Serzeniş
Uyuyor, acı yazgısı ona neler yaptı... Yaşamamıştı, meleği terkedince öldü... günün geceye geceye dönüşümü gibi bu iş kendiliğinden oluverdi. Aslında biliyordu bu işin kolay olacağını... içindeki ses bir taşın etrafındaki yulaf otlarının hışırtısı gibi kemiriyordu içini. Bir kilisenin çanları gibi sonsuz ve etkili bir sesle haykırmak gerektiğini sezdi...
Bir an karanlığın içinde açan kahkaha otunu gördü... onu bu denli heyecanlandıran o olabilir miydi? Mezarlıktaki otlar bile ona bu denli cazip gelmemişti. Oysa mezar taşının ruhsuzca yapılmış taşına, kurşun kalemle o yazıları yazarken bile görememişti onu. Sabırsızca acı yazgısı ona bu oyunu oynadı. Şimdi sinilmişliği sindiriyordu, gözlerindekiler sadece karanlığın sisiydi... denizdeki yunusun bir martıya sarılarak dışarıya çıkmak isteyişini anlatmak kadar zor bir işti bu. Belkide onu bekleyen meleğe geri dönmeliydi. İçindeki ise hep aynıydı... sanki gerçekti de yaşamıyordu. İki sokak ötede bile yoktu böylesi.
Bedeninin sirke gibi keskin bir sıvıyla yıkandığını hissettiği anda bile, başından geçenler ona bu denli acı vermiyordu. Gün geceydi artık, gündüzler ise sadece ışığın sihrinde kaybolmuştu. Geri döndüğünde ise arkada sadece üstünü örtmüş kocaman, rengi sarıya dönük bir mezar taşının sesiydi... acı bir seslenişle gelecek günlere haber salıyordu. Aslında hepimiz iyi biliyorduk ki bu acı yazgı hepimizindi. Ama öncekileri hiç anlamamıştık. Onlar bizim salt bencilliğimizi aşmışlardı. Bu yollardan geçerken önümüze hiç mi hiç bakmamıştık, tıpkı şimdi olduğu gibi,, yaşamamıştı meleği terk edince öldü...