Lanet Defteri
Dieser Beitrag wurde am 18.05.2015 als Auswahl des Tages hervorgehoben.
Serkan, başarılı bir harp okulu öğrencisiydi. Başarısının temelini sadece öğrendikleri değil, aynı zamanda yeni sistemler geliştirerek onları kullanılabilir hale getirebilmesi de oluşturuyordu. Fakat harp okulu serüveni kısa sürmüştü. Bir gece oda arkadaşıyla nedenini dahi bilmediği bir sebepten ötürü kavga etmiş, attığı tekmeyle arkadaşının köprücük kemiğini üç yerinden kırmıştı. Bu olayın ardından harp okulundan atılmış ve iki buçuk yıl cezaevinde yatmıştı. O olay olmasaydı üç ay sonra mezun olacaktı. Cezaevine gireli henüz iki hafta olmuştu ki bir gece yine anlam veremediği bir kavganın içerisinde kendini bulmuş ve hücre cezası almıştı. Yinelenen olayların ardından diğer mahkûmları sadece hava izninde görür olmuştu. Neredeyse tüm cezasını hücre sürgülerinin ardında tamamlamıştı. Bu durum tahliyesine kadar devam etmişti. Serkan, cezaevinden çıktıktan sonra sosyal ortamlara hiç alışamamıştı. Ailesinin tek çocuğu olmasından dolayı çok arkadaş canlısı bir kişi de değildi. Çocukluk yıllarında hiç arkadaş ihtiyacı hissetmeden yaşamış, diğer çocukları kendi hayatına zarar vermek isteyen kimseler olarak görmüştü. Anne ve babasını yedi yaşındayken kaybetmiş, yetiştirme yurdunda büyümüş ve harp okulunu kazanana kadar da orada yaşamıştı. Artık reşit olduğu için ailesinden kalan bir ev ve üç iş yerini kendi üzerine almıştı. İşyerlerinin kiralarının biriktiği hesaptan paralarını çekmiş, eski evi baştan aşağı tadilata sokup yenilemişti. Artık çalışmaya ihtiyacı olmadan geçiniyor, ebeveyn baskısı olmadan hayatını yaşıyordu. Monoton bir yaşama dönen hayatına devam edip etmeme arasında gidip gelen Serkan, her zamanki gibi evin terasında bambu koltukta oturmuş, son model tabletinden haberleri, komik kısa filmleri, sosyal ağları ve oyun sitelerini kurcaladıktan sonra karnının acıkmasıyla yerinden kalkıp ağır adımlarla çatının caddeye bakan tarafına geçmişti. Dürümcü çocuk her zamanki gibi tam zamanında oraya gelmiş; Serkan'ın aşağıya sarkıttığı mor ipli, baklava dilimli süslemeleriyle bir vazoyu andıran sepetin içine iki tavuk dürüm, üç ayran ve bir de turşu paketi bırakmıştı. İçindeki bozuk parayı da alarak köşe başındaki dürümcü dükkânına dönmüştü. Bu sırada yukarıya çekilen dürümlerden biri çoktan yarılanmıştı bile. Tabletini kapatmak üzereyken aniden ekranda beliren reklam sayfası dikkatini çekmişti. Kırmızı kalın çerçeve içerisinde yanıp sönen mavi renkli yazılarla 'Sana özel gizli defter' , 'Sahip olmak için buraya tıkla' yazıyordu. Reklamın içeriğinden çok, merak ettiği için açtı sayfayı. Biraz inceledikten sonra; özel bir şifreleme sistemiyle yazılanların kodlandığını, her kullanıcıya ait bir şifre olduğunu ve tüm sırların anlatılıp insan psikolojisine faydalı olduğunu anladı. Bazı kısımlarda derin düşüncelere dalıp dalıp gitmişti. Ardından programı satın alıp tabletine kurdu. Kullanıcı adını, 'Benlik', şifresini; 'Kimse 10u Bilmez' koyduktan sonra giriş yaparak beyaz bir sayfayla karşılaştı. Sıradan bir çalışma sayfası gibi görünüyordu. O kadar parayı boşuna vermiş olmanın sitemiyle ilk satırlarını program yapımcılarını anarak doldurdu. Hiçliğin yani hiçbir iş yapmamanın sıkıntısı ve yorgunluğuyla saat henüz gece yarısını bulmuşken tabletini kapatıp uykuya daldı. Sabah, Serkan'ın üstünde, olmaması gereken bir yerde bulunan insanın çektiği stresin etkisini yaratıyordu. Fakat bu sabah daha da çekilmez bir sabah olmuş, cadde başında başlayan kazı nedeniyle mesai saati başlangıcında uyanmak zorunda kalmıştı. Ağzında tuhaf bir küf tadı ve midesinden gelen ekşimeyle kendisi için şovun yeni başladığını mırıldanıyordu. Haftada bir gün gelen temizlikçi kadının gelmesine daha beş gün varken, girişten banyoya kadar her yerde dağınık yığınlar şeklinde öbeklenmiş kıyafetlerini biraz daha dağıtarak banyoya geçti. Aynada kendi yüzünü seyretmeyeli epey uzun zaman olmuştu. Kirli sakalları kızıla çalan uçlarıyla kıvırcıklaşmış, uzun saçları nihayet omuzlarına değmeye başlamıştı. Çökmüş yanakları elmacık kemiklerini daha da belirginleştirmiş, çıkıntılı burnunu sergilemek için geniş bir yer açmıştı. Kahverengi saçları ve kısacık kirpikleriyle geniş alnı, sivri çenesiyle uyumlu bir çehre oluşturuyordu. Gözaltları morarmış, dişleri sigaradan sararmıştı. Güneş görmeyen cildi beyazlaşmış, yeni doğmuş bebek gibi parlıyordu. Aynanın biraz gerisine çekilerek baştan ayağa kendini süzdü. Zayıf ve çelimsiz gibi görünen vücuduna, kasları sonradan eklenmiş gibi eğreti duruyordu. Yıllar önce kazandığı harp okulundan kalma hatıralar gibiydi onlar. Yarı sararmış atleti ve atletin alt uçlarının yarısını kapattığı, kenarları çift sarı şeritli mavi şortu dizlerinin bir karış yukarısında bitiyor, sonrasında kemik deri ve belli yerlerinde toplanmış kaslarıyla bacakları duruyordu. Yüzünde sinsi bir gülüşle kendini toplayıp yatağa geri dönerken tabletini de yanına aldı. Yatağa sırt üstü uzanıp tabletinden haber sitelerini gezerken hepsinde dün akşam işlenen vahşi bir cinayetten bahsediliyordu. Öldürülenlerin genç bilgisayar programcıları olduğunu, henüz yeni tanınmaya başlanan bu kardeşlerin acılarının paylaşıldığı, yazıyordu. Arama motoruna ölen gençlerin isimlerini yazmasıyla bir şok yaşadı. Dün akşam satın aldığı programı kişiler bunlardı. İlk satırlarda onları andığını ve yaklaşık bir paragrafı onlara ayırdığını hatırlayıp, 'Kader ne kadar da tuhaf olabiliyor!' diye geçirdi içinden. Sır defteri programı aklına gelince açtı tabletinden. Dünkü yerden devam etti yazdıklarına. Önce çocukluk anılarıyla başladı diğer paragrafa. İçinde o yıllara ait ne kadar kin ve nefret varsa döktü kelime kelime. Onun gözünde bu defter bir günlükten çok bir lanet defteriydi. Kimseyle paylaşamadığı o kirli, kinli duygularını bu deftere dökecekti. ' Murat Koyuncu; yetiştirme yurdu müdürüm. Kendisini yıllardır görmüyorum ama görünce yapacağım ilk şey suratının ortasına sağlam bir yumruk atmak olacak. Banyoda hortumla attığı dayaklardan adı Hortumcu Murat kalan herif. Bizden ne istediğini hala anlamış değilim. Atama haberiyle aynı şehirde yaşadığımızı öğrendiğimden beri karşılaşmak için sabırsızlanıyorum. Fakat evden dışarı çıkma düşüncesi karşına dikilme düşüncesinden alıkoyuyor.' Tableti ve programı kapatıp terasa çıktı. Aynı yerde aynı saatte dürümcü çocuk bu defa et dürüm getirmişti. 'Canımın çektiği şeyleri nasılda anlıyor kerata!' deyip zaman kaybetmeden bambu sandalyenin önündeki geniş dikdörtgen camdan yapılmış, ahşap ayaklı masada yemeğini yedi. Klasik internet turunun ardından saatin biri gösterdiği sıralar uykuya daldı. Bu sabahta kepçenin sesiyle uyanmış olmasına karşın aksine kendisini zinde hissediyordu. Yerinden enerjik bir fırlayışla kalkıp elini yüzünü yıkarken kaşının orada bir çizik fark etti. Deli yattığını biliyordu fakat canını bu denli yakacak bir şeyde muhakkak uyanırım diye düşünmüş, buna çok şaşırmıştı. Yatağa dönüp baktığında karyolanın sağ arka ayakucunda kırık bir bardak gördü. Bu ona her şeyi açıklamak için yetmişti ve daha üzerine düşünmedi. Bugün içinden terasta kahvaltı yapmak bile gelmişti. Gri renkli çift kapılı buzdolabının karşısında, kapaklarını sonuna kadar açmış içini izlerken buldu biranda kendini. Neler oluyordu bugün? İçindeki bu rahatlama ve huzurda nereden geliyordu? Kahvaltılıkları sehpaya sıraladı ve sıcak çayını da yanına almıştı ki dürüm sepetinin çıngırağı çalmaya başladı. Bu dürümcü çocuk almalıydı ama bu saatte ne işi olabilirdi ki? Koşarak aşağıya baktı. Dürümcü çocuk sepetteki paraya karşılık sıcak ekmekleri koyup karşı kaldırıma geçmişti bile. Sepeti yukarı çekerken aklında sorular şimşek gibi çakıyor, daha birine mantıklı bir cevap veremeden bir diğeri beliriyordu. Mutfak penceresinden kahvaltı hazırlığını gördüğünü varsayarak savuşturdu soruları. Bugün hiçbir şey onu rahatsız edemezdi. Kahvaltısını yaparken bir yandan da haber sitelerini geziyordu. İnternet sayfasını yenilediğinde son dakika flaşıyla yeni bir haberin eklendiğini görüp hemen açtı. Ekranın sol üst köşesinde yetiştirme müdürünün bir fotoğrafı ve onun hizasında büyük puntolarla 'ACI KAYBIMIZ' yazısı vardı. Ağzındaki çayı şaşkınlıkla püskürten Serkan, gece geç saatlerde evine giren hırsız ya da hırsızlarca öldürülen Hortumcu Murat'ın ambulansa taşınırken çekilmiş son anına bakıyordu. 'Gebersin pislik herif! Çok tan hak etmişti böyle hatta daha beter bir sonu!' dedikten sonra spor haberlerine geçti. İnternette biraz gezindikten sonra bu defalık dürüm için aşağıya inmeye niyetlendi. Evden çıkıp asansöre bindi. Asansör henüz bir kat inmişti ki durdu ve yaşlı bir amca içeri girdi. Serkan'ın yüzüne iyice baktıktan sonra yaşlı adam 'Hayırdır bugün pek durgunsun evladım!' dedi. Bu adam da kimdi şimdi? Bu samimiyeti nereden buluyordu? Yaşlanınca kafa uçmuş diye düşünürken acıyıp 'Açlıktandır bey amca.' Dedi ve sustu. Asansörün zemine gelmesiyle kendini dışarı atan Serkan'ın arkasından yaşlı adam bakakalmış, Serkan da bunu dış kapının camına yansımasıyla fark etmişti. Köşedeki küçük dürümcü dükkânına gelmiş, içerideki üç beş küçük tabureden birine yerleşmişti. Çocuk gelip 'Her zamankinden değil mi abi?' demiş, Serkan bunu hafif bir baş işaretiyle cevaplamıştı. Birkaç dakikada masayı donatan çocuk siparişini de hemen getirmişti. Serkan'ın yanına sokulup 'O kız için verdiği taktiği uyguladım. Şimdi o benim peşimden koşuyor. Yaşa sen be abi!' dedikten sonra utanıp ustasının yanına doğru hızlıca uzaklaştı. Serkan daha olayın ne olduğunu soramadan çocuk uzaklaşmıştı. Ağzından dürümün parçaları düşerken hala kendine gelememişti. İçeri giren bir başka müşteriden irkilip kendine gelen Serkan dürümü hızla bitirip, hesabı ödeyip, evine çıktı. Evden ayrılmanın kötü bir fikir olduğunu kabullenip mümkün olduğunca dışarı çıkmamaya yemin etti. Kendini bilgisayar oyununa verip olanları unuttu ve geç bir saatte masada uyuyakaldı. Sabah sanki işine geç kalmış memur telaşıyla yataktan fırlayıp, elini yüzünü bile yıkamadan tabletini açtı. Haber sitelerini tek tek inceledi. Fakat bugün dikkatini çeken ya da onu ilgilendiren bir haber yoktu. Umduğu adrenalini bulamayınca yatağa geri dönüp yattı. Öğlene doğru kalkıp terasa geçti. Yarım uykunun sersemliği üzerindeydi hala. Gözlerini kamaştıran güneş ışığından korunarak salona döndü. Tabletini eline alıp lanet defterini açtı. 'Bugün buraya sevgilimi, ilk aşkımı elimden alan en yakın arkadaşımı; Kemal Elver'i yazacağım. O şerefsiz beni sırtımdan bıçakladı. Oysa ona ne çok güvenmiştim. Tüm dertlerimi, sırlarımı paylaşıp anlattım. O ne yaptı? Gitti kızı ayarttı. Pislik herif! Senin gibi biri ne mutlu olmayı ne de yaşamayı hak ediyor!' Tableti kapatıp sehpanın üzerine bıraktı. Koltukta bir süre eski günleri düşleyip öylece kaldı. Canı bugün hiçbir şey yapmak istemiyordu. Doğruca yatağına gidip uzandı. Çarşafların boğucu kokusu genzini yakmış, midesini bulandırmıştı. Biranda sinirlenerek yatağın üzerinde ne varsa sağa sola fırlatıp attı. Sinirleri boşalmış ağlamaya başlamıştı. Nedenini kendinin de bilmediği bir ağlama kriziydi bu. Saatler sonra sızdı kaldı öylece. Sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyandı. Beyni kafatasının içinde bir balon gibi şişip şişip sönüyordu. Şakaklarındaki damarlar sızlıyor, göz çukurları bile ağrıyordu. Sağ kolu şişmiş, parmaklarından birkaçı da morarmıştı. Daha önce de buna benzer olmuştu. O nedenle hiç telaşlanmadı. Zorlanarak doğruldu fakat kaburgaları vücudunu taşımaya güç yetiremeyecek gibi zorlanıyordu. Karyolanın başlığından tutunarak ayağa kalktı ve doğruldu. Belinden odun çatırtısını andıran sesler bile gelmişti. Havalardan olmalı diyerek avuttu kendini. Doktorun düşüncesini bile istemiyordu çünkü. Mutfağa güç bela ulaşıp, sıcak bir yeşil çay hazırladı kendine. Sonra bir bardakta ıhlamur demledi kendine. Ihlamuru yudumlarken artık kendini iyi hissediyor, gücünü topladığını varsayıyordu. Tabletini eline alıp günlük işlerine koyuldu. Sosyal medyada dolaşan bir söylentiye göre arkadaşı Kemal'den geceden beri haber alınamıyordu. 'Kim bilir kimle yatıyor şerefsiz! Zengin piçi nede olsa!' diye söylenerek internet gezintisine devam etti. Battaniyeye sarılıp televizyonun başına geçti. Elindeki ıhlamurun kaçıncı bardak olduğunu dahi unutmuştu. Eski bir film oynuyordu kanalda. Çocukluktan beri çok severdi Yeşilçam klasiklerini. Bulduğu her fırsatı değerlendirir, sonuna kadar izlemeden ayrılmazdı hiç. Filmin tam en güzel yerinde bir son dakika haberiyle sinema kuşağı kesildi. 'Kendisinden dün geceden beri haber alınamayan Kenan Elver'in cansız bedeni balıkçıların ağına takılmış halde Marmara denizinde bulundu. Cesedin denize atılmadan önce birçok defa bıçaklandığı tespit edildi. Olayla ilgili incelemeler devam ediyor. Ayrıntılar geldikçe siz değerli izleyicilerimize aktarmaya devam edeceğiz efendim.' Spikerin son cümlesinden sonra yayın akışı normale döndü. Serkan donup kalmıştı. Lanet defterine kiminle ilgili duygularını yazsa başına bir iş geliyordu. 'Ya çok büyük bir tesadüfse bu? Olabilir mi böyle bir şey? Sıraları bile aynı ölümlerin. Kafayı yedin olum galiba. Basit bir internet programından çok şey bekliyorsun oğlum, saçmalama kendine gel! Ama ya öyleyse? Bunu bilmenin bir tek yolu var! Yoksa vicdan azabından ölebilirim.' Serkan hemen tableti eline alıp yazmaya başladı. 'Tüm suç benim. Benim yüzümden bu insanlar öldü. Hepsi benim hatam. Onlara olan kinim gözlerimi kör etti. Sana onların adını bu yüzden yazdım. Eğer ölümü hak eden gerçek birini arıyorsan işte o benim.' Tableti kapatıp yatağına gitti. Derin düşüncelerle uykuya daldı. Ertesi gün temizlikçi kadın anahtarıyla, sabah erkenden geldiği eve girdi. Ev her zamanki gibi darmadağındı. İki katı para vermese hayatta gelmezdi bu eve. Salondan başladı temizliğe. Serkan'ı uyandırmamak için çok sessiz çalışıyor, ara ara da yatak odasının kapısına bakıp, her an gelebilir diye gözetliyordu. Salon, mutfak, teras, banyo ve tuvalet derken sıra yatak odasına gelmişti. Biraz ara verip dinlendikten sonra tüm cesaretiyle Serkan Bey'i uyandırmaya karar verdi. Kapıya yaklaştı. Daha önce yediği onca azarlamalardan sonra pek de istekli değildi açıkçası. Ama mecburdu. Başka evlere de gidecekti daha. Olanca cesaretiyle tuttu kapının altın renkli kolunu ve hafifçe bastırdı. Hafif çıtırtıların ardından çat diye kapının kilidinin sesi yankılandı içerde. Kapıyı yavaş yavaş aralayan temizlikçi kadın, bir yandan da kafasını uzatıp içeriyi kolaçan etmeye başlamıştı. Kapının tamamen açılmasıyla karşılaştığı manzara karşısında düşüp bayıldı. Serkan salonun ortasındaki pervaneye kendisini asmış, asmadan önce de sol bileğini kesmişti. Halatın boynuna gelen kısmına da jiletleri sabitlemiş, boynunun da kesilmesiyle adeta ölümünü muntazam kılmıştı. Biraz zaman sonra kendine gelen kadının çığlıkları üzerine eve gelenler bir daha o manzarayı hafızalarından hiç çıkaramayacaklardı. Olayı araştıran polisler evin ve sitenin güvenlik kamerası kayıtlarını incelediğinde bambaşka bir durumla karşılaştılar. Gündüz normal hayatını süren Serkan, uyuduktan bir saat sonra yeniden kalkıp giyinip dışarı çıkıyor, daha sonra eve gelip öğlen için dürüm sipariş edip geri yatıyordu. Bu hafta bir defa dışarı çıkan Serkan, asansörde kendi kendine konuşuyor, sonra bir şeyden kaçarcasına dışarı fırlıyordu. Her sabah eve gelmeden önce dürümcüye uğruyor biraz sohbet ettikten sonra eve geliyordu. Kendi istediği dürümlere ve sıcak ekmeğe şaşırmasına ise polisler bir anlam verememişlerdi. Adeta aynı bedende iki hayat yaşıyor gibiydi. Bu sayede son haftada olan olayların da faili bulunmuştu. Okul yıllarında öğrendiği ve ürettiği bilgilerle işlediği cinayetlerden rahatlıkla sıyrıldığı anlaşılmıştı. Olayı inceleyen psikologlar tanıyı çok ileri düzeyde şizofreni ve ruhsal bozukluklar olarak koymuş, Serkan hayatının bu en önemli haberini öğrenemeden kendi sonunu hazırlamıştı.