu.
-Öldürün beni.
Muhittin buna bir anlam veremedi. Karanlığa doğru hamle yaptı. Orada sedyede yatmakta olan yaşlı bir adam gördü. Adam gözlerini ona dikmiş fısıltıyla konuşuyordu.
-Öldürün beni.
Muhittin gücünü toplayarak kapı arkasındaki lambanın düğmesine uzandı. Işık açılınca yaşlı amcayı daha iyi gördü. Üzeri çarşafla kaplıydı ve solunum cihazına bağlıydı. Ona öldürmesi için yalvarıyordu. Yavaşça ihtiyarın yanına yaklaştı. Üstündeki çarşafı çekti. Çarşafı çekmesi ile beraber korkudan sırt üstü yere düşmesi bir oldu. Eli ayağı birbirine karışmış emekleyerek dışarı çıkmaya çalışıyordu, ancak kapanan kapının kulpunu bir türlü çevirmeyi akıl edemiyordu. Uzunca bir süre böyle yerde debelendi. Azıcık sakinleyince ayağa kalktı. Amcanın yanına geldi. Gördükleri onu dehşete düşürmüştü. Amca sadece bir kafadan ibaretti. Boynundan aşağısı, vücudu yoktu. Boynunun altından çıkan kablolara baktı. Bazısı körüğe bağlıydı, bazısı da kana benzer bir sıvı içindeki seruma bağlıydı. Körük başa hava üfledikçe ihtiyar konuşuyordu. Konuşmak da değil daha ziyade fısıldıyordu. Muhittin sonunda cesaretini topladı. İhtiyarla konuşmaya çalıştı.
-Sen… Sen sağ mısın ölü mü?
-Öldür beni.
-Sağsın yani.
-Öldür beni, dayanamıyorum.
Muhittin dışarıda ayak sesleri duydu. Işığı kapattı. Kapıyı araladı. İki güvenlik elemanı koridoru kat ediyorlardı. Elemanlar kapının hizasını geçip de az ilerleyince Muhittin kendini koridora attı. Gördüklerine inanamıyordu. Kendi kendine konuşmaya başlamıştı “Yok canım bu gördüklerim gerçek olamaz” Fısıltıyı halen duyabiliyordu. “Öldür beni” Güvenlik personeli koridorun sonuna varmış sonra da gerisin geri yürüyerek Muhittin’in yanına gelmişlerdi. İçlerinden şişman olan buyurgan bir ses tonuyla konuştu.
-Neredeydin sen?
-Buradaydım ağabey. Tuvaleti temizliyordum.
-Bu odalardan içeri girmiyorsun değil mi?
-Yok canım daha neler.
Sesinde korku ve endişe vardı. Bu adamın yanına nasıl girecek ve nasıl adama bu videoyu izletecekti. Koridordaki kameraları gördü. Çok fazla zamanı kalmadığını hissediyordu. Güvenlik elemanları yürüyerek asansör kapısının önüne gittiler. Çınlama sesi onların gittiğini söylüyordu. Yavaşça 14088 numaralı odanın önüne geldi. Kulak kesildi. İçerden sadece tıslayarak çalışan makinelerin sesi geliyordu. Kapının kulpuna hafifçe yüklendi. Yine aynı karanlık karşıladı onu. Bu sefer tedbirliydi. Hemen odanın lambasını açtı. Tahmin ettiği üzere yine bir kafa, makinelere bağlı olarak yaşam savaşı veriyordu. Bu sefer amcanın gözleri kapalıydı. Huşu içersinde uyuyor gibiydi. Muhittin usulca amcanın başucuna geldi. Amca birden gözlerini açtı. Muhittin yerinden şöyle bir zıpladı. Amca fısıltıyla konuşmaya başladı.
-Sen kimsin ve ne istiyorsun?
-Amca sen Sait amcasın değil mi?
Yaşlı adam evet anlamında göz kapaklarını oynattı.
-Sait amca, oğlundan mesaj getirdim sana.
Yaşlı adam gözleriyle çarşafı gösterdi.
-Aç bunu.
Muhittin çarşafı kaldırdı. Sait amcanın bedensiz başını gördü. Fısıltıyla sordu.
-Neden böyle? Gövden nerede?
-Gövdeyle dondurma işi çok pahalı ve gereksizmiş. O sebeple sadece kafayı donduruyorlar. Mecburen bu işlemlerden geçmek zorundaymışız.
-Amca sen nasıl hayatta kalacaksın? Sadece bir kafa ile olacak iş mi bu?
-Böyle olduğunu bilmiyordum. Lanet olsun. O sebeple öldür beni. Çek fişimi.
-Çattık ha! Az ilerde diğer odada yatan amca da aynı şeyi söylüyor. Kusura bakmayın, valla ben kimseyi öldüremem. Oğlundan mesaj var. Senden cevap istiyor.
-Ne mesajı?
Yaşlı adam körüklerin müsaade ettiği oranda fısıldayarak konuşuyordu.
-Amca, oğlun sana şu videoyu gönderdi.
-Muhittin cep telefonunu çıkarttı. Amcaya seyrettirdi. Kendisi de ilk defa videoyu seyrediyordu. Oğlu babasına kısaca şu mesajı iletmişti.
“Baba yaptığım araştırmalar sonucunda Z bankın feşmekân şubesinde gizli kasada yüklü bir miktar altın, para saklamışsın. Madem kendini donduruyorsun. Şu evladına bir güzellik yap, şu kasanın şifresini söyle. Sonuçta ben senin evladınım değil mi?”
Yaşlı adam oğlunun mesajını dinlemişti.
-Kendi neden gelmedi?
-Buraya alınması kesinlikle yasakmış Sait amca. O sebeple yani.
Sait amcanın göz pınarlarında iki damla yaş birikti. Duygusal bir an yaşıyor gibiydiler. Yaşlı adamın soluğu kesilir gibi oldu. Körük her hava bastığında Sait amca fısıldayarak konuştu.
-Yaklaş. Söyleyeyim.
Muhittin yaklaştı.
-Eğil kulağına söyleyeyim.
Muhittin iyice amcanın ağzına doğru yaklaştı.
-Daha da yaklaş.
Muhittin kulağının kepçesini yaşlı adamın ağzına dayayınca ortalığı tiz bir çığlık sesi kapladı. Sait amca Muhittin’in kulağını ısırmış ve çenesini kilitlemişti. Muhittin can havliyle başını kaldırınca Sait amcanın bağlı olduğu kablolar yerinden çıkmıştı. Sait amca iri bir küpe gibi Muhittin’in sol kulağından aşağı sallanıyordu. Muhittin can acısıyla kendini koridora atmış dehşet içerisinde koşmaya başlamıştı. Sait amca ölmüştü, son isteği gerçekleşmişti. Muhittin koridorda bir o yana bir bu yana koşturup duruyordu. Delirmişti. Sonunda asansörün önünde bayıldı. İlerideki laboratuardan sesleri duyan görevliler koşup gelmişti. Muhittin’in kulağını sadece bir deri parçası tutuyordu. Sait amcanın çenesini açmak çok zor olmuştu.
Muhittin gözünü açtığında bir hastane odasında yattığını anladı. Sol kulağının olduğu yerde boşluk ve derin bir sızı vardı. Eliyle kulağının olduğu yeri yokladı. Kulak yerinde yoktu. Koridorda ayak sesleri duydu. Birileri geliyordu. Başından geçenleri hatırlamaya çalıştı. Kulak, küpe, Sait amca. Hepsini hatırlıyordu. Birden içeri dört beş beyaz önlüklü adam girdi. Yakalarında doktor yazıyordu. Yaşlı olan konuştu.
-Muhittin nasılsın? Nasıl hissediyorsun kendini?
-İyiyim doktor bey. Ne oldu bana?
-İş kazası geçirmişsin. Kulağını makineye kaptırmışsın. Hatırlamıyor musun?
-Ne makinesi doktor bey, kulağımı Sait amca ısırdı. Sait amca sade bir kafaydı. Gövdeler yok sadece kafalar vardı. Kablolara bağlıydılar, gövdeleri yoktu.
-Muhittin’ciğim sakin olalım. Şimdi seni taburcu edeceğiz ama ruh ve sinir hastalıkları polikliniğine yatırmamız gerekiyor. Biraz da orada yatıralım bakalım tamam mı?
-Neden ben deli değilim ki?
-Tabi ki değilsin. Ama biraz orada dinlenmeye ihtiyacın var, Hadi bakalım geçmiş olsun.
Muhittin’in giden doktorların ardından sinirleri boşalmış eli ayağı zangır zangır titremeye başlamıştı. Duvarlara tutunarak odasındaki tuvalete gitti. Aynaya bakmaya korkuyordu. Aynaya baktığında kulağında küpe gibi sallanan Sait amcayı görüyordu. Sait amca ona bakıp hem gülüyor hem de bu kulağına küpe olsun diyordu. “Kulağına küpe olsun”