Son Akrep İlk Yelkovan
Mümtaz Bey, otuz yıldır her sabah altı kırk beş alarmıyla uyanır, aynı iki dilim kızarmış ekmeğe vişne reçeli sürer ve altı sekiz vapuru için iskeleye doğru adımlarını sayardı. Hayatı, mekanik bir saatin içindeki pirinç dişliler kadar kusursuz ve bir o kadar da monoton işlerdi.
O Salı sabahı da her şey tam olarak böyle başladı. En azından sekiz otuz beş matbaaya giriş saatine kadar...
Mümtaz Bey, büyük ahşap kapının pirinç kolunu çevirip içeri adım attığında burnuna dolan o tanıdık mürekkep ve kağıt kokusunu hissetti. Fakat bir tuhaflık vardı. Devasa baskı makinesi gürültüyle çalışıyor olmalıydı ama içeride derin, patolojik bir sessizlik hakimdir.
Başını kaldırdı. Çaycı Şevket Efendi, tepsisindeki ince belli bardağı masaya koymak üzere eğilmiş, tam çayın bir damlası bardakla buluşacakken havada asılı kalmıştı.
Mümtaz Bey gözlerini ovuşturdu. Şevket Efendi’ye seslendi: "Şevket Baba?"
Yanıt yoktu. Şevket Efendi’nin göz kapağı bile kıpırdamıyordu. Mümtaz Bey panikle etrafına bakındı. Sayfaları hararetle kontrol eden dizgi ustası Kadir, elindeki kumpasla donup kalmıştı. Pencereden içeri giren bir karasinek, havadaki bir toz tanesinin hemen yanında, kanatları yarı açık halde süzülmeden duruyordu.
Dışarı koştu. Cadde tam bir resim sergisine dönmüştü: Klaksonuna basmak üzere olan bir taksi şoförü, karşıdan karşıya geçerken şapkası uçan bir beyefendi ve o şapka... Yerçekimine meydan okurcasına cadde ortasında, yerden yarım metre yükseklikte asılı duruyordu.
Şehir durmuştu. Zamanın ipi kopmuş, dünya devasa bir dondurulmuş anın içine hapsolmuştu. Ama Mümtaz Bey kalbinde hâlâ o tık tırık ritmi hissediyordu. O hareket edebiliyordu.
İlk birkaç dakika dehşet duygusu içini kapladı. Sonra, tuhaf bir hafiflik hissetti. Otuz yıldır her sabah arkasından koştuğu, kolundaki emektar Nacar marka saate bakıp dertlendiği o gaddar kavram —zaman— pes etmişti.
Mümtaz Bey, donup kalmış caddede yürümeye başladı. Havada asılı duran şapkayı alıp sahibinin kafasına düzgünce yerleştirdi. Fırının önündeki kedinin tam ağzına düşmek üzere olan ekmek kırıntısını alıp kedinin bıyığının dibine bıraktı.
Saatlerdir —ya da saniyelerdir, artık bir önemi yoktu— duran şehrin içinde tek başına dolaştı. Deniz kenarına indi. Dalgalar, kıyıya vurmak üzereyken köpükten birer heykel gibi donmuştu. Suyun üzerine dokundu; buz değil ama katılaşmış bir cam gibiydi.
Cebinden her zaman taşıdığı ama okumaya hiç zaman bulamadığı o küçük şiir kitabını çıkardı. Donmuş bir banka oturdu. Martıların gökyüzüne çakılı kaldığı o sonsuz anın içinde, yıllardır ertelediği tüm mısraları tek tek, sindire sindire okudu. Kimse ona yetişmesini söylemiyordu. Hiçbir yere geç kalmıyordu. Hayatında ilk defa sadece duruyordu.
Kitap bittiğinde derin bir nefes aldı. İçi daha önce hiç olmadığı kadar sakindi. Sonra cebindeki eski çakmağını çıkardı. Saatine baktı: 08:42. Akrep ve yelkovan adeta birbirine mühürlenmişti.
"Güzeldin," dedi şehre doğru. "Ama hayat dediğin, akan bir şey olmalı."
Parmağını saatin kurma koluna götürdü. Yıllardır sağa doğru kurduğu kolu, bu kez var gücüyle sola, geriye doğru çekti. Saatin içinden küçük bir yay kırılma sesi geldi.
Aynı anda, devasa bir gürültü patladı!
Taksi şoförü hiddetle kornaya bastı. Şapka beyefendinin kafasından uçup caddede yuvarlandı. Dalgalar kıyıya vurup Mümtaz Bey’in ayakkabılarını ıslattı. Çaycı Şevket’in elindeki damla bardağa düştü: Şıp.
Şehir, devasa bir çarkın dişlileri gibi yeniden gürültüyle dönmeye başladı.
Mümtaz Bey banktan kalktı. Islanan ayakkabılarına aldırmadan matbaaya doğru yürürken gülümsüyordu. Saati durmuştu, evet; ama o ilk defa zamanın tam içinde yaşıyordu.