Leblebici Mustafa
Yıl 1901.Tertemiz bir dünya, tertemiz bir memleket, insanlar tertemiz, sokaklar tertemiz, denizler tertemiz. Aşk deseniz gerçek aşkın ta kendisi, bakış deseniz bakışların en güzeli, huy deseniz huyların en temizi, en saf olduğu bir çağ. Her şey sanki siyah beyaz bir fotoğrafhaneden çıkmış gibi. Tahta evler, at arabaları, siyah beyaz resimler ve hanendeler sazendeler adeta el sallıyor ta o çağlardan bizlere. Mevsim tam zamanını yaşatırdı insanlara. Kış ise gerçekten çetin geçen bir kış, ilkbahar sıcak bir yaz günü gibi, sonbahar rüzgârlı ve ferahlatıcı, ama yaz günleri, hepsinden farklıydı. Adeta güneşin sıcağı insanın iliklerine kadar nüfuz edip ısıtıyordu. Gökyüzü mavisinin en güzel olduğu, yeşilliklerin dağların bayırların en bol olduğu, insanın insan olduğu, sevginin ve saygının var olduğu bir zaman. Memlekette henüz cumhuriyet ilan edilmemişti. Henüz memleket padişahlık ile idare ediliyordu. Tabii ki bu durumun zorlukları olduğu için parasızlıkta yüz gösteriyordu. Her yerde fakirlik, her yerde savaş, her yerde yaşam savaşı sürüyordu. Lakin yinede mutluluk her zaman var oluyordu. Anneye babaya saygı vardı. Çevreye saygı vardı. En önemlisi bir insanın diğer bir insana saygısı vardı. Sokaklarda araba kornaları yerine, fayton tıngırtıları, yoğurtçular, klasik şerbetçiler, Osmanlı macuncuları, sırtında sopaya takılmış tencerelerle gezen tahin pekmezciler, tütüncüler vs nin olduğu bir zamandı. Mahalle aralarında kenara park edilmiş arabalar yoktu. Onun yerine her evin önünde neredeyse otuz beş kırk çocuk, birde onların anneleri, sokağın ortasına ip gerip, yıkanan çamaşırları asan kadınlar vardı. O zamanlar yağmurlar daha bol yağardı. Lakin yerlerde hiçbir su birikintisi görülmezdi. Sebebi ise, yerlerin, içine yağmuru olduğu gibi çeken paket taşları olmasıydı. Hala günümüzde de bazı semtlerde kullanılır bu paket taşları. Fakat şimdiki zamanda ?nerede o eski günler? cümlesi moda. Çünkü o zamanki saflık, şeffaflık, şimdi rüyalarda görülüyor ancak. O zamanlar erkekler fes takıyordu. Çünkü daha henüz şapka kanunu çıkmadığından, fes takmak mecburdu. Kadınların neredeyse tümü kara çarşaf içindeydi. Sadece gözleri ve elleri görünürdü. Bazıları elleri bile görünmesin diye ellerine siyah eldivenler takarlardı. Ama bu görünüm istanbulun klasik bir görüntüsüydü. Çünkü o zamanlar Türkiye de aksi düşünülemezdi. Lakin sevimli bir tablo yaratıyordu bu klasikler. Bazen gençler annelerine, babalarına, dedelerine, ananelerine çok sık rastlanan bir soru sorarlar. Bu soruda şu, ?eskiden her şey filmlerdeki gibi siyah beyazmıydı? Aslında bu sorunun cevabı belli. Siyah beyaz değildi belki fakat filmlerde gördüğümüz o sevimli sahnelerdeki duruluk ve gerçeklik doğruydu. İnsanlardaki sabır taşı çatlamaz haldeydi. Fakirlik yüzünden bir yuva dağılmazdı. Fakirlik yüzünden insanların içindeki birbirlerine olan aşkları bitmezdi. Bir karı koca, birbirlerine o denli saygılıydı ki, karşısındakine hitap ederken, bey ve hanım şeklinde lanse ederlerdi. Herkes birbirine daha çok güvenirdi. Çünkü insanların içinde o zamanların bir saflığı şeffaflığı vardı. Örnek verecek olursam, o zamanların serseri diye hitap edilen kişileri, aslında oturdukları mahallenin koruyucularıydı. Mahalleden yabancı bir kişi geçerken, o mahallenin kızlarına hiçbir şekilde ters bakılamazdı. Buda insanlara bir güven sağlardı.
Sabah ezan okunmaya başladığında, herkes camlara çıkar, o güzel sesli hocaların seslerini dinlerlerdi. Adeta bülbül gibi gelirdi insanlara bu sesler. Hava şimdikine nazaran çok daha temizdi. Fabrikaların duman kokusu yoktu. Yeşillikler şimdiye oranla daha fazla idi. Kar bile yağdığında küçük taneler bırakıp ülkeden ayrılmazdı. Neredeyse bir adam boyunda kar bırakıp giderdi. Böyle zamanlarda tüm çocuklar sabahın erken vaktinde kartopu oynamaya çıkarlardı. Tabii ki bu sayılanlar küçük fakir semtlerde olurdu. Boğaziçi gibi büyük semtlerde farklıydı. Zengin semtlerde fasıllar, büyük davetler, balolar, kayık sandal sefaları ve buna benzer daha birçok etkinlik olurdu. Hanendeler ve sazendeler bu sayede ekmek parası kazanırlardı. Zenginler de olan, ama fakirler de olamayan bir şey daha vardı, oda o çağların en büyük mucizesi olarak hitap edilen
gramofondu. Ne elektrik, nede başka bir şeyle çalışırdı bu alet. Bir kolu vardı ve bu kolu çevirdikten sonra, altın uçlu iğneli ikinci kolu, taş plağın üzerine konulurdu. Hemen kenarda da ufak, düğmeye benzeyen bir şey vardı. Bu düğmeye benzeyen şey sağa doğru çekildiğinde, plağın konulduğu tasa benzeyen cisim dönmeye başlardı. Ses çıksın diye takılan altın rengindeki borudan, şimdiki CD den bile çıkmayan çok doğal ve orijinal bir ses çıkardı. İnsanı ne duygulara götürürdü. Tabii ki o zamanlardaki yaşayışı anlamak için, insanlarda o çağların zarafeti ve inceliği olması lazım. Taş plak dediğimiz şeyde yuvarlak siyah bir plastikten yapılmış, ama sert bir plastikten yapılmış, ortasındaki her çizgiden ses çıkartan bir müzik çalma gerecidir. Bu mucize aletten şimdi klasikleşmiş şarkıların sesleri çıkardı. Bunlardan bazıları, Ah nideyim sahnı çemen, seyrini cananım yok, Tuti-i mucize-i güyem ne desem laf değil, Ey gonca açıl, zevkini sür faslı baharın, Dil harabı aşkınım, Gül yüzlülerin şevkine gel ve birçok istanbul türküsü. Tabii ki bizim öykümüz böyle zengin bir semtte değil, zengin bir evde değil, bu saydığımız şeylerin çoğu olmayan, tam aksine, çok fakir bir semtte geçiyor. Fakirlik o kadar çok boy göstermişti ki, koca bir aile, bir çeyrek ekmeği zor buluyordu. Bazıları ekmek alabilmek için, yaşını büyütmek zorunda kalıyordu. Sık sık sokağa çıkma yasağı oluyordu. Bu yüzdende işsizlikte moda olmuştu. Sabahın ezanı ile birlikte küçük tahta bir kulübeden bir bebek ağlaması geldi. Kulübe o kadar küçüktü ki, şimdiki yüklük olarak kullanılan odalar herhalde bu kulübeden daha büyük olmalıydı. Öyle bir ağlayışı vardı ki bebeciğin, sanki ben neden buradayım, bu kirli dünyaya beni neden getirdiniz diye bağırıyor du. Hâlbuki bu kirli dünyaya gelmeden önce belkide çok mutluydu bu bebecik. Daha sıcak bir yerdeydi. İlk kez üşümüştü, ilk kez acıkmıştı, ama ana kucağı bu sıcaklığı yinede aratmıyordu. Ağlıyordu küçük yavru. Lakin buna bir çare yoktu, çünkü artık doğmuştu. Evleri buz gibiydi. Belkide üşümüştü kuzucuk, belki yeterince sarınamamıştı battaniyelere. Belki bu sebepler yüzünden ağlıyordu. O çağlarda bir çocuğa bakmak o kadar zor bir şeydi ki, bir anne baba, kendini zor doyuruyordu, zavallı bebeğe ne yedireceklerdi. Sadece anne sütü kuvvetliydi bebeciğin yediği gıdalardan. O zamanlar şimdiki gibi özel mamalar yoktu, vitaminler yoktu, tüm vitaminini ancak yediği besinlerden alabiliyordu. Olsa bile para yoktu, nasıl alabilirlerdi ki. Memlekette savaş vardı. Ekonomik krizin en büyüğü vardı. Aydınlanma mumla oluyordu. Yâda durumu biraz iyiyse gaz lambası ile aydınlanılıyordu. O zamanlarda doğalgaz ısınması diye bir şey yoktu. Ya odun vardı ya kömür. İşte bu zorluk içerisinde dünyaya gelmişti bu bebek. Dudu hanım, kocası Salih beye:
?çocuğun ismini ne koyalım Salih Bey??diye sordu.
Aslında o zamanlar da isim pek düşünmezlerdi. Lakin Salih beyde, dudu hanımda çok farklı insanlardı. Fakirdiler ama çok ince düşünceli, çok sevecen insanlardı. Dudu hanım daha çok gençti. Sapsarı saçları ela gözleri vardı. Boyu uzundu, çok da endamlı bir görünüşü vardı. Salih Bey zaten bu güzel hanımı ilk gördüğünde âşık olmuş, hemen ardından da evlenmişti. Salih Bey de çok uzun boylu, renkli gözlü, iri yapılı, çok yakışıklı bir gençti. Dudu hanımda onu gördüğünde âşık olmuş, yanına varabilmesi için, ona kokulu mendil bırakmıştı. Salih beyde o kokulu mendil sayesinde kızı babasından isteyip izdivaç yapmışlardı. Ve bugünlere gelmişlerdi. Salih beyde biraz düşünerek:
?mustafa olsun hanım, mustafa olsun?dedi çocuğun ismi için.
Ve ertesi günü hoca çocuğun kulağına üç kere? Mustafa? diye tekrarladı. Hoca bile Salih beye Mustafanın çok ağladığını söylemişti.
? Bu çocuk ya çok mutlu olacak, ya da hayatı boyunca gam ve keder içinde yaşayacak? dedi.
Hocanın sesi çok güzeldi. O zamanlarda hem hanendelik yapardı, hemde müezzinlik. Belkide mustafanın kulağına bu sesi güzel hoca ismini tekrarladığı için, mustafanın da sesi o yüzden çok güzel olacaktı. Aylar geçti ve Salih beyin askerlik zamanı geldi. Ne kadar zor bir şeydi. Gencecik karısı Duduyu ve daha el kadar bebeciğini bırakıp askerlik yapacaktı. Lakin vatani göreviydi bu onun. Biricik karısı Dudunun gözlerine içli içli baktı ve yokluğunda kendisine ve çocuğuna çok iyi bakmasını, mutlaka döneceğine söz vermişti. Aslında Salih Bey, dönemeyeceğini adı gibi biliyordu. Çünkü o zamanlardaki savaşlardan pek az insan dönebiliyordu. Ama içinde hiçbir korku, hiçbir endişe yoktu. Çünkü vatanı için savaşacak ve şehit düşecekti. O zamanlar memleket padişahlıkla yönetildiği için, padişahını çok seven, ona çok bağlı olan bir insandı. Mustafanın ellerini ve gözlerini bir iç çekerek öptü. Bu mustafayı son görüşüydü belkide. Daha doğru dürüst hasret bile giderememişti onunla. Ve veda edip trene atladığı gibi gitti. Salih Bey. Dudu hanım Salih beyin yokluğunda çok ıstırap çekmişti. Komşuları bakıyordu onlara. Her gün ağlıyordu. Kendisini değil, bu biricik yavruya üzülüyordu. Çünkü onu dünyaya kendisi getirmişti. Kuzucuk süt ve kuru ekmekten başka hiçbir şey yiyemiyordu. Aslında Mustafa dört kardeşti. Ama öbür üçü halalarının yanında kalıyorlardı. Lakin Mustafa en son çocuk olduğu için, kardeşleri onu kıskanırlar ve yanlarında istemezlerdi. O yüzdende halalarının yanına da getirmiyorlardı. O dört kardeşin annesi dudu hanım değildi. Salih Bey dudu hanımdan önce bir evlilik daha yapmıştı. Ama anlaşamayınca ayrılmışlardı. Birkaç ay sonra Muhtarlığa bir haber geldi. Dudu hanım merak etmişti bu haberi. Çok heyecanlı bir şekilde muhtarın yanına gitti. Haber Salih beydendi. Mektup yazmıştı ona. İyi olduğunu, daha henüz savaşa gitmediğini, şu anlık geri hizmette görev yaptığını yazmıştı. Bir miktarda para yollamıştı ona. Bu paraları askerler arasında toplayıp yollamıştı dudu hanıma. Mustafanın gözlerinden öpmesini, kendisine de çok iyi bakmasını, merak etmemesini, askerliği bitince döneceğini yazmıştı. Bu haber üzerine dudu muhtar için komşularından birine bir çift çorap yaptırıp hediye etmişti. Lakin bir süre sonra muhtardan bir haber daha gelmişti. Çok sevinmişti dudu hanım. Muhtarın yanına gidip, haberin ne olduğunu sordu. Muhtar yüzünü asarak haberi verdi. Salih Bey cephede savaşırken şehit düşmüştü. Bu haber Dudu hanımı yıkmıştı. Hem aylardır beklediği, yolunu gözlediği ve çok özlediği kocasını kaybetmişti, hemde daha bebekken yetim kalan çocuğunun geleceği kaybolmuştu. Artık onun için her şey çok anlamsız geliyordu. Evin her yerinde Salih beyin hatıraları vardı. Kıyafetlerini bile atmamıştı. Lakin Salih beyin eski karısından olan dört çocuğu, evde ne var ne yok her şeyi satmıştı. Dudu hanıma hiç iyi davranmıyorlardı. Onun da çalışıp eve para getirmesini istiyorlardı. Ama maalesef çalışamıyordu. Çünkü kendiside hastalanıp yatağa düşmüştü. Artık sadece komşular ne verirse onu yiyorlar, ne verirse onu giyiyorlardı. Evleri daima soğuktu. Zaten tek göz bir odaydı. O dört çocukta halalarının yanına taşınmışlardı. Dudu hanımı ve mustafayı hiç merak etmiyorlardı. Bir gün komşuları her zamanki gibi Dudu hanıma ve Mustafaya yemek getirmişlerdi. Lakin Dudu Hanım vefat etmişti. Ve Mustafa'da hala Dudu Hanım memesinden süt emiyordu. Bu süt Mustafanın son ana sütüydü. Yavrucak artık kardeşlerinin eline kalmıştı. Kardeşleri Mustafayı daha bebekken dövmeye başlamışlardı. Bebecik öyle bir ağlıyordu ki, sanki feryat edercesine. Aradan altı sene geçmişti. Öyle böyle Mustafa altı yaşında olmuştu. Ama ona sorsanız yaşı altmıştı. Çünkü türlü dert ve çile içinde bu yaşa gelmişti. Ne onu emzirirken vefat eden annesini hatırlıyordu, nede vatani görevini yaparken şehit olan babasını. Kardeşleri Mustafayı daha bu yaşta eve para getirsin diye bir cam fabrikasına sokmuşlardı. Eğer çalışmazsa kendisine yemek vermeyeceklerini, ona ıstırap çektireceklerini söylemişlerdi. Küçük Mustafa nında elinden ne gelir. Mecburen çalışacaktı. Sırf bir lokma kuru ekmek için. Mustafa her gün kardeşlerinden dayak yiyor, üstüne üstün birde aç bırakıyorlardı. Neden böyle davrandıklarını anlamamıştı. Acaba ne kabahatim var diye düşünüyordu. Lakin bulamıyordu. Ona şuan hiçbir şeyin merhem olamayacağını düşünüyordu. Bir gün muhtardan bir haber geldi kardeşlerine. Edirne'de yaşayan çok zengin bir Rum aile Mustafayı evlatlık istiyordu. Çünkü onların çocuğu olmamıştı. Muhtar kardeşlerine bu teklifi kabul edip etmediğini sorduklarında kardeşleri hemen evet demişlerdi. Zaten işlerine gelmişti. Zaten Mustafayı sevmiyorlardı. Mustafa çok sevinmişti bu habere. Artık o pas kokulu fabrikaya çalışmaya gitmeyecekti. Belkide zorluklarla geçen hayatı, bu vesile ile bitecekti, ya da tam aksine, dram yeni başlıyordu... Mustafa yeni ailesinin yanına gideceği gün çok heyecanlıydı. İçi içine sığmıyordu. Acaba ev nasıldı, yeni annesi ve babası iyiler miydi, Edirne nasıl bir yerdi, acaba gideceği ev kendi yaşadığı kulübeden büyük müydü? Bu tür sorular o gün mustafanın hep kafasını kurcalıyordu. Ama ne olursa olsun, ablalarının yanından bin kat daha iyi olduğunu biliyordu. O zamanlar araba ve benzeri taşıtlar olmadığı için, mustafayı Edirne'ye trenle götürmüşlerdi. Bütün yollar dağlar ve bayırlarla doluydu. Tek bir kulübe bile yoktu kenarlarda. Bu yollar Kırklareli yollarından çok farklıydı. Ve daha soğuktu iklim olarak. Lakin mustafanın içini ısıtan bir şey vardı, oda ümitleriydi. O ümitsiz yaşanamayacağını çok iyi biliyordu. O yüzdende içinde her zaman zerre kadar olsun ümit taşıyordu. Her şeyi olumlu düşünüp, belkide bu şekilde dünyasını aydınlatıyordu mustafa. Yâda ona öyle geliyordu. Edirne'ye giderken, mustafaya yolda refakat eden muhtar, mustafaya birkaç soru sordu. Ama mustafa sevinçten ne cevap vereceğini bilemiyordu. Lakin muhtar cevabını zaten mustafanın gözlerinden almıştı. Birkaç saat sonra yolculuk sona erdi ve trenden indiler. Kendisini bir masal ülkesin de zannetmişti. Aslında Kırklareli' nden pek farklı değildi burası. Ama mahallesi, çevresi, ablalarından uzak oluşu onun masal ülkesine bir yolculuk etmesini sağlamıştı. Bu masal ülkesinde mutluluk, şefkat, iyilik, sıcaklık, meyvesi bol olan ağaçlar, her yerde gül kokusu, hep iyi insanlar ve buna benzer şeyler vardı. Edirne'de yani mustafanın yaşayacağı yerde bunların hepsi olmasa da, buna benzer imkânlar vardı. Ama yinede burası mustafaya pek değişik gelmemişti. Herhalde gideceğim yer sevimli, huzur dolu bir kulübe diye düşündü mustafa. Oradan bir faytona binip yeni evinin yolunu tuttular. Mustafa muhtar amcasına nasıl insanlar olduğunu sordu. Muhtarda ona, sen benimle konuşmadın yol boyunca, şimdi sana inat söylemeyeceğim. Merak et, çatla merakından diye latife geçti. Ama mustafanın içinde çok güzel duygular vardı. Belkide bu duygular, ilk defa anne baba şefkati tadacağındandı. Annesi dudu hanımın kendisini ne kadar çok sevdiğini, onu gözünden bile sakındığını, kendisini emzirirken vefat ettiğini biliyordu. Ama onu hiç hatırlamadığı için, anne baba şefkatini merak ediyordu. Kardeşlerinden bırakın anne baba şefkatini, insan muamelesi bile görmüyordu kuzucuk. Sonunda merak ettiği yere gelmişlerdi. Faytondan indiğinde kendisini çok garip hissetmişti. Orası hiç tanımadığı bir yerdi. Gözü hemen bahçedeki kulübeye takıldı mustafanın. Muhtara dönerek burasımı diye sordu. Muhtar gülümseyerek cevap verdi. Hayır, evladım, işte şu karşında gördüğün kocaman konak. Artık senin yeni evin orası dedi. Mustafa şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi. İlk defa böyle büyük bir ev görüyordu. Hemen içinden, bizim bütün Babaeski buraya sığar diye geçirdi. Konağın tam tamına 20 tane odası vardı. Konağın dış rengi kar beyaz bir boyayla kaplıydı. Pencereleri tamamen kaliteli ahşaptan yapılmış, üzerinde tek bir pürüz bile yoktu. Konağa giriş kapısı büyük siyah bir demir kapıydı. Öyle bir bahçesi vardı ki, her yeri güllerle lalelerle döşenmişti. Bahçenin kenarında ufak bir kulübe vardı. Bu kulübe bahçıvanın kaldığı kulübeydi. Konağa girişte beyaz merdivenler vardı. Mustafa bu merdivenleri çıkarken öyle bir heyecanlanmıştı ki, neredeyse heyecanından bayılacaktı. Kapının üzerindeki zil düğmesini çok beğenmişti. Düğmenin şekli aslan şekliydi. Bu aslan motifi, gerçek pirinçten yapılmış, vede o zamanlar çok değerliydi. Belki de mustafa ilk defa pirinç görüyordu. Halbuki kendi evinde tahta ve alüminyumdan başka bir şey yoktu. Hiç oyuncağı olmadığı için, ona bu zil motifi oyuncak gibi gelmişti. Muhtar zili çaldığında ding dang diye bir ses çıktı. Bu mustafanın çok hoşuna gitmişti. Muhtar amcasına?birkerede ben basabilirmiyim o zile?dediysede muhtar amcası mustafaya?ayıp olur kuzucuğum sabırsızlar gibi?diye cevap verdi. Birkaç dakika sonra kapıyı smokinli, uzun boylu, kelden bir adam açtı.Kahverengi gözleri ile muhtar beye ve mustafaya baktı. Bu adam evin uşağıydı besbelli. Lehçeli Türkçesiyle? hoş geldiniz küçük bey? dedi. Mustafa şaşkın bir ifadeyle? bey diye bana mı dediniz?? dedi.Uşak da ? tabii kisize dedim, bu evde başka küçük bey yok çünkü. Tekrardan hoş geldiniz? diye cevap verdi mustafaya.? Siz salonda istirahat edin, ben hanım efendi ile beyefendiyi çağırayım? dedi uşak tebessüm ederek. Uşak yukarı çıktıktan sonra, mustafa muhtar amcasına dönerek,? yanlış yere geldik galiba muhtar amca, istersen gidelim kovulmadan?dedi. Tabii ki muhtar amcası her zamanki gibi gülümseyerek? doğru yer yavrum merak etme sen? diye cevap verdi.Mustafa şimdiden hayal kurmaya başlamıştı bile. Çünkü böyle büyük ve zengin bir köşkün küçük beyi olacaktı. Her şey den önemliside buranın bir ferdi olacaktı. Kendisine hizmet eden bie uşağı, yediği önünde yemediği ardında olacaktı. Kendisini krallar gibi hissetmişti küçük mustafa. Kendisininde gün gelince önemli biri olabileceğini umut ediyordu artık. Bu kibar insanları arasında büyüyecekti. Muhtar amcasının kendisine ddiği gibi okuyacaktı ve büyük adam olacaktı belkide. Tam bunları güzel güzel hayal ederken daha güzel bir şey uverdi ve hayalden uyanıp merdivenlere doğru baktı. Köşkün merdivenlerinden çok güzel, çok şık, kıyafeti kim bilir kaç bin TL olan kibar bir kadın iniyordu. Zarafetli bir yürüyüşü vardı. Muhtar da mustafada adeta efsunlanmışlardı. İşte bu güzel kadın zerafetli yürüyüşüyle mustafa ile muhtarın yanına geldi. Aksanlı bir Türkçeyle ?hoş geldiniz? dedi muhtara. Mustafanında gözlerine sevgi ile bakıp, ?sende yeni evine hoş geldin mustafa. İnşallah burada rahat edersin? dedi. Mustafa daha ilk görüşte kadını çok sevmişti. Ona öyle bir bakışı vardı ki, şefkat akıyordu gözlerinden. Mustafada kibar bir şekilde? hoş buldum efendim? dedi ve elini öperek alnına koydu. Muhtar gülümseyerek mustafaya döndü ve?aman mustafa ne yapıyorsun, bu bayan daha çok genç, eli öpülecek kadar yaşlı değil? dedi.Lakin bu güzel bayan muhtara dönerek? o daha çok küçük muhtar efendi, hem bir çocuk annesinin elini öper, öyle değilmi mustafa??dedi. Mustafa'da? evet efendim, aynen öyle? diye cevap verdi. Muhtar efendi bu güzel aile tablosunu çok beğenmişti. Utanmasa ağlayacaktı. Küçük çocuğun kendi evinde yaşadıklarını bildiği için, sevinçten gözleri sulanmıştı. Mustafadan hiç beklenmedik bir atiklik gelmişti ve bu güzel bayanın ismini sormuştu. Genç bayan da? catherine? diye cevap vermişti.Mustafa bu ismi okadar çok beğenmişti ki, eski mahallesinde oturan bir komşusunun anlattığı hikayedeki prensese benzetmişti bayan catherinayı. ? Çok güzel bir isim efendim? diye cevap verdi mustafa. bayan Catherine muhtar efendiyi içeri yemek yemeye davet etti. Lakin muhtar efendi bu daveti geri çevirerek artık gitmesi gerektiğini, mahallede onu çok işin beklediğini söylemişti. Muustafa muhtar efendiye öyle bir bakıp sarıldı ki, sanki her şeyini ona borçlu olduğunu, o olmasaydı bu günleri göremeyeceğini söylüyordu. Muhtar efendi bu küçük çocuğa ilerinin önemli bir adamı gibi bakıyordu artık. Onun adına çok sevinmişti. Ona?büyüdükten sonra ziyaretime gel olurmu leblebici?demişti.Muhtar efendi gittikten sonra bayan catherine küçük mustafayı odasına çıkardı.Odasına giderken nasıl bir odaya gideceğini hayalinde kuruyordu. Çünkü hayatı boyunca küçücük bir odada, kaç kişi kalmışlardı.Ve oda varmışlar, beyaz kapısını açmak için kapının pirinçten yapılmış kolunu tuttu bayan catherine.kapıyı açmışlardı. Mustafa odayı gördüğünde çok şaşırmıştı.Odanın büyüklüğü, eski mahallesindeki ablalarıyle hep beraber kaldıkları evden belki beş kat daha büyüktü. Hiç karanlık bir köşesi yoktu. Işıl ışıl güneş içerisindeydi oda. Duvarların rengi bambeyazdı. Tek bir leke bile yoktu boyanın üzerinde. Yeni boyandığı belli oluyordu. Odanın her yeri oyuncaklarla kaplıydı.Kuklalar, plastik atlar, plastikten yapılmış at arabaları, oyuncak tabancalar, bebekler, hayvan şeklinde yapılmış kuklalar. Ve daha Şimdiye kadar sahip olamadığı birçok şey vardı burada. Elektrik ile yanan Renkli gece lambası bile vardı.Hele bir yatağı vardı, yorganı kuş tüyünden yapılmıştı. Çarşaflarında daha henüz hiç yatılmamış bembeyazdı. Yerde el yapımı bir halı vardı. Üzerinde bir sürü değişik motifler ve ucunda çok güzel beyaz rengi püskülleri vardı. Pencerelerde asılı olan dev gibi perdelere gelince, harika ötesiydi sanki. Duygularını ifade etmesi söylenseydi ona, herhalde diliyle ifade edebilmesi mümkün olamazdı.bayan catherine mustafaya bir masal okumayı teklif etti.İlkdefa ona birisi gerçek bir masal okuyacaktı.Hele bu okuyan kişi, ona bir evlat gözü ile bakıyordu. Bu küçük mustafayı dahada çok mutlu ediyordu.? Tabii efendim? diye cevap verdi.bayan catherine masalıo ince kibar ve lehçeli sesi ile okurken,mustafa hüngür hüngür ağlamaya başladı.Çünkü aklı hala eski yaşamındaydı.Çektiği dertlerdeydi.Bunu gizlemesi imkansızdı.Hala içi sızlıyordu. o günler küçük mustafanın aklından hiç gitmiyordu.Belkide hiç gitmeyecekti.bayan Catherine mustafaya neden ağladığını sordu.Mustafa ona eski hayatından bahsetti.O bahsederken,bayan catherine nin mavi gözleri sulandı.Ve gözyaşlarını tutamayarak ağlamaya başladı.Mustafa kadının ağladığını görünce çok duygulanıp,o miniminnacık ellerinle kadının gözyaşlarını silmeye başladı.Mustafa bayan catherineyi annesi kadar olmasa da çok sevmişti,artık hayatının değiştiğini,ablalarından sonsuza dek kurtulduğunu,ferah ve huzurlu bir şekilde yaşayacağını içinden geçiriyordu.Acaba öylemi olacaktı... Mustafa o gece çok güzel bir uyku çekti.Rüyasında ablalarını görmüştü.Nedense onları özlüyordu.nede olsa ablalarıydı.Lakin kendisine yaptıklarını düşününce,özlemi ikiye katlanıp nefrete dönüşüyordu.Şimdi tek merak ettiği şey,evinbeyi nasıl bir insandı.Oda bayan catherine gibi şefkatlimiydi.Konağın uşağının ismi Tom du.uzun boylu,ince yapılı kelden bir adamdı.Ama çokta sevecen biriydi.Sabah Mustafanın yanına geldi ve kahvaltıya inmesini söyledi.Mustafa yataktan katlı ve aşağıya indi, binbir çeşit kahvaltısı olan sofranın sandalyesini çekti ve oturdu.Kahvaltıları görünce kuzucuğun karnı daha çok acıkıyordu.Çünkü yemediği birçok şey sofrada vardı.tam ekmek alacaktıki,catherine bırak o ekmeği mustafa dedi.Mustafa adeta şok olmuştu.Dün gece kendisine çok iyi davranan kadın,şimdi çok sertleşmişti.Ağlamaklı bir şekilde o ince sesiyle özürdilerim efendim dedi.Kadın mustafanın üzüldüğünü anladı ve sandalyesinden kalkıp,yanına gitti.Mustafayı kucağına oturttu.Mustafa,seni üzmek için söylemedim bunu.Bizim evde eskiden beri bir adet vardır.sabah kalkınca eller yıkanır,yüz yıkanır,ağız çalkalanır ve sofraya öyle oturulur.Mustafanın içi rahatlamıştı.Niyetinin iyi olduğunu anlamıştı.Tamam efendim,bundan sonra temiz olmaya dikkat edeceğim. Evin beyi jony iş seyahatinden dönmüştü o gün.Oda mustafayı çok merak ediyordu.Acaba catherine onu sevmişmiydi çok merak diyordu.Kapıyı çaldı ve tom açtı.Hoşgeldiniz efendim dedi.Hoşbulduk tom dedi johny.Küçük mustafa geldimi diye sordu toma.tomda evet efendim geldi.Lakin şimdi catherine hanımla dışarı çıktılar dedi.Dışarımı çıktılar,neden peki diye sordu johny.Alışveriş edeceklermiş efendim.Mustafaya kıyafet alacaklarmış galiba dedi tom.Johny catherinanın kıyafet alacağını duyunca mutlaka sevmiştir diye geçirdi içinden. Mustafa o gün çok eğlenmişti alışverişte.Çok güzel kıyafetler alınmıştı.Kendisini bir kralın oğlu gibi hissetmişti.Kendisine kötü davranan ablalarına acımıştı ogün.Çünkü kimbilir ne yiyordu onlar şuan,yada ne giyiyordu.Üşüyorlarmı,açıktalarmı diye geçirdi içinden.Catherine küçük mustafanın düşünceli olduğunu anlamıştı.Ne kadarda sormaya çalıştıysada birşeyim yok dedi ve geçirttirdi lafı.Akşam üstü konağa geldiklerinde kapıyı açan tom,bay johnynin geldiğini söylemişti.Mustafa öyle bir heyecanlanmıştıki,yüreği ağızına gelecek gibi oluyordu.Salonda otururken johny geldi.Mustafaya hoşgeldin leblebici dedi.Mustafa johnyi karşısında gördüğünde resmen hayran kaldı.Şimdiye kadar bu kadar ihtişamlı bakımlı bir adam görmemişti.Çok uzun bir boyu vardı.yemyeşil gözleri vardı.Dalgalı sarı saçları,genç adama çok ayrı bir hava katıyordu.Teni sanki kadife kadar düzgün ve parlaktı.Ama ona neden leblebici demişti,işte onu anlamamıştı.Mustafa hoşbuldum efendim.Lakin bana neden leblebici dediniz onu anlamadım dedi.Johny gülümseyerek cevap verdi.Bu sizin lakabınız mustafa.sizin sülalenin lakabı kırklarelinde leblebici olarak geçiyor.Babanın şehit olduğu senelerin kayıtlarını inceledim.Kayıtlsarda leblebici salih olarak olarak geçiyor.Şimdi anladınmı leblebici mustafa.Mustafa tebessüm ederek anladım efendim diye cevap verdi.Mustafa bu lablebici lakabını çok sevmişti.Daha henüz soyadı kanunu gelmediğinden,o zamanlar her sülalenin bir lakabı vardı.onunkide leblebiciydi. Aradan iki sene geçmişti.Mustafa 8 yaşına geldi ve artık okula gitme zamanı gelmişti. Catherine ve johny mustafayı askeri okula göndermeye karar vermişlerdi.Çünkü johnynin ve catherinanın ataları hep asker oldukları için,mustafanında asker olmasını istiyorlardı.Mustafa çok memnun olmuştu gideceği okuldan.Babası gibi gerçek bir asker olacağına çok seviniyordu.Şimdiden kendisiyle gurur duymaya başlamıştı.Analığına ve babalığına çok minnettar olduğunu,onlar olmasaydı,belki şimdi çok kötü bir durumda olacağını bazen tomla konuşurken söylüyordu.Tabiiki bu konuşulanları tom patronlarına bildiriyordu.genç çift ise bu konuşulanları biince çok mutlu oluyorlardı.Mustafanın gideceği askeri okulun çok ihtişamlı bir görselliği vardı.Bu görsellik küçük çocuğun gözlerini kamaştırmıştı.Artık burada yatılı olarak kalacaktı.yatakları askeriyelerdeki gibi ranza biçimindeydi.Her sabah beşte kalkıp,yataklarını bir denizin sadeliği gibi dümdüz katlıyorlardı.iştimalara çıkılıyor,yemekler karavana şeklinde yeniyordu.gerçek bir asker gibi eğitime çıkılıyor,kurallar bir bir öğretiliyordu.Emir alma ve verme dersleri öğreniyorlardı.bu onalrın ileride iyi bir subay olmasını sağlayacaktı.Mustafa okuldaki arkadaşlarıyla çok iyi anlaşıyordu.Arkadaşları arasında en sevilen çocuklar arasındaydı.Vede okulun en zenginlerindendi. Mustafanın en iyi arkadaşlarından biri olan ahmet,onunla hep dertleşirdi.Onunda babası bir savaşta şehit düşmüştü.Okulun bütün masraflarını,oturduğu mahallenin sakinleri aralarında toparlayıp küçük ahmeti bu ihtişamlı okula göndermişlerdi.Dert nedir,bunu bilen bir insan olduğu için ahmeti çok sevmişti mustafa.Ranzaları yanyanaydı.O yüzdende herzaman dertleşebiliyorlardı.Okula birsüre sonra çok zengin bir ailenin oğlu olan nihat gelmişti.O kadar burnu havalarda bir insandıki,kimseye ne saygısı vardı nede nezaketi.Özellikle ahmet ve mustafa ile çok uğraşıyordu.herdakika onlara laf atıyor,ikisininde babaları şehit oldukları için onlarla alay ediyordu.Yine birgün nihat bunlarla dalga geçerken okulun öğretmenlerinden albay hikmet bey,bu alay konusuna çok kızmıştı ve nihatın kulağını çekmişti.Tabiiki nihat akıllanacak bir çocuk değildi.İş mustafaya düşmüştü.Nihatın yanına gidip,sen şuan yatağında rahat bir şekilde uyuyabiliyorsan,babam ve babam gibi memleketimiz için savaşmış,ve şehit düşmüş askerlerimiz sayesinde uyuyabiliyorsun.Lakin ne yazıkki sende ne vicdan var nede memleketimiz için savaşacak kocaman bir yürek,çok yazık nihat çok dedi ve yanından ayrıldı.Nihat mustafanın bu sözlerinden çok etkilenmişti.Daha dün mustafayla ahmetle dalga geçen bu öğrenci,bugün onların yanına gidip gözyaşları içerisinde özürdiliyordu.Çünkü kendisininde ileride bir subay olacağını düşünmüştü.Bu özürdileme hikayesini albay hikmet beye anlatmışlardı mustafanın arkadaşları.Albay hikmet bey,mustafa ile iftar ediyordu.Kendisinin adam edemediği bir çocuğuidaha heniz sekiz yaşında olan küçük mustafa adam etmişti.Nihatla mustafa iyi arkadaş olmuşlardı.Ve bu albay hikmet beyide çok memnun etmişti. Aradan 2 sene geçti.Mustafa okula çok alışmıştı.Catherine ve johny onu haftada bir okula görmeye gidiyordu.onbeşgünde birde mustafa onları görmeye gidiyordu.evindn çok,zamanını okulda geçiren mustafa albay hikmet beylede çok iyi anlaşıyordu.hikmet bey ona öz evladı gibi değer veriyor,onun çok iyi bir subay belkide ileride paşa olması için elinden geleni yapıyordu.mustafa artık on yaşındaydı.boyu daha çok uzamış,aklı herşeye daha çok yatar olmuştu.Rahmetli annesi dudu hanımın mezarına her hafta sonu gider ve bir demet karanfil götürürdü.Onunla konuşur ve iyi olduğunu,kendisini hiç merak etmemesini,mezarında huzur içinde yatmasını söylerdi.sonrada ağlayarak okuluna geri dönerdi.O sıralar türklerle rumlar bir savaş içerisindeydiler.Bütün rumlar türkiyeden atılıyordu.İşte böyle birgünde mustafanın anneliği ve babalığı olan catherine ve johny de türkiyeden atılmış,mustafayada haber verilmemişti.küçük çocuk haftalarca onları beklemişti lakin onlardan hiçbir ses çıkmamıştı.sonunda albay hikmet beye catherine ve johny den mektup geldi.olanları kelimesi kelimesine anlatmışlardı.memleket lerine geri dönmüşlerdi ve mustafayı götürememişlerdi.Ama tek güzel haber mustafa için bankaya tam tamına 20.000 tl bırakmışlardı.yani okumasına yardımcı olacak paraydı bu.Hikmet bey bu haberi mustafaya önce söylememeye karar vermişti.lakin bubu yapmaya hakkı olmadığını düşünerek bir gece küçük çocuğu yanına çağırıp olanları anlatmıştı.mustafanın dünyası resmen başına yıkılmıştı.gerçek ailesi ölmüştü.kardeşleri onu istememişti.ikinci aileside onu bırakmıştı.mustafa artık bu dünyada yapayalnızdı.albay hikmet bey mustafayı evlat edinmek istemişti ama mustafa tekrardan üzülmemek için bunu kabul etmemişti.ve bir gece kimseye duyurmadan okuldan kaçmıştı.albay hikmet beyede bir mektup bırakmıştı giderken.mektupta şunlar yazıyordu. Babam gibi sevdiğim canım öğretmenim hikmet hocam,biliyorum size söz vermiştim,sizi hiç üzmeyecektim.ama galiba bu gidişim sizi biraz üzecek.bunun için çok özürdilerim.Lakin artık buralarda kalamazdım.çünkü kimsem yok oralarda.Bana çok iyi davrandınız bugüne kadar,bana çok hakkınız geçti,ne olur hakkınızı helal edin.edinki gönlüm rahat olsun.bütün arkadaşlarıma selam ederim efendim.sizi çok seven leblebici mustafa... Albay hikmet bey bu mektubu gözyaşları içerisinde okumuştu.ve kendi kendine helal olsun leblebici helal olsun.Allah yardımcın olsun dedi ve mektubu çekmecesine koydu.ve böylece bir okulun hikayeside burada bitmiş oldu. Mustafa ne yapacağını bilmiyordu.gidecek hiç kimsesi yoktu.Ablalarının yanınada dönemezdi.Çok çaresiz bir durumdaydı.önce bir camiye gitti ve bütün gece dua etti rabbine.neden bu durumdaydı.acaba sadece kendisimi böyle bir durumdaydı.nereye gitse,hangi dala tutunsa o dal kırılıyordu.acaba çokmu uğursuz bir insanım diyordu kendi kendine.acaba Mustafa uğursuz mu yoksa kaderimi böyleydi.bunu kendiside merak ediyordu.camiden çıktıktan sonra günlerce parklarda camilerde yattı.birgün ikitane yaşlı adamın konuşmasını dinledi.adamlar istanbulda çok güzel para kazanıldığını,heryaşta insanın orada çalışıp para kazanacağını öğrendi.o zamanlar İstanbul için taşı toprağı altın deniliyordu.acaba gerçekten öylemiydi,yoksa sadece bir söylentimiydi. Mustafa istanbula gidecekti.fakat yol parası bile yoktu.bankadan parada çekmeyi bilmiyordu,tek çare yürümekti.yıl 1911,o zamanlar şimdiki gibi arabalar,yollar,en önemlisi çok insan yoktu.edirne ile İstanbul arasında dağdan başka hiçbirşey yoktu.tek tük ev vardı.o evlerin birbirleri arasındada dağlar kadar yol vardı.mevsim tam kış ortasıydı.yani ocak ayının sonlarıydı.heryer karlarla kaplıydı.bu karlar bir adam boyu kadardı.yanında birazcık ekmek ve su vardı.lakin bunlar ona ne kadar yeterdiki.mustafa yürümeye başladı.alabildiğince dağdı bu yol.ilk başlarda kuvveti yerindeydi.üşümüyorduda.lakin açlık ve yorgunluk bastırınca küçük çocuğun uykuya ihtiyacı oldu.ama nerede uyuyacaktı.heryerde kar vardı.sonunda bir mağara buldu ve girdi oraya.karanlık bastırmıştı.heryerden kurt ulumaları geliyordu.aç kurtların ulumaları.mustafa mağaraya iyicene sinmiş,onu duymasınlar görmesinler diye nefes bile alamıyordu.çok yavaş hareket ediyordu.birara kurtlardan biri onu fark eder gibi olmuştu.ama önemsemeyerek gitmişti oradan.bütün gece korku içindeydi Mustafa.nasıl kurtulacaktı bu durumdan,istanbula varabilecekmiydi,yanındaki ekmek su yetecekmiydi ona,kafasında hep böyle sorular vardı küçük mustafanın.sonunda sabah olmuştu ve yoluna devam etmeye başlamıştı.lakin soğukda iyicene başlamıştı.havada kuvvetli bir rüzgar vardı.rüzgar öyle bir esiyorduki,karları kaldırıp mustafanın yüzüne vuruyordu.rüzgarın her karı kaldırışında,Mustafa yüzüne bir tokat yiyor gibi oluyordu.mustafa birkaçgün sonra istanbula varmıştı.taşı toprağı altın İstanbul gülümsüyordu mustafaya.acaba her zaman böyle gülecekmiydi... Taşı toprağı altın İstanbul, gerçekten altınmısın gümüşmüsün bilmiyorum. Mustafa o meşhur İstanbul'a gelmişti sonunda. Yaşadığı Kırklareli ve edirneden çok büyüktü. Sanki bambaşka bir dünyaydı burası. Bu dünyayı keşfetmenin hayli zor olacağını biliyordu küçük Mustafa. İnsanlarda çoğunda fes vardı. Ulaşım yine atlarlaydı. Ama tek farkı buradaki atlar çok bakımlıydı. At arabalarıda yani bir diğer ismi faytonlar çok süslü ve ihtişamlıydı. Tek sorun şimdi burada nerede kalacak, nerede çalışacak ve ne yiyecek. Mustafa istanbuldaki ilk gecesini bir sandalda geçirmişti. Ve yemek olarak da sandalda bulduğu bir çeyrek ekmekti. Allaha şükür ediyordu ki o ekmeği bulabilmişti, yoksa vay haline vay. İkinci gece bir faytonda uyumuştu. Her yeri sızım sızım sızlıyordu. Yattığı yerler çok sertti ve her yerine tahta parçaları batıyordu. O kadar acıtmıştı ki, midesi adeta sırtına yapışmıştı. Faytonların yanından geçerken siyah bir at mustafanın çok ilgisini çekmişti. Besbelliki oda çok yorulmuştu. Belkide açtı, gurbetteydi kendisi gibi. Hemen yanına gitti ve onu sıvazlamaya başladı. O siyah atı o kadar çok sevmişti ki, yanından ayrılmak istemiyordu. Ona kuru saman vermişti yemesi için, lakin mustafanın da karnı çok açtı. Ondan hiçbir farkı yoktu. Bu manzarayı gören faytoncu, çocuğun bu haline çok üzüldü ve haline bin şükür etti. Hemen mustafanın yanına gitti ve atı çokmu beğendin diye sordu. Mustafa heyecanlanıp birazda korkmuştu. Evet efendim ama ona hiçbir zararım dokunmadı. Gerçekten dokunmadı efendim. Sadece seviyordum onu. Faytoncu tebessüm etmişti bu heyecana. Çünkü kötü maksatlı bir soru değildi mustafaya sorduğu. Faytoncu mustafaya evinin nerede olduğunu sordu. Küçük Mustafanın gözleri dolmuştu bu soru karşısında. Faytoncu, anlat yavrum bana, belki bir yardımım dokunur dedi. Mustafa da bütün hikâyeyi anlatmıştı faytoncuya. Onun kadar faytoncu amcası da ağlamıştı bu acıklı öyküye. İstersen gel bende kal, benimde üç tane çocuğum var, senle birlikte dört olur dedi faytoncu mustafaya. Lakin Mustafa yardımı kabul etmemişti. sebebide her kim ona yardım ettiyse sonunda üzülen yine kendisi oluyordu. O yüzden çalışması gerektiğini, alın teriyle para kazanması gerektiğini söyledi faytoncu amcaya. Faytoncu ona büyük bir sürprizim var sana dedi. Mustafa bu sürprizi çok merak etmişti. Ne olur söyleyin, nedir efendim bu sürpriz dedi. Faytoncu mustafanın gözlerine büyük bir şefkatle baktı ve benim yanımda çalışırmısın evlat, ne zamandır senin gibi çalışkan ve dürüst birini arıyordum atıma bakması için dedi. Mustafa bu iş meselesine çok sevinmişti. Dayanamayıp faytoncuya sarıldı ve yanaklarından öptü. Faytoncu bu durum karşısında ağlamaktan başka bir şey yapamadı. Ama sevinçtendi bu gözyaşları. Mustafa İstanbul daki ilk işini bulmuştu. Faytoncunun evinde kalacaktı. Evde üç tane mustafanın yaşında çocuk vardı. Bunların iki tanesi erkek çocuğu, birtaneside kızdı. Birde karısı vardı faytoncunun. naletmi nalet, somurtkanmı somurtkan biriydi. Zaten Mustafa eve ilk geldiğinde faytoncunu karısı ve iki erkek çocuğu bu durumu iyi karşılamamışlardı. Mustafa istenmediğini anlamıştı lakin kalacak başka bir yeri yoktu şu anda. Sadece evin tek kızı olan Selma bu duruma iyi bakmıştı. mustafaya çok iyi davranıyordu. Onu gezmeye çıkarıyordu. istanbulu anlatıyordu. Selma ile Mustafa çok iyi arkadaş olmuşlardı kısa zamanda. Bütün hikâyeyi selmaya anlatmıştı. Bundan sonra mustafaya leblebici Mustafa diyordu Selma. Çünkü lakabı buydu. Leblebicinin baktığı siyah et çok uslu ve şeker gibi bir hayvandı. Hiçbir zaman huysuzluk yapmazdı. Mustafa bazen kendisini ata bakarken öyle bir kaptırıyordu ki, sabahı ahırda bile ettiği oluyordu. Bazı geceler çok dertleniyor, kimse görmeden bir köşede ağlamaya başlıyordu. Karnı tok sırtı pekti ama mutlu değildi. Çünkü ailesi yanında değildi. Çok özlüyordu her birini. Rüyasında hep tanımadığı anne ve babasını görüyordu. Sonradan karşısına ikinci ailesi çıkıyordu. Onlar gerçek anne ve babası olmasa da, onları canı gibi seviyordu. Onu neden terk etmişlerdi, isteselerdi alamazlar mıydı yanlarına, yoksa mustafayı hiçmi sevmemişlerdi, sevgilerini para yerine şefkat ile gösterselerdi daha iyi olmazmıydı, leblebici mustafanın aklı hep böyle şeylerle meşguldü. Faytoncu amcası onun bu haline çok üzülmüştü. Lakin elinden hiçbir şey gelmiyordu. Kendiside fakirdi, atından başka hiçbir şeyi yoktu ki, ona bir iş, kalacak yer ve yemekten başka bir şey veremezdi. birgün sema mustafayı ağlarken gördü. Ve yanına gidip neden ağladığını sordu. Mustafa hiçbir şey söylemeden küçük kıza sarılıverdi. Kızda ona sarıldı. Birlikte ağlamaya başladılar. Mustafa dertlerine ağlıyor, semada mustafanın haline. Sema yeter ağlama artık, bunların hepsi geçecek, gör bak çok mutlu olacaksın. Annemle ve kardeşlerimle de konuşacağım. Onlarda seni sevecekler dedi. Ama Mustafa onlardan alacağı tüm sevgiyi, semadan ve faytoncu amcadan alıyordu. tabiiki onlarda sevse iyi olurdu. Lakin zorla sevginin olamayacağını idrak edebiliyordu leblebici. Sema annesinin ve kardeşlerinin yanına gidip, mustafayı sevmelerini, onun çok iyi bir çocuk olduğunu söylemişti. Babası semanın bu hareketini çok beğenmiş ve takdir etmişti. Onun dediklerini onaylamıştı. Semanın annesi ve kardeşleri yine aynı davranıyorlardı mustafaya. Hep kırıcı laflar söyleyip onu yok yere yeriyorlardı. Yine böyle bir gündü. Semanın annesi mustafaya bağırıyordu. Sema yeter diye çıkıştı. Siz ne biçim insansınız. onun annesi babası yok, kardeşleri istemiyor, kalacak bir yeri yok,siz ona acılarını unutturmaya çalışacağınıza,annelik ve kardeşlik yapacağınıza,onu yerden yere vuruyorsunuz.hem,hem ben onu çok seviyorum.babamda çok seviyor.ama size yazıklar olsun.keşke başkasının kızı olsaydım,insan olan birinin kızı olsaydım diye çıkıştı sema.o an evde hiç kimse konuşmuyordu. Çünkü küçük kız haklıydı. Mustafa bile çok şaşırmıştı semaya. Sema galiba onu gerçekten seviyordu. Küçük kızın yanına gidip sarıldı Mustafa. Teşekkür etti ve onun elinden tutup, baktığı atın yanına götürdü. Orada gözlerinin ta içine baktı ve tebessüm etti. Çok iyi bir kızsın sema, seninle tanıştığıma çok mutlu oldum. Senin beni sevdiğin kadar, bende seni sevdim. Lakin ben gidiyorum. İstemiyorlar beni burada biliyorsun dedi. Sema haykırarak hayır dedi. Hiçbir yere gidemezsin, seni bırakmam, onlar sevmiyorsa ben seviyorum yetmezmi. Seni ömrümün sonuna kadarda korurum böyle şeylere karşı. Ne olur gitme dedi ve mustafanın yanaklarından öptü. Bu konuşmalar olurken faytoncu karısı ve iki erkek çocuğu ahırın kapısında duruyorlardı. Bu konuşmalara, faytoncunun karısı bile ağlamıştı. Hepsi birden içeriye girmişlerdi. Sema onlara dönüp, sonunda istediğiniz oldu. Mustafa gidiyor. Sevinin anne. Sevinin kardeşlerim. Zafer sizin. Kınada yakın bir yerinize. Kadın mustafaya baktı ve elini öpmesi için uzattı. Mustafa hiç oralı değildi. Çünkü kendisine insan muamelesi yapmayan bir kadının elini öpmek istememişti. Kadın mustafaya, özür dilerim yavrum, ben yanlış yaptım. Bir an kendimi sınadım ve yanlış yaptığımıza karar verdim. Ne olur gitme, artık sende benim bir çocuğumsun. Çocuklarımda öz kardeşlerin. Mustafa bu duyduklarına inanamıyordu. Bu kadın nasıl insafa geldi diye düşünüyordu. Gitti ve kadına sarıldı. Kardeşlerine sarıldı faytoncuya sarıldı. En sonda semaya sarıldı. Mustafanın buraya geldiği tam sekiz sene olmuştu. tabiiki yaşıda gelmişti on sekize. Kadın söz verdiği gibi mustafaya çok iyi davranmıştı. kardeşleride ona gerçek kardeşleri gibi davranmıştı. Lakin sadece semanın yeri çok ayrıydı mustafa için. Semada on sekiz yaşına gelmişti. çokda serpilmişti. Sapsarı saçları beline kadardı. Mavi gözleri öyle bir güzel bakıyordu ki, baktığı zaman insanın âşık olacağı geliyordu. Zaten mustafa da semaya âşık olmuştu. Semaya duygularını açamamıştı. Çünkü nasıl bir tepki ile karşılaşacağını bilemiyordu. Ya onu kardeşi gibi görüyorsa, ya duygularını açtığında kendisini bir daha sevmezse diye düşünüyordu. birgün sema leblebici mustafanın yanına gelip, leblebici, beni bugün gezmeye götürürmüsün, çok sıkıldım, hem biraz hava alırız nasıl olur dedi. Mustafa sevinçten havalara zıplayacaktı neredeyse. Sevdiği, aşıkolduğu kız onunla gezmek istiyordu. Mutlaka oda beni seviyordu diye geçirmişti aklından. Tabii ki sema diye cevap verdi. Aşkın yakamozu tüm öfkeyi ve düşünceleri yumuşatmıştı. Mustafanın üzerine sanki efsunlanmış bir ışık düşmüştü. Bu ışık onun sevgisinin ışığıydı. Eminönüne kadar yürümüşlerdi semayla. Yürüdükleri yol mustafa için sanki bir gül bahçesiydi. Güzel kokular içinde ruhu adeta dans ediyordu. Sevinç gözyaşlarını bile dindirmişti. Eminönüne geldiklerinde sahilde bir taşın üzerinde oturdular. Karşılarında bütün tabiatın güzellikleri duruyordu. Mışıldayan denizin suyu, dalgaların çıkardığı o tatlı fışırtı, adeta eski bir musikinin denize eşlik edişi gibiydi. Mustafa semanın gözlerine dalıvermişti. o mavi gözler onun dünyasıydı sanki. o pamuk ellerini tam tutacaktı ki, yanlarına uzun boylu yakışıklı bir subay yaklaştı. İlk önce mustafa bu gencin onlara geldiğini fark etmedi. Lakin bu genç subay Semanın omzunu tuttu ve sevgilim geldin mi sonunda dedi. Mustafa işte o an rüzgârın yüzüne çok sert bir şekilde vurduğunu, üşüdüğünü anlamıştı. Semada o ince dudaklarının arasından çıkan geldim sevgilim cümlesiyle karşılık verdi. Mustafa olanlar karşısında dilini yutmuş gibiydi. Çünkü semanın, sevdiği kızın bir sevgilisi vardı. Yıllardır sevgi beslediği kız, başkasına sevgilim diyordu. Genç subay kalın sesiyle yanındaki kim diye sordu, semada üvey kardeşim dedi. Kendisine kardeşim dememesi için ne dualar etmişti mustafa. Lakin artık o semanın kardeşiydi. Daha doğrusu sema öyle zannediyordu. Seninle buluşmamızın başka yolu yoktu ve beni gezdirmesini söyledim ona. tabiiki babamlarda izin verdiler. Ona teşekkür borçluyum dedi sema. Mustafa kendisini öyle kötü hissetmişti ki, dünyası başına yıkılmıştı. Oradan koşarak uzaklaştı. İçindeki bin bir duygunun çöküşünü hissetmişti içinde. Gecesi tamamen kör olmuş, artık yıldızlara bile bakmak istemiyordu. Az önce gül bahçesi gibi gördüğü yol, şimdi kendisi için ayaklarının altına batan bir kaktüsten farksızdı. Sema onun bu hareketine hiçbir anlam verememişti. İlk defa bu kadar sinirli davranmıştı. Akşam olunca sema mustafanın yanına yani ahıra gitti. Mustafa ağlıyordu. Sema, kardeşim diyerek ona sarıldı, ama mustafa semayı koluyla var gücüyle itti. Sema ne olduğunu sordu. Neden böyle ağlıyorsun, ne yaptım niye kızdın bana, ne olur söyle leblebici dedi. Mustafa artık semanın kendisine leblebici diye hitap etmesini istemiyordu. Çünkü ona sadece sema leblebici diyordu. Ona subayla ne zaman tanıştığını sordu. Semada ona iki yıl önce tanıştık. Babamla geziye gittiğimizde diye cevap verdi. Onu sevip sevmediğini sorduğunda, onu çok sevdiğini, yakında istemeye geleceklerini söyledi. Mustafa kafasını öne eğdi ve ağlamaya başladı. Sema biran gülerek, senin bana neden kızdığını şimdi anladım canım. Neden ondan sana bahsetmedim yani eniştenden değilmi. Mustafa bunu duyunca daha çok yıkılmıştı. Çünkü artık onun bir eniştesi vardı. Bu enişte sema ile evlenecekti. Sonrada kendisi bir amca olacaktı. Kimin amcası, semanın çocuğunun amcası. Mustafa genç kızın dışarı çıkmasını istedi. Sema siniri geçsin diye mustafayı yalnız bıraktı. Mustafa sabaha kadar ağlamıştı ahırda. Ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olmuştu. Baktığı siyah at bile ikide bir kişniyor, adeta onun acısını anlayıp, kadınlar böyledir boş ver demek istiyordu. Lakin mustafa hiç öyle düşünmüyordu. Sabahta hiçbir şey demeden çıkıp gitmişti evden. Biraz kafasını dinlemeliydi. Akşam olduğunda sema hala mustafanın dönmediğini görünce fazla aldırmamıştı. Aklı sıra bana inat yapıyor, merak etmemi istiyor. Ama etmeyeceğim. İnat değilmi. Onunki inatsa benimkide inat demişti. Tam bir hafta boyunca eve dönmemişti. Sema dâhil evdeki herkes mustafayı merak etmişti. Başına bir şey geldiğinden endişelenmişlerdi. Tesadüfen faytonuyla eminönünden geçen faytoncu amcası, onu sahilde oturmuş ağlarken gördü. Hemen yanına gitti ve sen bizim kalbimize mi indireceksin. Neredesin kaç gündür. Evde herkes çok merak etti seni. Özelliklede sema günlerdir ağlıyor. Yemek yemiyor. Haydi, dön eve. Sema için dön eve. Ve bana her şeyi anlat tamammı dedi. Mustafa hiçbir şey söylemeden faytona binmişti. Sırf semayı merak ettiğinden dönüyordu eve. Faytoncu amcası semanın ona bir sürprizinin olduğunu söylemişti. Mustafa da içinden acaba o subaydan ayrıldı mı, omu sürpriz olacak diye geçirivermişti. Eve vardıklarında onu kapıda ilk karşılayan semaydı. Ona öyle bir sarıldı ki, mustafa bile şaşkınlık içerisindeydi. mustafa biran önce sürprizi duymak istiyordu. Sema sürprizini söylemek için onu ahıra götürdü. Mustafanın ellerini o pamuk gibi yumuşak elleriyle tuttu, o masmavi gözleriyle gözlerine baktı. Şimdi sıkı dur. Sana çok güzel bir sürprizim var dedi. Mustafa da semaya, neymiş o söyle bakayım. Yoksa o subay hakkında mı sürprizin dedi. Sema gözlerine inanamamıştı. İçine doğdu herhalde dedi mustafaya. Evet, onun hakkında dedi. Mustafa iyice heyecanlanmıştı bu habere. Sema mustafaya, dün ne oldu biliyor musun, ne oldu dedi mustafa. Beni o genç subay geldi babamdan istedi, babamda hemen verdi. Zaten beni bir subaydan yâda bir hekimden başkasına vermeyi hiç düşünmemişti. Aslında bende varmazdım ya. Düşünsene senin gibi bir at bakıcısıyla evlendiğimi. Ne kadar komik olurdu. Evleniyoruz mustafa evleniyoruz. Mustafanın hayalleri suya düşmüştü. Sema evleniyordu. Ve kendisine at bakıcısı diye küçük düşürücü kelimeler söylüyordu. sema mustafa ile alay etmişti. Artık bu evde kalmanın hiçbir gereği kalmamıştı. çekip gidecekti başka yerlere.gece ahırda ağlarken,faytoncu amcası yanına geldi mustafanın.ne oldu yavrum,neden kendini böyle kahrediyorsun.söyle bir çaresini bulurum belki dedi.mustafa nasıl söylerdi kızını seviyorum diye,yıllardır ona resmen babalık eden bir insana bunu nasıl söylerdi.lakin bütün cesaretini toplayıp,ben semayı seviyorum tamammı,hemde senelerden beri seviyorum.ama o bir subayı seviyor.beni kardeşi gibi görüyor.halbuki ben onu çok temiz duygularla sevdim.ama o anlamadı.çünkü zaten beni küçük görüyor.demin bana düşünsene senin gibi bir at bakıcısıyla evlendiğimi,ne kadar komik olurdu dedi.sema beni önemsemiyor faytoncu amca dedi ve faytoncunun omzuna başını dayayıp ağlamaya başladı. Faytoncu şaşırmamıştı hiç. Çünkü zaten onun semayı sevdiğini biliyordu. mustafaya tek bir şey dedi. Peki yavrum, açıldın mı hiç semaya dedi. Mustafa hıçkırıklarının bittiği kadarı ile hayır demişti. Faytoncu mustafanın başını okşadı ve bende gençken senin gibi sevdiğin kıza açılmadım ve onu kaybettim. Ama inan ki insan yıllar içerisinde unutuyor bu gibi acıları dedi. Mustafa faytoncunun gözlerine ağlamaklı bir şekilde baktı ve ya unutmak istemiyorsam ne yapmalıyım, ne olur onu bana söyle ne yapmalıyım dedi. Faytoncu unutmak dedi. Başka hiçbir şey gelmez elinden, unutacaksın ve onu kardeşin gibi benimseyeceksin. Yoksa unutamazsın yavrum dedi. Faytoncu ahırdan çıktıktan sonra mustafa da çıkmıştı. Lakin tek bir fark, mustafa oraya bir daha dönmeyecekti. Artık kaderi onu nereye götürürse oraya gidecekti. Ama semayı bir daha görmek istemiyordu. Çünkü onu çok seviyordu. Sabah olduğunda sema yatağından kalktı ve mustafanın odasına gitti. Yatağı hiç bozulmamıştı. Anlaşılmıştı mustafanın gece hiç yatmadığı. Ardından ahıra baktı ve sadece samanların üzerinde bir mektup vardı. Allah Allah dedi, ne acaba bu mektup diye düşündü. Mektubu eline alıp okumaya başladığında, semanın şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Mektupta şunlar yazıyordu. Semam, mavişim, prensesim, her şeyim Biliyorum, bu mektup karşısında belki bana çok kırılacaksın. Sema, seni o kadar çok sevdim ki, kendimi bile harcadım. Aşkın bana her şeyimde ilham veriyordu. Ufuklara baktığımda o senin güzel mavi gözlerine bakmış gibiydim. Rüyalarımda hep ikimizi görüyordum. Evleniyorduk. Boy boy çocuklarımız oluyordu. Adlarını Ahmet Mehmet gibi bir şeyler koyuyorduk. Lakin bunların hepsi hayal artık, çünkü senin gönlünde bir başkası var. Tek dileğim mutlu olman, inşallah mutlu olursun. Ama ben artık viran bir haldeyim. Beni düşünme sakın, mutluluklar, seni çok ama pek çok seven leblebici mustafa. Semanın gözleri yaşlanmıştı bu mektup karşısında. Yıllardır kardeşi bellediği çocuk, kendisine sırılsıklam âşıktı. Nasıl anlamamıştı hareketlerinden. Aslında kendisine karşı hep ilgiliydi mustafa. Bazen kendisinin üzer, ne düşkünlüğü genç kızı düşündürüyordu ama herhalde çok seviyor diye düşünüyordu. Sema mustafaya karşı hiçbir zaman başka şekilde bakmamıştı. Aklının ucundan bile geçmemişti. Lakin belkide zamanında kendisine açılsaydı, bugün her şey bambaşka olabilirdi. Sema duyguları yıpranmış, sanki büyük bir duvar üzerine düşmüş gibi babasının yanına koştu. Babası anlamıştı genç kızın her halinden bu durumu öğrendiğini. Lakin sema babasına mustafa bu mektubu bırakmış ve bizlere veda edip gitmiş deyince çok şaşırmıştı. Kızını bu derece çok sevdiğini tahmin etmemişti. Ama mantıklı düşününce, mustafanın bu hareketinin yerinde olduğunu, yoksa ne kendisinin nede semanın mutlu olamayacağını düşündü. Semaya ağlama kızım, bu ikiniz içinde iyi oldu. O senin mutluluğuna bir gölge getirirdi. Mutlu olamazdın kocanla dedi. Semada babasına, ama baba, bana hiçbir şey söylemedi ki. Ben ona hep bir kardeş gözüyle baktım. Aksini düşünmedim. Lakin yinede benim mutlu olmamı istemiş. Leblebici beni gerçekten çok sevmiş dedi. Babası tek bir şey söyledi kızına. Leblebicininki gerçek bir aşktı kızım dedi. Mustafa evden kaçmıştı. Kendisini o kadar yalnız hissediyordu ki, gökyüzündeki kuyruklu yıldızın peşine takılmış ufak yıldızların kaydıktan sonraki hali gibiydi. Çok üzgündü. Çünkü hem onu çok seven insanlardan ayrılmış, hemde sevdiği kızı başkasına bırakmıştı. Onca sene onu boşuna sevmişti. Boşuna bin bir hayal kurup şiirler yazmıştı. Kendisinin neyi eksikti o subaydan diye düşünmüştü. Ertesi günü kendisine bir iş arayıp buldu. Akşamları da bir handa kalıyordu. Her yeri kirliydi. Orada burada yıkanıyordu. Ama yine de Sema ya yakın olmaktan daha iyiydi. Çok yoruluyordu çalışırken. Her yeri ağrıyordu. Aşkı düşünecek zamanı kalmamıştı. Aylar geçti ve Mustafa Semayı neredeyse unutmuştu. Tüm duyguları körelmişti genç kıza karşı. Çünkü onun başkasının aşkı olduğunu biliyordu. O aşkın üzerine gitmek boşunaydı. Mustafa günün birinde işten dönerken Sema ile karşılaştı.Genç kızı tam unuttum derken,Mustafa için bu çok fena olmuştu.Aşkı yine canlanmıştı.O mavi gözlere yine bakmıştı.Nereden çıktın sen Sema dedi Mustafa.Sema aslında çok sevinmişti onu gördüğüne.Nerelerdesin sen leblebici.Neden kaçtın evden.Bak ne haldesin dedi Sema.Mustafa da artık bana acımayı bırak Sema,neden gittim,sen bunu çok iyi biliyorsun.senden zorla aşk dilenemezdim.Hem dilenseydim de elime ne geçecekti sanki.Sen at bakıcısıyla evlenmezsin.Komik olur değilmi.Söylesene sema komik olur desene diye cevap verdi.Sema bu dediklerine karşı ağlamaya başladı.Kendisini Mustafanın gözünde suçluymuş gibi hissetti.Hayır Mustafa,ben sana öyle demek istememiştim.Sen benim kardeşim olduğun için latife geçmiştim sadece.Lakin kızacağını nereden bilebilirdim ki dedi.Benim gibi düşünseydin inan bilebilirdin bunu Sema.Bu konuyu uzatmamıza gerek yok,lütfen beni görmemiş ol,sensizliğe yeni alıştım.Bir daha aynı duruma düşmek istemiyorum,lütfen git.Beni benimle bırak.Aşk diyorsan,ben aşkı unutalı çok oldu diye cevap verdi Mustafa.Lakin Semanın onu bırakacağı yoktu,onu yanında götürmek istiyordu,bunu Mustafaya teklif ettiğinde ise,çok sert bir cevapla karşılaşacaktı. Mustafa o gün Semayı unuttuğunu, onu sevmediğini anlamıştı. Biraz dertlendiyse de,çabuk unutuvermişti.Aradan tam bir buçuk yıl geçmişti ve leblebici Mustafanın askerliği gelmişti.Ve İzmir e düşmüştü. Yıl 1921, Mustafa askerliğini İzmir de yapacaktı. Çok sevinmişti bu askerlik olayına. Çünkü dertsiz tasasız yıllar geçirecekti burada. Askerliğinin ilk günün de ilk tokadını yemişti Mustafa. Hemde çok ufak bir şey yüzünden. Lakin aldırmamıştı. Hayatın sillesinden ağır değildi bu tokat. Asker arkadaşları ile çok iyi ahbap olmuşlardı. Dertlerini paylaşıyorlar, sabahlara kadar sohbet ediyorlardı. Çok güzel zaman geçiriyordu burada. Lakin ülkede savaş çıkmıştı. Leblebici Mustafa, Mustafa Kemal Atatürk ün ordusunda görev yapıyordu. Mustafa cephenin gerisinde savaşa katılmıştı. Vatanı için savaşıyordu. Kendiside bir şehit çocuğuydu. Adeta babasının öcünü alır gibiydi savaşırken. Kaç tene arkadaşı yanında şehit düşmüştü. Mustafanın. Her biri için ayrı ayrı gözyaşı döküyordu. Bir gün Mustafa Kemal Atatürk içtima yerindeydi. Yürürken ayağı bir şeye takıldı. Bunu gören leblebici Mustafa, Atatürk yere düşmesin diye, kendisini Atatürk ün önüne attı ve Atatürk Leblebicinin üzerine düştü. Leblebicinin canı baya acımıştı. Mustafa kemal paşa, leblebicinin yerden kalkması için elini uzattı ve onu yerden kaldırdı. Mustafa kemal paşa, mavi gözleriyle leblebicinin gözlerine baktı ve, bu vatanın senin gibi insanlara ihtiyacı var, sağ ol dedi. Bu kelime, leblebici Mustafanın hayatı boyunca kendisini şerefli bir insan olarak hissetmesini sağlayacaktı. Ve bu kelime, gerçektende onun için bir şerefti. Mustafa tam yedi sene komutan postası olarak askerlik yaptı. Askerliği bittikten sonra İzmir e yerleşmeye karar verdi. Orada yaşlı bir adamla tanıştı. Adam 80 yaşlarındaydı. Gençliğinden beri niyetçilik yapıyordu. Mustafa ne iş yapacağını düşünürken, yaşlı adam ona niyetçilik yapmasını öğretti. Fena iş değildi. Kâğıtların içine hediye isimleri yazılıyordu. Tabii ki 1000 tane kâğıdın 250 tanesi dolu, 500 tanesi boştu. Her bir kâğıt 50 kuruştu. Kâğıtların içinden şeker top oyuncak araba vs. çıkıyordu. Ve günde neredeyse 100 TL kazanıyorlardı. Mustafa bu işe başladığı zaman henüz 27 yaşındaydı. Çok yakışıklı çapkın bir delikanlı olmuştu. Belki haftada 2-3 tane sevgili değiştiriyordu. Eski kendine güvenmeyen bir Mustafa yoktu kızların karşısında. Kendine güvenen, atik, çalışkan ve aşk konusunda her şeyi öğrenmiş bir Mustafa. Günün birinde Yunanistan sakız adasından bir kız gelmişti İzmir e. Çok güzel, alımlı bir kızdı. Adı Maria idi. Mustafa bu genç kıza ilk görüşte aşık olmuştu. Lakin kızla konuşmak o kadar kolay değildi. Hem az Türkçe biliyordu, hemde çok zengin oldukları için yanına yanaşmak biraz imkânsızdı. Mustafa Maria ya derdini anlatmak istese de yanına gidip anlatamıyordu. Çünkü babası hep yanındaydı. Lakin bir gün sahilde Maria yı yalnız başına otururken gördü. Mustafa artık kızlara karşı cesaretli bir delikanlıydı. Yanına gitti ve ona bir simit aldı. Genç kız onun bu hareketini çok beğenmişti. Ona ismini sorduğunda ilk önce leblebici demişti. Bu isim Maria ya çok enteresan geldiyse de hoşuna gitmişti. Maria ne kadar yunan kızı olsa da, üzerinde bir Türk kızı havası vardı. Şivesi pek düzgün değildi ama bu Mustafayı pek ilgilendirmiyordu. Çünkü genç kıza resmen meftun olmuştu. Semanın hatırasından eser kalmamıştı. Onun yerini Maria dolduracaktı. Genç kızda Mustafayı beğeniyordu. İzmir'e her geldiğinde mutlaka Mustafanın yanına gider ve onunla saatlerce bakışır, sohbet ederdi. Genç kızda Mustafaya âşık olmuştu. Henüz yaşı daha küçük olduğu için babasına bir şey söyleyemeyen Maria, Mustafayı çok sevdiğini anlamıştı. Babasına bir şey söyleyemediğini Mustafaya söylemişti. Mustafa da Maria ya kendisine kaçmasını ve sonrada evlenmelerini önermişti. Maria fakir bir hayat yaşayacağını bilebile Mustafaya kaçmıştı. Maria nın yaşı küçük olduğu için, Mustafa ile şu an evlenmesine mümkünattı yoktu. O yüzden şimdilik sadece imam nikâhı ile evli kalacaklardı. Mustafa ileri görüşlü olan, Mustafa Kemal Atatürk ün izinde yürüyen bir insandı. Cumhuriyetten sonra çıkan şapka devrinden çok hoşlanmış ve daima kep ve fötr şapka takmaktaydı. Maria yı da aynı şekil, modern bir şekilde giydirirdi. Mustafa ile Maria tam yedi sene kaçmışlardı. Maria nın ailesi yedi sene boyunca gazeteye ilan vermişlerdi. Oturdukları mahallelerde Maria nın gazetelerdeki resmini görenler onu tanıyınca, bunlar hemen o mahalleden başka bir mahalleye taşınırlardı. Bu süre zarfında Mustafa hiç çalışmamıştı. Mustafaya küçükken bırakılan 20.000 TL yi kullanıyorlardı. Bu genç çift çok mutluydular. Çünkü birbirlerini çok seviyorlardı. Tam yedi sene sonra resmen evlenmişlerdi. Ve istanbula yerleşmişlerdi. Maria Müslüman olmuş, adını da Necla olarak değiştirmişti. Sene 1945 idi. Necla artık bir çocuğunun olmasını istiyordu. Ve 1946 da bir kız çocukları olmuştu. Çok güzel bir çocuktu bu onlar için. Çünkü ilk göz ağrıları idi. Adını Neriman koymuşlardı. Mustafa İzmir de iken çalıştığı yaşlı adamın ona öğrettiği niyetçiliği ve mumculuğu yapıyordu. Ayrıca Mustafa zekâsını kullanarak bir sinema makinesi çizmişti. Ve o makineyi 1945 de yaptırıp, okul önlerin de çocuklara sinema seyrettirirdi. Çoğu o zamanların kovboy filmleri idi. Ayrıca laurel ve hardy, Charlie Chaplin filmleri vardı. Daha çok kumkapı da ve çevresinde çalışırdı. İş olmadığı saatlerde mahallenin kahvesin de vakit geçirirdi. Orada çoğu ses sanatçısını tanırdı. Bunlardan bazıları, Münir Nurettin Selçuk, Saadettin Kaynak, Müjdat Gezenin babası Necdet Gezen, Adnan pekak, Selahattin Pınar, vs. kişiler vardı. 1950 de ikinci çocukları Necati doğmuştu. 1952 dede son çocukları Güler doğmuştu. Üç çocuk da birbirinden güzel çocuklardı. Neriman daha çok anneye benziyordu. Güler ve Necati de mustafaya benziyordu. Çok küçük bir evde yaşıyorlardı, fakat mutlu bir ailesi vardı mustafanın.Akşam olunca eve bir sürü meyveyle gelirdi. Muzlar, elmalar, daha bin bir çeşit meyve.hayat pahalı olmasına rağmen, gıda türleri ucuzdu. İnsanlar malca fakir, ama gıdaca zenginlerdi. Mustafanın akşamları en büyük keyiflerinden biri, iki duble rakı içmekti. Bütün yorgunluğunu aldığını düşünüyordu. Belkide gerçekten yorgunluğunu alıyordu. Şarabı pek sevmezdi, onu ispirtoya benzetirdi. Lakin bazen para olmayınca illa içmek istiyorsa şarap alıyordu. Necla hanım arasıra ailesini özlüyordu. Kendisi istanbuldaydı, ailesi ta Yunanistan da sakız adasında. Belkide bu uzaklık özletiyordu.belki yakınında olsalardı bu kadar fazla özlemeyecekti. Bir gün mustafa eve bir haberle geldi. Necla'ya ailesinin mısır çarşısına bir dükkân açtığını söyledi. Necla hiç tedirgin olmamıştı. Çünkü bu mutlu yuvayı artık yıkamazlardı.lakin heyecanlanmıştı. Ailesi hemen yakınındaydı. Ama o yanlarına gidemiyordu.mustafa ona istersen görmeye git dediysede, o gitmedi. Çünkü mustafayı çok seviyordu. Ve üzülmesinide istemiyordu. Aradan onca sene geçtikten sonra zaten babası da kendisini aramıyordu. Belkide evlatlıktan reddetmişti. Bu düşünce neclayı ne kadar üzse de, merak edipte babasının yanına gitmemişti. Çok fakirlik çekiyorlardı. Beş kişi küçücük bir odada kalıyordu. Bir gün mustafa yine bir okul önünde niyet çektiriyordu. O günde hiç iş yoktu neredeyse. Yanına genç yakışıklı bir delikanlı yaklaştı. Üzerinde siyah takım elbisesi, elinde çantası, gözünde gözlüğü vardı. Karşısındaki genç o zamanların radyo sanatçısı, şimdinin ise sanat güneşi Zeki müren di. Merhaba efendim, bende bir niyet çekebilirmiyim demişti. Mustafa tabii evladım, sen şu radyo sanatçısı Zeki müren değilmisin diye sordu mustafa. Evet, efendim ben Zeki mürenim diye cevap verdi. Zeki müren o gün neredeyse mustafanın bir aylık ev kirası kadar niyet çekmişti. Lakin bir tanesi bile dolu çıkmamıştı. Mustafa sevinçten havalara uçuyordu. Lakin zeki mürenin bir tane bile dolu çıkaramamasına üzülmüştü. Mustafa, genç zeki mürene bir plastik top hediye etmişti. Sonrada kusura bakmayın, ekmek parası işte, hepsi dolu olursa eğer, içini dolduracağım hediye ile ben aç kalırım dedi. Zeki müren bu konuyu anlayış ile karşılamıştı. Mustafa zeki mürenden bir şarkı söylemesini istemiş, lakin zeki müren mustafaya kusura bakmayın efendim, dışarıda şarkı söyleme gibi bir huyum yok, ama her hafta radyoda dinleyebilirsiniz. Size ben bir tane plağımı hediye edeyim dedi. O zamanlar zeki mürenin henüz tek bir taş plağı çıkmıştı. Bir yüzünde muhabbet kuşu, öteki yüzünde de yiğidin alnına yazılan gelir adlı bir maya türküsü idi. Yıl 1956 olmuştu. En büyük kız çocukları olan Neriman 10 yaşındaydı. Küçük bir ilkokula gidiyordu. Dersleri de oldukça iyiydi. Ortanca çocukları Necati de 6 yaşında idi. Çok sevimli ama o kadarda yaramaz bir çocuktu. Hiçbir şey yapmak istemiyordu. Bakkala bile zor gönderiyorlardı. Acaba yaşamı boyunca böylemi olacaktı. En küçük çocukları Güler de 4 yaşındaydı. Annesi Necla hanımın son çocuğu idi. Bu yüzdende onu gözünden bile sakınırdı. Yemezdi yedirirdi, giymezdi giydirirdi. Fakat Leblebici Mustafanın kardeşleri gibi kıskançlık yapmazlardı ötekiler. Onlarda küçük kardeşlerini çok severlerdi. Lakin Necla Hanım çok hastalanmıştı. Kendine bile bakamaz olmuştu. Mustafanın kazancı belliydi. Ancak evi geçindirebilecek kadar para kazanıyordu. Birde bunun üzerine okul masraflarıda vardı. Bu yüzdende çocuklara kıyafet çikolata süt gibi şeyler alamıyordu. Necla hanım Mustafa dan habersiz bazen sokaklarda dilenmeye başlamıştı. Bu sayede de çocuklarına ihtiyacı olan şeyleri alıyordu. Fakat bir süre sonra iyicene hastalanmıştı Necla Hanım, rahim kanserine yakalanmıştı. Günden güne eriyor, rengi soluyordu. O zamanlar böyle hastalıkların çaresi de olmadığı için tedavide imkânsızdı. İmkân bile olsa para yoktu. Mustafa da bu durum karşısında çaresiz kalmıştı. Gözleri önünde eriyordu Necla Hanım. Ve bir gün Necla Hanımı kaybetmişlerdi. Mustafanın yıkıldığı an olmuştu bu. Çocuklarda öksüz kalmışlardı. Hele küçük Güler, annesini neredeyse tanımıyordu bile. En büyükleri olan Neriman Annesinin mezarını ağlayarak tırnakları ile eşelemişti. Annemi çıkartın oradan diye bağırıyordu. Mustafa bu olanlar karşısında çaresizdi. Daha 29 yaşındaki gencecik karısını kaybetmişti. Çocuklarını ve kendisini zor günler bekliyordu. Fakirlik dolu, çile dolu günler... Yıl 1960. Neriman 14 yaşında olmuştu. Çok güzel bir kız haline gelmiş, ortaokula devam ediyordu. Necati 12 yaşındaydı. Çok tembel bir çocuktu. Ne okula gidiyordu, nede çalışmak istiyordu. Bütün gün evde oturuyor, resim filan çiziyordu. Çok güzel resim yapma kabiliyeti vardı. Güler 8 yaşında olmuştu. İkinci sınıfa gidiyordu. Daha sekiz yaşındaydı ama hem okuyor hem çalışıyordu. Bir matbaada işe başlamıştı. Çok tatlı, güler yüzlü bir kız olmuştu. Lakin daha o yaşta iken. Omuzlarına bir sürü yük binmişti. Çalışıyordu ve tüm parasını babasına veriyordu. Babası leblebici mustafa da Gülere o para içerisinden harçlık veriyordu. Neriman da çok zengin biri olan Şadi Bey in yanında bakıcılık yapıyordu. Yaşlı bir annesi vardı Şadi Bey in, ona bakıyordu. En güzel spor kulüplerine gidiyor, akşam olunca da Şadi Beylerle Maksim gazinosu gibi yerlere gidiyorlardı. Orada müzeyyen Senar dan Zeki Müren e kadar hepsini dinliyorlardı. Ama mustafa Güler ve Necati Maksim gazinosunun kapısından bile geçemiyorlardı. Çünkü çok pahalı idi. Sadece bedava konserlere gösterilere gidebiliyorlardı. Bir gün, Çakıl gazinosuna Zeki müren, Sadri alışık, muhterem nur ve Zeynep Değirmencioğlu gelmişti. Tabii ki gösteriler halka açık ve bedava idi o gün. Zeki müren iki tane şarkı söylemişti, muhterem nur dansözlük yapmıştı, Sadri alışık ve Zeynep değirmencioğlu da küçük bir tiyatro oyunu yapmışlardı. Bu gösteriye sadece mustafa ve güler gitmişlerdi. Necati evde kalmış ve yine resim çiziyordu. Bir gün Mustafaların karşısındaki üç katlı eve biri taşındı. Taşınan kişi ise Ünlü sinema sanatçısı Orhan Günşiray idi. Küçük güler Orhan Günşiray ı çok sevmişti. Bazen onun yanına gidiyor, meyve suyu filan içiyordu. Bazen evde odun kalmayınca, ünlü sanatçıdan istiyordu. Gülerin işe başladığı yer, çemberli taşta küçük bir matbaa idi. Aslında buraya kendisi girmek istememişti. Çalıştığı yerin patronu Hacer Hanım, küçük kızı bir yerde çalışırken görmüş, çalışmasını beğenip onu işe almıştı. Belki de ileride bu patron işçi ilişkisi, sıkı bir arkadaşlığa dönüşecekti. Ortanca çocukları Necati çok tembel biri olmuştu. Evden kaçıp duruyordu. Lakin bu serserilik kaçışı değildi, bu kaçış fakirlikten kaçıştı. Necati nin yapısı, fakirliği kaldıramaz şekildeydi. Bazen evden bir giderdi, iki hafta hiç dönmezdi. Mustafa onu zorla bulur getirirdi. Ama o yine kaçardı. Mustafa ve ailesinin oturduğu evin alt katında bir Rum yaşardı. Adı koçero idi. Bir de karmen isminde bir köpeği vardı. Onu sokaklarda oynattırır, para kazanırdı. Bir keresinde Fransız yapımı bir filmde gözükmüştü koçero. Belki de bilmediğimiz başka filmlerde de rol almıştı. Lakin bu bildiğimiz filminin ismi istanbuldaki adam idi. Bu filmde güler de tesadüf eseri görünmüştü. Oturdukları mahallede çok ünlü insan vardı. Ör nek verecek olursak, o zamanların ünlü şarkıcısı Adnan pekak, Orhan Günşiray, Erol Büyükburç, eskiden filmlerde oynayan tanınmış yardımcı oyuncular vs. Sene 1966, mustafa altmış beş yaşında. İyice çökmüş bir yüzü vardı. Ama hala kaya gibi sağlam, çalışkan ve azimliydi. Kimseye muhtaç değildi ve kalmayacaktı. En büyük kızları Neriman yirmi yaşına gelmişti. Hala Şadi beyin yanında idi. Güler on dört yaşında idi. Okulu bırakmış ve sadece çalışmaya vermişti kendisini. Oda babası mustafa gibi çok çalışkan ve azimliydi. Gerçekten hayırlı bir evlat olmuştu. Ama Necati maalesef yine aynıydı. Yaşı on altı olmuştu ama doğru düzgün çalışmıyordu. Yine evden kaçıyor, babasıda hiç bıkmadan usanmadan onu tekrardan eve getiriyordu. Neriman ın kaldığı yerin sahibi Şadi beyin bir arkadaşı gelmişti Amerika dan. Adı Mr. Bischaf dı. Kendisi çok büyük bir generaldi. Neriman ı çok sevmişti bu general. Ve onu Amerika ya okutmak için götürmek istiyordu. Tabii ki Neriman bu habere çok sevinmişti. Babasının da rızasını almıştı. Ve 1966 yılında Neriman okumak için Mr. Bischaf ile Amerika Indiana nın yolunu tutmuştu. Mustafa bu gidişe çok üzülse de Neriman ın iyiliği için bu hasretliği çekecekti. Şimdi ise evde sadece kendisi güler ve Necati vardı. Aslında Necati varla yok arasındaydı. Çünkü bir ayın yirmi günü eve gelmiyordu. Mısır çarşısında ufak bir dükkanda çalışıyor, bazen de orada yatıp kalkıyordu. Güler hala Hacer hanım ın yanında çalışıyordu. Artık işi tamamen öğrenmiş ve usta başı olmuştu. Aslında ilk girdiği günden beri usta başıydı ama, yaşı o zamanlar daha çok küçük olduğu için sözünü fazla kimseye geçiremiyodu. Ama artık büyümüş ve olgun bir insan olmuştu. Babasına her hafta parasının yarısından çoğunu götürüyor, onu hiç yalnız bırakmıyordu. Bir gün şadi beyin Amerikalı arkadaşı Bischaf istanbula gelmiş, güleri de okutmak için amerikaya götürmek istiyordu. Mustafa dan da onayı almıştı. Lakin güler babasını bırakmayı hiç düşünmüyordu. Kibar bir dille bu Amerika teklifini geri çevirmişti. Babasına o kadar sıkı sarılmış tı ki,babacığım seni hiç bırakmam diye haykırıyordu adeta. Gerçekten de hayırlı bir evlat idi. Sene 1970, mustafa 69 yaşında yaşlı bir adamdı artık. Ama hala çalışıyordu. Ve sapasağlam idi. Eski mesleği olan niyetçilik sinemacılık vede mumculuğu sürdürüyordu. Çocuklarına da çok iyi bakıyordu. Neriman Amerika da evlenmişti. Okulu da bırakmıştı. Güler 17 yaşında çok güzel bir kız olmuştu. Oda hala çalışıp babasına bakıyordu. Necati de çalışıyor ama eve pek gelmiyordu artık. Zamanını mısır çarşısında çalıştığı yerde geçiriyordu. Mustafa Necla dan sonra evlenmeyi hiç düşünmemişti. Yalnızlık zor olsa da, bilindiği gibi leblebici mustafa zorluklarla başa çıkmayı çok iyi biliyordu. Günün birinde Eminönü n de yürürken eskiden aşık olduğu, faytoncu amcasının kızı sema ile karşılaştı. Sema da yaşlanmış, buruş buruş bir hale gelmişti. Mustafa sema nın gözlerine derin bir baktı ve merhaba sema dedi. Sema önce hatırlamamıştı, lakin sonra leblebici bu sensin. Bunca sene sonra yine karşıkarşıyayız. Neler yapıyorsun diye sormuştu. Mustafa fazla ayrıntıya girmeden anlatmıştı her şeyi. Sema mustafa ya çok şaşıracağı bir şey söylemişti. Şimdi belki onunla evlenebileceğini söylemişti. Lakin mustafa buna sadece gülmüş ve kendisine karşı aşkının tamamen bittiğini, artık gönlün de karısı Necla nın olduğunu söylemişti. Sema bu sözlere karşı ağlasa da mustafa aldırmamış ve yoluna devam etmişti. Ve bir daha da sena dan haber almamıştı. Yıl 1971, güler bir çocuğu sevmiş ve evlenmiti.aynı sene resul diye de bir oğlu olmuştu. Mustafanın ilk torunu doğmuştu. Nerimanın ilk çocuğu da 1974 doğumlu Nihat idi. Neriman ın ikinci çocuğu 1977 senesinde doğmuş, ve adına da Necla ismini vermişti. 1980 yılın da Necati ortadan tamamen kaybolmuştu. Kimse ondan haber almamıştı. Gülerin 1982 yılın da ikinci çocuğu olmuş, ve ismini de volkan koymuştu. Mustafa ya gelince, tam dört tane torunu olmuştu. Hepsini de çok seviyordu. 1982 yılın da bir kaza sonucu merdiven den düşmüştü ve çalışamayacak hale gelmişti. Zaten 81 yaşında idi. Düşmeden önceye kadar çok iyidi ve çalışıyordu. Kendi isteği ile Okmeydanı'ndaki darülacezeye yattı. Güler ona her hafta para götürüyordu. Ne kadar gel bizim evde yaşa dediyse de, o kabul etmiyor, burada rahat olduğunu söylüyordu. Aslında tek gayesi rahatsız etmemekti. Yıl 1990, mustafa darülacezede zamanını geçiriyor. 89 yaşında idi ve artık sapasağlam değildi. Vücudu iyicene çökmüştü. Tek gayesi sonkez çocuklarını ve torunlarını görmekti. Güler her hafta yanındaydı babasının. Ama Neriman Amerika da olduğu için ona hasretti. Haziranın 29'nda Neriman kocası ve çocukları, güler kocası ve çocukları, mustafayı ziyaret etmek için darülacezeye gittiler. Yaşlı adam onları gördüğüne o kadar çok sevinmişti ki, ağlamıştı. Sonra herkes vedalaşıp gitmişti. 30 haziran 1990 günü, yani ziyaretten bir gün sonra leblebici mustafa, darülacezede yatağında sonsuz ebediyete göç etti. Ve geride üç evlat, dört torun ve güzel hatıralarını bırakmıştı. Sene 2009, en büyük kızı Neriman hala Amerika da yaşıyor. Torunu Nihat ve Necla okumuşlar, biri mühendis biride felsefe profesörü olmuş. En küçük kızı güler de şu an istanbul da ailesiyle birlikte çok mutlu bir hayat yaşıyor. Gülerin ilk oğlu resul, oto boyacı olmuş, lakin sonradan o mesleği bırakıp topuk fabrikasın da sorumlu olarak çalışmaya başladı. Gülerin küçük oğlu volkan da hem emlakçılık hemde tiyatroculu yapıyor. Kısaca mıstafanın tohumları çok iyiydi ve hepsi kariyer sahibi birer saygın insan olmuşlardı. Zaten bu da leblebici mustafanın en çok istediği şeydi. Çocuklarını ve torunlarının mutlu olması