Önemli Bir Şey mi Acaba
Yıllar yıllar önce Özel Öğretim Yöntemleri diye zor bir öğretmenin kolay dersinden 87 ile devamsızlık sınırını yalnızca bir hafta aştığım için devamsızlıktan kaldığımda uzun uzun okulun gerekliliği, eğitim falan filan konuları üzerinde düşündüğümü hatırlıyorum. Sinirden ağlayarak çaresizce ?Hocam bir şeyler yapın...- falan diye zırvaladığımı ve öğretmenin ?Hayır- manasına gelen öğüt vermelerini dinlemiştim. Kurallar mı ne varmış, derse gelmelimiymişim mi neymiş. Öyle şeylerdi. Şimdi tam hatırlamıyorum. Öğretmenin verdiği soğuk bir bardak suyu içip hayal kırıklığıyla odadan çıktıktan sonra burada bir parantez açmalıyım (en azından insaflıydı, tamam kalmış olabilirdim, büte de giremeyebilirdim, belki seneye kaldı, belki kpss senesi olabilir, işler daha da zorlaşmış olabilirdi, staj falan derken bir de bu dersle uğraşmak zorunda kalabilirdim, belki de okulum bir sene daha uzayabilirdi, ailemin maddî durumu kötü olabilirdi, herhangi bir yerden bursum olmayabilirdi ama öğretmenim çok iyi birisiydi, çünkü bana soğuk bir bardak su ikram etmişti kapa parantez Öğretmenin verdiği soğuk bir bardak suyu içip odadan çıktıktan sonra o gün eğitim üzerine düşünmüştüm işte. Okulun gereksizliği yönünde fikirlerim git gide keskinleşiyordu. Okul olmasa da olur (mu acaba?) Ivan Illich haklı (mıydı acaba)? Gün boyunca düşündüm. Kımıltısız bir boşluğu seyrediyordum. Duygusal (mı düşünüyordum acaba). Zira eğitim sisteminin kazığını yemiş biri olarak ?aldığımız(!)- bu eğitimin çok da gerekli bir şey olmadığını düşünmem normal gibi. Zira ilkokul hayatının ilk beş yılını devlet okulunda ihtiyar bir öğretmenin bir şey öğretmeden öylece başarı beklediğini varsayarsak sonrasının hiçbir anlamının olmadığını da ifade etmek isterim. Bütün talihsizliklerin bir insanın başına toplandığını düşünün. Örneğin kötü bir öğretmen gibi. Daha kötüsü ne olabilirdi ki. Diyebilirsiniz ki suç öğretmende değildir, öğrencidedir, yani çocuktadır. Tamam, hadi öyle olsun. Hayatında neler olup bittiğini henüz tam olarak kavrayamamış çocuğun beyinciğine hızla bilgi yüklemesine geçilmesine rağmen, zaten çocuğumuzun oyunları yarım kalmış (kimin umurunda).Peki hadi çocuk suçlu olsun. Muhtemelen çocuğumuz tembeldir, çalışmamıştır, gerizekalıdır. Disleksi hastası olabilirmiş falan neme lazım... Her ne ise, klasik örneğimiz ?zayıf bir temel üzerine kurulacak bir binanın en ufak bir depremde yıkılması' gibi. Ama sağ olsun dünya artık bu konu üzerinde düşünmeye ve bir şeyler söylemeye başlamış. ÖKH diye bir şey çıkartmışlar örneğin. Öğrenci Kişilik Hizmetleri yani. Nedir abi? Söyleyeyim. Şimdi eskiden Geleneksel Eğitimde Öğretim, Yönetim diye bir şeyler varmış. Biri öğretirmiş, biri yönetirmiş. Neye uğradığını şaşıran öğrenci de bir yandan öğrenir diğer yandan yönetilirmiş. Niye öğrendiği, niye yönetildiği hakkında hiçbir fikri olmazmış. Sonra bir gün ?heyooo artık biz de modern olacaz' diyen aklıevvel birkaç çağdaş, modern insan çıkmış ve demiş ki biz bu öğrencilerin üzerine biraz fazla gidiyoruz galiba, bundan kelli çağdaş eğitim başlığı altında ÖKH diye bir şey çıkartıyoruz demişler(zaten insanlar her şeye bir isim vermeye bayılırlar.) Nedir ökh ? Bir başka ifade ile Öğrenci Kişilik Hizmetleri, bireyi biyo-psiko-sosyal bir varlık olarak kabul eden insanların gereksinimlerini tüm yönleriyle ve en üst düzeyde karşılamaya çalışan profesyonel hizmet grubudur. Yani jeton sonunda düşmüş ve anlamışlar ki: ?Haa bu öğrenci dediğimiz şey bir robot falan gibi bir şey değil, bildiğimiz kanlı canlı bizim gibi bir insan. Bunların da psikolojileri falan oluyor. Ne bileyim fiziksel biyolojik bir takım ihtiyaçları olabiliyor. O zaman ben bu öğrencilerin pardon insanların bu özelliklerine göre eğitim vermeliyim.' Hımmm şimdi burada biraz düşünelim. Allah razı olsun bizim için uğraşmışlar, bir şeyler yapmaya, çıkarmaya çalışmışlar. Peki ne kadar becerebilmişler, burası bir soru işareti olarak dursun aklınızda. Uzun uzun düşünün bunu. Eğitim sistemi hakkında hemen herkes bir şeyler düşünür zaten. ?Ne olacak bu fenerin hali' kıvamında en cahilinden en alimine hemen herkes bu konuda bir şeyler söyleme gerekliliği hisseder. Olumlu olumsuz bütün eleştirileri bir araya topladığımızda hemen hepsinin kuru lakırdılar olduğunu ve eğitim sisteminin yine şaşmaz adımlarla hedefine yürüdüğünü, kendi bildiğini okuduğunu görürsünüz. Yoksa hakikaten insanı eşek, eşeği insan eden bir sistem miydi bu? Sisteme entegre etmek diye bir şey var(mıydı acaba). Harbiden de eğitim kelimesi eğmek kökünden mi gelmekte? Mehmet Çelik hocaya soracak olursak, evet, eğitim eğmek kökünden gelmekte. Dolayısıyla eğitim eğmek kökünden gelir, yani eğitim insanı eğer, iktidarın hizmetinde kullanır, eğitim bir siyasettir gibi şeyler söylemek bu bilgiden yola çıkmakla mümkün. Fakat Hüseyin Başar hocaya soracak olursak öğretim kelimesi öğmekten gelmediği gibi eğitim kelimesi de eğmekten gelmez der. Buyrun bakalım şimdi, hangisi doğru? Ben bütün bunları düşünmekten vazgeçip kendimi düşündüm.
.......
'Büyüyoruz. Hem de içimizde deli gibi koşuşturan çocuğa rağmen büyüyoruz. Aslında bakarsanız şikayetçi değilim. Ama büyüdükçe hayallerimdeki renkli, alacalı dünya grileşiyor. Bütün renkler hızla kirleniyor. Tek düze bir hal alıyor. Oysa hansel ve gratelin evi çukulatadandı, bizimki safi beton. Sıradanlaşıyor hayat. Ayaklarım sandalyeden yere değmeye başladığından beridir, lolipop tatmin etmiyor. Artık biliyorum, ?örümcek adam olma şansım yok, hiçbir zaman süper güçlerim olmayacak, şu anda sahip olduğum tek süper güç, buzdolabı kapağını totomla kapatabilmek.' Sonra biraz daha büyüyoruz. Vücut kıllanmaya, ses kalınlaşmaya, hormonlar ayaklanmaya başlıyor. Matematik, fizik, kimya giriyor hayatımıza. Renkler soluklaşıyor. . Artık her şeyin bir açıklaması vardır, çok bilinmeyenli bir denklemdir hayat. Canavar fısıldıyor kulağımıza 'Sen mükemmelsin, diğerlerinden farklısın. Büyüdün artık pislik herif, hadi başla savaşmaya.' Artık bir yarıştır hayat. Egolarımız da silahlarımız.
Biraz daha büyüyoruz... Artık ergenliğin doruk noktasındayızdır, anarşist serserilerizdir ve bütün dünya bize karşıdır. Kimse bizi anlamıyordur. 'Of lanet sistem, ben bu dünyaya ait değilim' gibi ergen mantraları tek rehberimizdir. Sonra başlarız anne babalara çıkışmaya: 'Ya anne beni yalnız bırakırmısın. Bıktım artık sizden. Gidijem bu evden gidijem...' diye. Artık dünya bizim etrafımızda dönüyordur. Mükemmelizdir; ama kimse bizi anlamıyordur. Biraz daha büyüyoruz. İçimizdeki kızıl canavar uyanıyor. İçimizdeki canavar bize savaş diyor. Eğitim al. Üniversite oku. Öğretmen ol, doktor ol, mühendis ol. Daha da büyüyoruz. Sınavlar, ödevler, terk edilişler, horlanmalar... İçimizdeki canavar tekrar uykuya dalıyor. Aslında mükemmel değilmişiz, kimse bize karşı değilmiş; hatta kimsenin umrunda bile değilmişiz. Islak bir mutfak bezi kadar bile karizmamız yokmuş. İşte tam o anda koca bir 'DANK' beynimizin merkezine paslı bir çivi gibi çakılır. Peki ya 'materyalizm, varoluşçuluk, anarşizm' ne olacak? İşte tüm bu felsefeleri adak tavuğu gibi tek sözleriyle gırtlaklar insanlar.'
.........
Düşündüklerim böyle şeylerdi. Hayat gözlerimin önünden geçip giderken okul, eğitim gibi kavramların hayallerimizi ne kadar da böldüğünü, tek düzeleştirdiğini, fizik kimya gibi derslerin(belki de faydalıdır) hocalarının (dikkat isterim hocalarının) hayatımızdaki bütün renkleri ne kadar da soluklaştırdığını fark ettim. Herkesi kendisi gibi düşünmeye ikna eden bir sistemin sonunda kazanacağınız üniversite kitaplarında şöyle yazıyordu oysa. ?YARATICI OL'. Hayır olamazdınız. Çünkü size bunu öğretmediler. Sen düşünme, hazırı var dediler. Üstelik bütün bunların İsmail Kılıçarslan'ın deyişiyle ?aldığımız eğitimle' tekrar dikkat isterim ?almadığımız' değil ?aldığımız eğitimle' olması çok ilginç. Çünkü İsmail Kılıçarslan ?aldığımız eğitimi' bir cehalet üretim merkezi olarak görüyor.
'Bu eğitim ideolojisinin insanları, yalınkat gerçekler dururken, çeşitli masallara inandırma konusunda son derece başarılı bir ideoloji olduğunu düşünüyor. Bu eğitim ideolojisine göre Arap harfleriyle yazmak çok zor, Osmanlıca çok karışık, divan edebiyatı anlaşılmaz, Nazım Hikmet vatan haini, İskilipli Atıf terörist, Seyyid Rıza PKK'lıdır. Vahdettin vatanı satmış, Serbest Fırka ihtilal hazırlığına girişmiştir.
Çocukluğumdan beri güldüğüm bir şey vardır. Okka, endaze, dirhem, fersah, kulaç gibi uzunluk ölçülerinin kaldırılma gerekçesi olarak ne öğrettiler bize: ?Efendim, bu ölçüler çok karışık ölçülerdi. Modernleşmek istiyorsak, modern dünyanın ölçülerini kullanmalıydık. Büyük Atatürk, bu yüzden bu ölçü birimlerini kaldırıp yerine...' Hatırladınız değil mi? Dünyanın en modern ülkesi İngiltere'nin hala mille, inçle, libreyle, poundla, galonla ölçüm yaptığını bilmesek bu açıklamayı son derece makul bulacaktık belki de...'
Bazen çözüm çok basittir. Ama bu basit çözümün uygulanabilmesi için problemin bütünüyle anlaşılması gerekir. Bütünüyle anlaşılamayan bir problemin çözümü sayfalar sürer. Bir matematik problemini çözebilmek için onlarca işlem yapan, sayfaları peş peşe çarpmalarla, bölmelerle, toplamalarla dolduran öğrenci, çözümün sadece iki işlemden ibaret olduğunu öğrendiğinde şaşırır kalır. Bu uzun ve neticesiz işlemlerin sebebi problemin bir noktasının, küçük de olsa karanlıkta kalmış olmasıdır. Üstünde bütün tedavi yolları denenen hastaya günün birinde bir dostu gülümseyerek nane limon tavsiye eder ve problem biter. Teşhis sürecinde en küçük bir karanlık nokta dahi son derece yanlış tedavilere sebep olur. Bu tür konularda insanlar her zaman kendilerine çok güvenmenin kurbanı olurlar. Belirtiler o kadar tanıdık gelir ki hemencecik teşhisi koyuverirler. İşte eğitim de bu tür bir hastalıktır. Türkiye'nin ve pek çok ülkenin teşhisi konulamamış bir hastalığıdır eğitim. Tartışılmaya, üzerine bir şeyler söylenilmeye devam edilmektedir. Bu konuda kimin haklı olduğundan çok bir şeyler söylemek önemlidir. Güzel konuşabilen tezini kanıtlamaktadır. Ve sistemi eleştirmek kuru laftan öteye geçememektedir. Bu konuyu açıklayan söz tam olarak şudur: 'Öküze cilve yap demişler tutmuş çifte atmış.'
Kendimize ne kadar güvenirsek güvenelim, belirtileri olduğu gibi kavramaya, tamamen anlamaya çalışmalıyız. Yanlış çözdüğümüz problemlerin çoğu ilk bakışta tanıdık görüntüsü veren, bu görüntüsü ile sonuna kadar okumamızı engelleyen problemlerdir. Her problem çözümünü de taşır. Çözüm için gerekli bütün işlemler ve bu işlemlere başlangıç olacak veriler problemin içindedir. Problemi anlamak, o işlemleri görebilmektir. Hazır bulundurduğumuz, aklımızda, içimizde taşıdığımız işlemlerin problemde olup olmadığını denetlemeden girişeceğimiz çözüm, problemin çözümü olmayacaktır. Çözüm bizdeki hazır işlemlerde değil problemin taşıdığı işlemlerdedir. Bunu görebilmek için de mutlaka anlamaya, kavramaya mecburuz.
Burada sözü Montaigne dayıya bırakıyorum:
'Dünyadaki birçok kötülük, daha cüretle söyleyeyim, dünyanın bütün kötülükleri, bizi bilgisizliğimizi açığa vurmaktan kaçınmayan, reddedemediğimiz şeyi kabul etmeye alıştırmalarından kaynaklanıyor. Her şeyden bilmişçe ve keskinlikle söz ediyoruz. Roma'da bir adet varmış. Bir tanığın gözleriyle gördüğünü söylediği ve bir yargıcın en kesin kanıtla ortaya koyduğu şeyden bile, ?bana öyle geliyor ki,' diye söz edilirmiş. Olabilecek şeyleri bana hiç şaşmazmış gibi yutturmaya kalktıkları zaman o şeylere karşı nefret uyandırıyorlar bende. Önerilerimizin, küstahlığını yumuşatan şu sözleri severim ben; Olabilir ki, kimi yerde, kimisi, der ki, sanırım. Çocukları eğitecek olsam, kestirip atarak değil şöyle sorarak karşılık vermeğe alıştırırdım onları; Ne demek bu? Bundan anlamam, olabilir, doğru mu? On yaşında bilginler gibi konuşacaklarına altmış yaşında öğrenci gibi kalsınlar. Bilgisizlikten kurtulmak isteyenin onu açığa vurması gerekir. Bilgisizliğin öylesi vardır ki yücelik ve cömertlikten yana bilimden aşağı kalmaz; o bilgisizliği kavramak için de bilimi kavramak için gerektiği kadar bilgi ister.'
İşte bütün bunlardan dolayı herkesi bir dakikalığına düşünmeye davet ediyorum. Çünkü bize düşünmeyi değil ezberlemeyi öğrettiler.
Not: Düşünüyoruz. Lütfen kuracağım bütün cümlelerimin sonuna ?mi acaba- -mı acaba- koyun.
Türkiye'de olması gereken eğitim yalnızca kitaplarda olsa gerek. Kitaplarda eğitim nasıl olmalı sorusunu ayrıntılı bulabilirsiniz. Uygulamaya gelince ne kadar uygulanabiliyor acaba? İsterseniz okumayıp istediğiniz eğitimi hayal de edebilirsiniz. Örnek olarak ben bir hayal kurayım mesela.
Şöyle bir eğitim fena olmazdı. Mesela ben sıralardan, yeşil tahtalardan nefret ediyorum. Sonra neden oturmak zorundayız ki? Ayakta öğrenmek istiyorum. Konsantremi ayakta öğrenirken daha iyi sağlıyorum. Ayrıca bilmem kaç saat boyunca ayakkabıyla durmak da sıkıcı. Minder olsun, ayakkabılarımı çıkartabileyim. Hoca olmasa da olur. Kendim öğrenmeyi daha çok seviyorum. Ve ya tamam hadi bir hoca olsun. Fakat o beni sadece yönlendirsin. Ben ona bilemediğim yerleri sorayım falan. Ayrıca bir çocuk olarak ilkokulda yeterince şımaramadım. Şımararak keşfedeceğim şeylerden çıkartabileceğim doğrular belki daha çoktu ve belki daha zeki olacaktım. Böyle olmayacağını kim iddia edebilir? Bir çocuk sobaya dokunmadan sıcak olduğunu nasıl keşfedebilir? Kafasında -soba sıcaktır- şeması nasıl oluşabilir. Soba sıcaktır. Peki sıcak nasıl bir şeydir? Çocuğa sobanın sıcak olduğunu ezberletmenin ne faydası olabilir? Pragmatist midir? Öyleyse dersi sıkıcılığından kurtarmak için yaşımı da hesaba katarak o dersi öyle bir versin ki ben hem şımarabileyim hem de şımarırken öğrenebileyim örneğin.
'Yapma-otur yerine-çiçek ol-arkadaşınla konuşma-sessiz ol-tırnaklarınızı gösterin-mendilinizi getirdiniz mi-o saç kesilecek-bitkiörtüsü-dağlar denize paralel-gülünecek bir şey varsa söyle hep beraber gülelim- yıldızlı pekiyi -sıraya geç-kollarınızı bir öndeki arkadaşınızın omzuna koyun-kısalar öne-uzunlar arkaya-ses veriyorum korkma sönmez bu şafak bir ki......' iğrenç. Olmasın bunlar. Doktor, öğretmen olmak falan da istemiyorum, çoban olmak istiyorum diyelim. Bütün ülkeleri dolaşmak istiyorum. Tıpkı simyacı gibi. Hem fazla akıl adama çobanlık yaptırırmış. .Var mı böyle bir eğitim sistemi dünyada? Duymuştum sanki vardı. Sıra tahta yokmuş bu okulda. Bana sadece şunu söyleyin; aklı başında kaç öğrenci okul hayatı bittikten sonra okul hayatını nefretle anmasın? Aklı başında hiçbir öğrencinin memnun olmadığını düşünürsek radikal değişimler geçirmesi şart olan çarpık bir sistem olduğunu şıp diye kavrayabiliriz. Neden mesela liseden mezun olduktan sonra en az bir öğretmen arabası tekeri patlatma vakası yaşanıyor? Yahut neden okulun camları birkaç öğrenci tarafından indiriliyor? Neden çıkışta öğretmen tartaklanıyor hatta öldürülüyor? Bir öğretmen olsaydım yapacağım ilk iş kitap yırttırmak olurdu. Tıpkı Ölü Ozanlar Derneğindeki Bay Keating gibi. Tıpkı ?Şiiri Anlamak' başlıklı önsözün ilk paragrafını yüksek sesle bir öğrencisine okuturken, bir an durup, bekleyip, genzini temizleyip ürkütücü bir çığlık atarak: 'AAAAHHHHHHH!'. 'İğrenç! Rezalet! Pislik! Kitaplarınızdan çıkarıp atın bunu! Haydi, bütün sayfayı yırtın! Bu çöpün ait olduğu yere gitmesini istiyorum!' Ben de onun gibi çöp kutusunu kapıp sıraların arasında dolaşır ve her öğrencinin kitaptan kopardığı sayfayı kutuya atmasını beklerdim. Bütün sınıf kahkahalar atardı. Ben de 'İyi koparın!' diye uyarırdım onları. 'Bir parçası bile kalmasın! Dr. Evan Pritchard, rezil bir adamsınız siz!' Kahkahalar öylesine artardı ki koridorun öbür ucunda bulunan öğretmen neler olduğunu merak ederek sınıfa girer ve tıpkı o filmdeki gibi beni görerek şaşkınlığa bürünürdü. Utanarak arkasını döner ve kapıyı yavaşça kapatırdı. Sonra ben de Keating gibi kasılarak sınıfın arka tarafına yürür, çöp kutusunu yere koyar ve içine zıplardım. Sınıftakiler yüksek sesle gülerlerdi. Sonra birkaç kez çöplerin üzerinde tepinir, tekrar dışarı zıplar ve kutuya bir tekme savururdum. Ardından Keating gibi derse başlardım. 'İşte bu savaştır, çocuklar! Savaş! Sizler kritik bir dönemeçte olan ruhlarsınız. Ya akademik ?hoi poloi'nin baskısına yenik düşeceksiniz ve meyveler daha dalındayken ölecek ya da bireyler olarak zafer kazanacaksınız. Korkmayın, bu okulun sizden benim dersimde öğrenmenizi istediklerini öğreneceksiniz. Ancak eğer ben işimi doğru dürüst yaparsam, bundan çok daha fazlasını da öğrenebilirsiniz; çünkü kim ne derse desin, sözcükler ve fikirler dünyayı değiştirebilecek güce sahiptir. Biraz önce ?hoi polloi' terimini kullandım. Bunun ne anlama geldiğini bilen var mı?' Öğrenci elini kaldırır: 'Sürü anlamına gelmiyor mu?' 'Kesinlikle doğru, sürünün Yunancası. Ancak kullanırken dikkatli olun bence. Yoksa siz de ?hoi polloi'nin bir parçası oluverirsiniz.' Sırıtarak sınıfın arka tarafına doğru yürürdüm. 'Şimdi Bay Mücahit(öğrencinin ismi) on dokuzuncu yüzyıl edebiyatının işletme ya da tıp fakültesiyle hiç ilgisinin olmadığını düşünüyordur belki. Belki de uyakları ve ölçüyü öğrenip sonra sessizce hayattaki asıl hedeflerimize ulaşmak için gösterdiğimiz çabalara dönmemiz gerektiğini düşünüyordur.' Ben de arkamdaki duvara bir yumruk atardım, ses davul sesi gibi yankılanırdı. Bütün sınıf sıçrayarak arkaya dönerdi. 'İşte' diye fısıldardım meydan okur gibi bir tavırla. 'Diyorum ya, saçmalık! İnsan, insan ırkının bir üyesi olduğu için şiir okur ve insan ırkı tutkuyla doludur! Tıp, hukuk, bankacılık, bunlar hayatı devam ettirmek için gereklidir. Ama şiir, aşk, sevgi, güzellik? Bunlar da bizim yaşama nedenlerimiz!' 'Ah ben! Ah hayat! Durmadan tekrarlayan sorulara, Sadakatsizlerle dolu bitmek bilmeyen trenlere, Aptallarla dolu şehirlere, Ne olmalı cevabım? Ah ben! Ah yaşam! Yanıt: Buradasın işte. Hayat ve kimlik devam ediyor, Güçlü oyun devam ediyor. Belki sen de katılırsın bir dizeyle...' Keating gibi durur, sessiz sınıfa son iki dizeyi tekrarlardım: 'Güçlü oyunlar devam ediyor. Belki sen de katılırsın bir dizeyle.' Bir süre sınıfın arka tarafında sessizce dikilir sonra öne doğru yürürdüm. Bütün gözler, benim heyecan dolu yüzümde kenetlenirdi. Gözlerimi sınıfta gezdirir ve üzerine basa basa 'Sizin dizeniz ne olacak?' diye sorardım. Özgür düşünmeye teşvik ediyorum ben de sizi John Keating gibi. Saçmalayın. Siz söyleyin şimdi Eğitim nedir? Bireyin bilgi ve davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla kasıtlı ve istendik değişiklik meydana getirme sürecidir(mi acaba?) (davranışçıların eğitim tanımıdır) Hakim Türkmen gibi mi düşünüyorsunuz yoksa siz de? 'Bir insanın üniversite tercihlerinde bir üstteki veya bir alttaki tercihini kazanmasıyla bir anda çok saygın veya hiç sallanmayan bir insan olabilmesi tuhaf değil mi? Tek bir sınav sorusunun bile hangi bölüme gideceğinizi belirlediği bir sistemdeyiz. Yani adam Türkçe kısmında 12'nci soruyu doğru cevaplasa kutsal bir varlığa dönüşecekti, yanlış cevaplayınca halkla ilişkiler mezunu alelade bir insan oldu. Kimse hediye almıyor, babalar kızlarını ona vermiyor, değil kırk yıl birkaç saatliğine bile kimse ona köle olmak istemiyor. Gerçekten hüzün verici.' Yoksa sizce bunlar o kadar da önemli olmayan saçma şeyler mi acaba?... O değil de ne olacak bu fenerin hali hacım?